24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow BİR ÖĞRETMENİN HAC (1985) ve UMRE (2011) HATIRALARINDAN
BİR ÖĞRETMENİN HAC (1985) ve UMRE (2011) HATIRALARINDAN PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 6
KötüÇok iyi 
Yazar Ercan Arslaner   
12-08-2011
BİR ÖĞRETMENİN HAC (1985) ve UMRE (2011) HATIRALARINDAN
                                                                                                                                        
                                                    Ercan Arslaner(*)
1-
1985 HACCA GİDİŞ ve YOLDA KARŞILAŞTIĞIM DÜŞÜNDÜRÜCÜ OLAY                
                                                  
1985 yılı Ağustos ayında eşim ve iki çocuğumla "Ford Granada" arabamıza binerek Hac yoluna çıktık. Önce Kilis’ten Suriye’ye girmek isterken yolumuz bizi Urfa taraflarına çekti. Irak’tan yola devam etmek isterken vize engeli yüzünden geri dönerek Kamışlıdan Suriye’ye girdik.
Suriye’ye gelinceye kadar yaşadığımız en önemli hadise bir kamyon şoförünün söylediği sözlerdi. Çünkü Suriye sınırdan girmeye engel olmuyordu; fakat şahıs başına epeyce bir miktar dolar bozdurmayı şart koşuyordu. Bu yüzden daha önce duyduğum “Irak vizesiz ve bu parayı almadan sınırdan girişe engel olmuyor .” sözü yüzünden oradan girmeyi deneyecektik. Tabii epeyce kilometrelik yolu devirmemiz gerekiyordu. Bir gündüz, bir geceden sonra Habur kapısındaydık. Iraklı askeri memur “Vizeniz yok, gidemezsiniz.”deyince bütün çizgileriyle çaresizlik yüzüme dökülmüş.
Hac Yolu sadece zorluklarla değil, kolaylıklarla da dolu idi. Karşımda bir şahıs bana bakıyor ve sanki bir şey söylemek ister gibiydi. Kamyon şoförüymüş ama o benim için aynı zamanda HIZIR rolündeymiş meğer. “Üzülecek bir şey yok. Buradan Nusaybin’e gidersiniz. Karşıda Suriye’ye ait Kamışlı şehri var. Nusaybin Türk gümrüğünden çıkar, sonra Kamışlıdan yola devam edersiniz.” dedi. Dünyaya yeniden gelmiş gibi oldum. Kusursuz Türkçe konuşan kamyon şoförünün gömleğinde yağ lekelerinden renk kalmamıştı. Bu şahsın en görünür özelliği bir göz hastalığı yaşamış olmasıydı. Çünkü o gözleriyle sağa bakarken ancak yüzünün doğrultusundakileri görebiliyordu. Evrak işleri bittikten sonra geldiğimiz yolları geri kat ederek Nusaybin’e geldik. Orada Zeynel Abidin Camisi ile karşılaşmaz mıyız? Zeynel Abidin Hz. Ali torunu imiş. Ayrıca bu çok önemli şahsın bir fıkıh bilgini olduğunu yıllar öncesinden öğrenmiştim. Prof. Abdülkadir Şener Bey. Doktorasını bitirdiği yıllarda 4 ciltlik bir fıkıh tarihi yazmışlardı ve İslam Dinini daha iyi anlamama sebep olmuşlardı. Bu duruma göre İslam Dinindeki mezhep imamlarının sayısı dört değil 24 veya 26 0larak gösteriliyordu. Bir Türk kasabasını andıran Kamışlı’dan batı yönünde yol almağa başladık öğleye doğru.
Şimdilerde TV kanalları milli sınırları veya yeryüzünün her yönünü her tarafını en açık şekilde göstermesine rağmen öğrencilerin Coğrafya bilgileri pek olgun gözükmüyor. TV kanallarında bir bayan her bilgi seviyesinden vatandaşlarımıza yoklama soruları yöneltmektedir. Mesela ”Türkiye’nin en uzun ırmağı, nehri hangisidir? “ gibi. Sorulanların belki 1/3’ ü  “Nil Nehri” diye cevap verdiler.
Oysa ben anlamıştım ki artık Şam yolu üzerinde idik. Aynı zamanda bu ülkede Şam’a gitmeyen bir yol yoktu zaten. Bu ülkeyi en geniş köşegeni ile Palmyra, Deyrizor şehirleri üzerinden geçerek yolumuza devam edecektik. Palmira şehrinden geçerken bir Roma abidesi ile karşılaştık. Bu, yalnız iskeleti kalmış bir Roma kışlasının harabesi idi. Üç veya beş katlı idi ve sarı taşlardan yapılmıştı. Birbirine bağlı olmalıydı ki bir iskelet gibi ayakta kalmıştı. Roma’dan bugünlere kadar yaşamış olmak olağanüstü bir hal idi elbet. Suriye’nin bu bölümleri kumlarla kaplı idi. Bu kumların renkleri çok güzeldi ve elinize aldığınız zaman hiçbir toz tanesi ile karşılaşmazdınız.
2-
FAZİLETİN ANA KAYNAĞI ALLAH KORKUSUDUR
 Zifiri bir karanlıkta yolumuza devam ediyorduk ve direksiyonda büyük oğlum İlhami vardı. Arabada birden bir sarsıntı oldu önce. Sanırım o sırada sevgili İlhami uykuya daldığı için yönünü kaybetmişti. Gecenin saat 22’leriydi. Yolun hafif sağa döndüğü yerde biz doğru gitmişiz. Şarampolden sol taraftaki düzlüğe çıkınca durduk.  Ben hemen “Bir şey yok yavrum!” dedim. Suriye’ye girinceye kadar epeyce sıkıntılar çekmiş ve her defasında bir çıkış yolu bulmuştuk. Bunun için olacak ki adeta sıkıntıya uğramaya ve sonra kurtulmaya alışmıştık.
Şaşkınlıkla etrafa bakınırken uzaklarda bize doğru gelen bir ışık parıltısı gördüm. Bu arada sol karşımızda bir biçerdöver makinesini fark ettim. Tabii gözüm uzaklarda bir yandan. Esrarengiz bir ışık damlası bata çıka hareket halinde idi. Zaman geçtikçe ışık tanesi büyüyordu. Yavaş yavaş onun arkasında bir insan görüntüsü belirmişti.
O anda hiçbirimiz hiçbir şey düşünemiyorduk. Hâlbuki düşünülecek neler vardı. Arabamız bir şarampolden geçmişti. Oradan geçerken ön veya arkamızdan diğer bir araç gelseydi ve bir çarpışma olsaydı, dünyamız gecenin karanlığında cehennem karanlığını aratmaz hale gelirdi. Çok şükür ki bunlardan hiçbirisi olmamıştı, ne taşla ne bir ağaç kütüğüyle karşılaşmamıştık, çarpışmamıştık. Kıymetli zevcem, çocuklarımızda hiçbir çizik bile yoktu. Şimdi hepimizin gözü uzaklarda beliren bir kıvılcıma yönelmişti. O bizim için bütün İslam dünyasını kuşatan bir büyük sembol olacaktı biraz sonra. Bu dünya 20.21.asırda belki teknolojinin son buluşlarına sahip değil ama İslami belirtisi görülen insanlar birbirlerini kucaklamayı biliyorlardı.
Gece karanlığının uçurumları arasında beliren ışık bizim için yine Hızır oldu. O, acaba bir yıldız böceği mi idi. Hayır, hayır değildi. Çünkü o gitgide büyüyordu. Onu getiren şahıs henüz belirsizdi. Beş-on dakika içinde kısa boylu zayıfça bir şahıs karanlık içinde ortaya çıktı. Önce “Eşhedü enlailahe ilallah!” dedi Bu sanki bir parola idi. “Ben Müslüman’ım, benden emin olun, size bu karanlığın içinde benden size hiç zarar gelmez.” Demek istiyordu. Hemen beni “Ahi, kardeş!” sözleri arasında kucakladı. Elindeki lamba ile alelacele hemen otomobilin altını inceledi ve “Çok şükür yok bir şey, elhamdülillah!” dedi. Durumu anlamıştım. Motorun bir taşa çarpıp çarpmadığını kontrol ederek çok seviniyordu. Hâlbuki ben de en az onun oradan benzin istasyonunu işlettiğini öğrendiğim bu şahıs “Biz kardeşiz!” diyerek niyetinin İslami düşüncelerle bize yardım etmek olduğunu gösterdi.
O, aslında Mısır’dan Suriye’ye gelmiş ve bu ülkede evlenmiş, benzin istasyonu işletiyormuş. Her hareketi ile çevresine güven veriyor  “Ahi, kardeş!”  Sözleriyle hiçbir endişeye mahal vermiyordu.
“Benzinlikte bu gece dinleniniz sabah yola devam edersiniz.” diyerek nezaketini gösterdi. Sabahleyin uyandığımızda bahçelik, bağlık bir yerde olduğumuzu gördüm. Bir tarhana çorbası pişirdik ve kahvaltı yaptık. Benzinci, ailesiyle burada oturuyordu. Onlara veda ederken İslam kardeşliğinin hayal olmadığını sevinç ve şükürle gördüm. Bu olayın cereyanından önce bazı insanlarla İslam Dinide “Kavmiyetçilik” olmayacağı konusunda epeyce tartışmalar yapmıştık Bu hadise herhalde onlara bir örnek tekil etmeliydi.

3-
RABITAT-ÜL ÂLEM-İ İSLAMİ
Bu arada en dikkate değer bir olayı Rabitat-ül Âlemi İslami’de 15 gün misafir kalmamızdı. Hazret-i Hızır peşimizde idi. Çünkü Mekke’ye kadar gittiğimiz arabayı orada park yerinde bırakacaktık. Sonra… Sonra da Amerikan tipi otobüslere binerek Mekke’ye geldik ve Ağustos öğlesinde otobüsten indik.
Şimdi hanım “Sen zaten işini önceden ayarlamazsın, biz nereye gideceğiz şimdi?” diyerek benimle tartışmaya başladı. Ben de o anda belki hayatımın en önemli sözlerinden birini söyledim ”Burası Allah’ın evidir. O bizi ortada bırakmaz. “ derken Almanya’dan Mekke’ye kadar gömleğimin cebindeki adres kâğıtlarına uzandım. Onlardan birinde Memduh Bey’in adresini buldum.
Almanya’da yaşayan bazı Müslümanlar her üç ayda bir Münih camisinde toplanarak sohbetler yaparlardı. Bu işte en önemli etken Elektrik mühendisi Dr. Mahgeri idi. Orada konuşulan konulardan birinin İslam kardeşliği olması çok tabii idi. Konunun işlenmesi sırasında Mısırlı Memduh Bey aynen şöyle söyledi:
—Baylar, bayanlar, kusura bakmayın ama ben geçen bayram hepinize tebrik gönderdim ve bir kişi hariç kimseden cevap alamadım. Meğer cevap gönderen tek şahıs benmişim. Önce Allah’ın, sonra bu şahsın yardımı ile Rabıtat-ül Âlemi İslami’de yer bularak 15 gün orada misafir olduk.
Yalnız değerli okurlara Münih Camisi hakkında biraz bilgi vermeliyim: Bu cami Münih’in doğusunda Freimann denilen bir bölgede bir otoyol kenarında idi. Ayrıca yol ile cami arasından pırıl pırıl akan bir çay vardı. Caminin geniş avlusu kenarında okul, misafir, konferans ihtiyacını karşılar her şey vardı. Diğer önemli bir yanı kubbesinde camisi olmasıydı. Resmi olmayan bilgime göre cami Kaddafi ve diğer Müslüman liderlerce yaptırılmıştı.  
Rabıtat-ül Âlem-i İslami’de Yakup Hoca ve Romanya’dan gelen diğer Türk soylu insanlarla tanıştım. Yakup Hoca, 20-30 kişilik bir Romanya hacılar grubu içindeydi. Henüz Çavuşesko zamanlarıydı. Libya hükümetinin yardımıyla bu şahıslar hacca gelmişlerdi ve hepsi de Türk.
Onlar arasında Yakup Usta farklı bir insandı Köstence’de Müslümanlara imamlık edermiş. Libya hükümetinin yardımıyla bu grup hacca gelmiş. Ben onlara rastladığımda Yakup Usta hasta yatıyordu. Çevresindekilerden biraz şikâyetçi idi. Konuşmalarımız ilerleyince bana güvendiğini ve bir emaneti olacağını söyledi.
Onlara Kaddafi tarafından verilen dolarları Romanya’ya geri götüremezlermiş. Bunun için bana 100 Dolar vermek istediğini ve bunu Nişantaşı’nda (İstanbul)’da ikamet eden Faik Kuvvet adlı kardeşine ulaştırmamı istedi. Ben ise geri dönüşümden hemen sonra emaneti yerine getirdim.
Bu noktada düşünmemiz gereken bir şey olabilir. Yakub Usta kendisiyle gelen 19 Romen vatandaşı Türk’e güvenmiyordu ve “Bunların hepsi komünistti maalesef Yakup Hoca’nın ifadesine göre.” Bu arada Suriye ‘de karşılaştığım Mısırlı Müslüman’ı burada anmakta fayda var.
 Almanya’dan gelirken yolda otomobilleri bozulan Türk işçilere Yugoslavların yaptığı haksızlıkları üzüntüyle dinlemiştim. İşin daha kötüsü İzmit Uzun tarla denen yerde pek çok vatandaşımızın çanta ve paraları çalınmıştır. Aaaah efendim. Gümrük olaylarına ne dersiniz. İşin iç yüzünü bilenler derler ki “Gümrükteki kanun dışılıkları sadece GÜN SAZAK İsimli Bakanımızın hayatı pahasına engelleyebildiğini duymuştum birilerinden. Almanya’dan gelirken işçilerin ödedikleri kanun dışı paralarla belki Türkiye birkaç defa yapılabilirdi. O günden bugüne çok düzelmeler olmuştur inşallah.
Şahsen iki tipik olayla karşılaşmıştım:
a)Elimde bir bavul tipli dikiş makinesi vardı.”Buna 100 DM vereceksin” dedi memur bey.
b)Resmi kıyafetli bir memur Gümrük Muhafaza’dan imiş. Pasaportumu istedi ve verdim. İki defa istediğim halde geri vermedi. Bir saatten sonra ancak geri alabildim.
Yukarıdaki bazı satırlardan da anlaşılacağına göre “FAZİLETLE KAVMİYET ARASINDA DOĞRUDAN İLGİ YOKTU. ZATEN BÖYLE BİR İLGİ OLSAYDI Hz. Peygamber İslam’ı tebliğ ettiği için bütün Araplar Müslüman olurdu. Onun en iyi dostları Arap kavminden olduğu gibi bir kaşık suda onu yok etmek isteyenler de Arap soylu idiler.  
4-
HACCIN ÇOK ÖNEMLİ DİĞER BİR YÖNÜ
Rabıtat-ül Âlemi İslami’nin amacı dünyadaki Müslümanları birbiriyle tanıştırmakmış. Fakat bunun yanında bizzat tanık olduğum konferanslar çok faydalı idi. İmanın ebetteki çok önemli bir yönü insanın özellikle gök boşluğu ve içindeki cisimleri düşünmek olabilirdi. Çünkü İslam DÜŞÜNCE ‘yi övmekle bitiremeyen bir dindi. İnsan imanına uzay boşluklarında açık kapılar arayan düşünce yolları yalnız yeryüzünde veya yer derinlikleri içinde olmazdı; gökyüzü de her yönüyle bazen bulutlarından gelen rahmetiyle (yağmuruyla) cıvıldayan kuş seslerindeki ahenk güzelliğiyle ne kadar düşündürücüdür. Kuşların yalnız ses ahengi mi? Kanatlarındaki renk cümbüşü insanları en derinden kendine cezp etmez miydi?
Almanya’da Nürnberg şehrine 22 Km. mesafede bir köyde güneşli bir ikindi sonrasında ailemle bir kır gezintisinde idim. Yeni sürülmüş bir tarla kenarından geçerken biraz ilerde sağ tarafına yatmış bir kuş dikkatimi çekti. Öylesine sessizdi ki elle yakalanır durumdaydı sanki. Yanına yaklaşırken birden parladı ve uçtu. Fakat benim gözlerimde kalan rengi başta yeşil sonra siyah ve kırmızının en güzel karışımı idi. Meğer o bir sülün kuşu imiş. Gökyüzü yalnız kuşlarının rengi ile güzel olamazdı ki. Buyurun turnalar…. Uçuş düzenlerindeki güzellikler ve sesleri… Ya bulutlara ne derdiniz? Maviliklerindeki güzellik, yıldızlarındaki gümüşi renkler ve Samanyolu….İnsanlar uzaklığı da en iyi dünyanın gezegenlere uzaklığı ile tanıyorlardı. Hele gezegenler sonrasındaki sonsuzluklara ne diyecektik? Bizim gezegenler dünyamız ABD’de yazılan bir eserde yana yıkılmış bir armut gibi gösterilmiştir. Fakat daha sonrası nereden neye gitmektedir? Bir muazzam sonsuzluk değil bu; aynı zamanda kavranılmaz bir sonsuzluk… Bu sonuçların gideceği bir yön yok mudur? Şüphesiz vardır ve o doğmuş ve doğacak insanlar öncelikle düşünmek ve hayra yönelmekle görevlidir. Hayra bilhassa birlikte yönelmenin değerini anlatmak ne kadar önemlidir.
Sonra efendim yağmur nasıl Allah’ın rahmeti idiyse, gökyüzünün her yönü da bizim için rahmetle doluydu. TV haberlerinden öğrendiğime göre bir ABD uydusu güneşin en yakınındaki bir gezegene kadar gitmiştir. Tüm bu teknik gelişimlerde Müslümanların payı he kadardır?
Hac gecelerimizde Mekke’de bu ve benzeri konferanslar dinlemiştik. Hatta gönül isterdi ki bir yandan Müslüman ülkeler gök bilimlerindeki ilerlemeleriyle insanların imanlarına katkıda bulunsunlar; öte yandan diğer gelişmiş ülkeler kendi katkılarıyla aynı gelişimleri daha fazla büyütebilsinler. Tüm bu artışlar için hac en uygun zeminleri sağlayabilirdi. Daima yapılacak karşılaştırmalarla biz neredeyiz, ötekiler nerededir, bunları anlayabilseydik.
5-
2011 UMRESİ
Çevreden “Umre” sesleri geliyordu. Hac’dan gelişimizden sonra 26 yıl geçmişti aradan. Kim bilir iki şehrin (Mekke ve Medine) dış görüntüsünde hangi enteresan değişiklikler olmuştur. Acaba ZEMZEM suyunda da bir değişim olmuş mudur? Kendisini görmeden söyleyebilirdim ki onun lezzeti aynı kalmıştır. Aksine bir durum olsaydı yayın araçlarıyla duymuş olacaktık. Hz. İbrahim zamanlarında tepinen oğlu Hz İsmail’in ayakları altından çıkışından beri aynı yerlerden sürekli kaynayarak çıkan bu eşsiz su daima aynı özellikleriyle gelmiş olmalı ki hiçbir şikâyete de rastlanmamıştı. Bu güzel su hacıların veya umrecilerin ellerinde bütün dünyaya taşınıyordu. Özellikle rengi çok parlaktı.  Anadolu ‘da kaynayan sular içinde rengi simsiyah bazı böceklere rastlamışımdır; fakat zemzem içinde hiçbir böcek görülmezdi. Onların siyah renkleri de bu suların duruluğunu ortaya çıkarırdı.
Bunları söyleyip geçmek bizim için hangi önemi taşıyabilirdi. Tüm bu güzelliklere layık olan insanlar onun hakkını nasıl ödeyebilirlerdi? Bence bunun tek bir yolu vardı. Mekke’ye gelen veya gelemeyen Müslümanlar kişisel veya toplumsal eğitimlerinde en ileri safhayı hedef almalıydılar. Çünkü gelişimin her zirvesi eğitimden geçiyordu. Gönül daha neler istemezdi. Çünkü zemzem nasıl yeraltından gelen bir güzellikse petrol de öyle değil miydi? Belki bir Arabî yetkili petrolü eğitim amaçlı kullanmak amacıyla diğer Müslüman halklı ülke genç ve bilginlerine burslar vererek geniş çaplı bir gelişime hizmet edebilirdi.  Fakat bunu söylerken doğrusu Raif Karadağ’ı anmadan geçemiyorum.”Petrol Fırtınası “ adlı eserini yazdıktan sonra çok yaşamamış bu aydınımız. Hem de hiç hasta olmadan kaybolup gidivermiş bu dünyadan!!!!!!!!
Raif Karadağ’ın petrolün önemini anlatan eserinden yıllar geçtikten sonra Huneyn vadisi yolundayız. Yolun sağ tarafında üç metre yüksekliğinde uzun bir duvar örülmüş. Duvarın TC. Milli Eğitim Bakanlığınca okul yapmak amacıyla inşa edildiğini gördük. Fakat okulun ne zaman yapılacağına dair hiçbir işaret de görünmüyor. Bu iş keşke önce bir Türk-Arap işbirliği olsa, sonra bütün dünyaya açık olsa… Masraflar elbette petrol geliriyle sağlanacaktır. Bu bir rüya mıdır? Elbette hayır. Tarih kitaplarının sayfaları arasında önemli insanlara rastlanır. Buradaki yüce insanların tekrarı için insanlar dua başta olmak üzere her gayreti göstermeli.
  Yukarda bahsini ettiğim her olayı yerinde görmek için pasaportu almalı ve yola çıkmalıydık. Almanya’dan gelen bir komşumuza durumu açtık. Onlar da bunu hemen kabul ettiler. Hemen hazırlıklara başladık. Gideceğimiz gün ortaya çıktı 14 günlüğüne Medine ve Mekke’de olacaktık.
Esenboğa’dan 4. kafileyle biz dört kişi bir uçak dolusu umreci arasında gökyüzündeydik. Suudi Arabistan hükümetine ait bir uçakta eşim Selma, komşularımız Fehmi Bey ve Emine hanımefendilerle bir süre sonra Medine’de olacaktık. Uçakta yolculara gerekli bilgilerin verilişinden sonra sonradan İzmirli olduğunu öğrendiğim bir şef hostese kısa bir konuşma yapıp yapamayacağımı sordum. Kısa olmak kaydıyla konuşunuz cevabını aldım. Mikrofon uçağın en arkalarında idi. Önce Doç. Dr. Halil Altıntaş, Dr. Muzaffer Şahin tarafından hazırlanan Mealdeki (Bakara 165)  metnini görelim: ”İnsanlar arasında Allah’I bırakıp da ona ortak koşanlar vardır. Onları Allah’ı severcesine severler. Müminlerin Allah’a olan sevgisi daha güçlü bir sevgidir. Zulmedenler azaba uğrayacakları zaman bütün kuvvetin Allah’ın olduğunu ve Allah’ın azabının pek şiddetli olduğunu bir bilselerdi.” Görüyoruz ki burada insanın yücelmesi en başta Allah sevgisiyle olacaktır ve azapların en çetini Allah’a aittir. Sevgilerin en yücesinin O’na ait olması gerektiğini elbette itaatimizle anlatabiliriz; özellikle hukuk konularındaki bağlılık Allah’a bağlılığın en önemli göstergelerindendir. Karşı tutumdakiler bağlılıklarını resimlerle ifade ederler. Yaptıkları bazı törenler de birer göstergedir. Bunlardan Azteklerin dini törenleri oldukça korkunçtur.    
Söze devamla insanlar birbirlerini sevmedikçe mümin olamayacaklarını ve mümin olmadıkça da cennete giremeyecekleri hadis rivayetini söyledim.
Umre gibi önemli bir ibadete başlarken bu bilgileri tekrarlamakta fayda gördüm, Bunları ifademden sonra grup başkanı imamlardan hiçbiri tebrik bile etmediler. Böyle bir tebrik kültürel zenginlik, sevgi, saygı gibi yüksek kültür eseri olabilirdi.  
Uçağımız 01.30’da kalksa da meydandan çıkış epeyce uzun sürdü. Tam vaktinde alandan ayrıldık. Bindiğimiz otobüsler gün doğarken otelin önüne gelebildi. Her taraf yüksek katlı otellerle doluydu. Biraz ileride Mescidi Nebevi görülüyordu. Yeni yapılmış oteller dışında ise her tarafta inşaat vinçleri görülüyordu.
6-
MEDİNE’DEYİZ
 Yıl 1985’te gördüğüm Mescidi Nebevi avlusu ile bugünkü arasında büyük farklar vardı. Tüm avlu mermerlerle kaplanmıştı. Çoğunluğu Bangladeşliydi temizlik işçilerinin. (Bangladeş’e kafiyeli olarak  “kardeş’le” hitap ediyordum onlara. Avluda yönlerin belli olması için tuvaletlerin yanlarına 1’den ….e kadar büyük rakamlar yazılmıştı. Avlu altında ise her yer tuvaletler ve abdesthanelerle dolu idi. Avlu ve mescit içinde bol miktarda zemzemler ziyaretçilerin içmesine hazır halde idi. Bütün mescit kırmızı halılarla kaplanmıştı. Peygamberimizin kabrinin ön tarafında iki adet minber vardı ve birinin Hz. Osman’a ait olduğunu orada öğrendimse de bu bilgi kesin değildi. Kabre en yakın bir yerde namaz kılmanın büyük mükâfat getirdiğini duyduk. Türbeye yaklaştıkça namaz kılan müminlerden ileri geçmek çok zordu. Müslümanlar daima orada namaz kılmanın ecrini almak istedikleri için yer bulmakta zorluk çekiyorlardı. Bu zorluk elbette karşılıksız değildi.
Kabri çeviren avlu üzerinde büyük şemsiyeler vardı. Şemsiyeler ihtiyaca göre açılıp kapatılıyordu.  Rahatsız eden bir güneş varsa vereceği gölgelik buna göre ayarlanıyordu. Onlar açıldıkları zaman dev mantarları andırıyordu.
Burada en önemli bölüm peygamberimizin türbesiydi elbet. Onun yanında askeri kıyafetli görevliler bekliyordu.
Ziyaretçilerden duyduğumuza göre güya orada dua edenlere bu askerler itiraz eden tavırlar takınırmış. Hâlbuki Müslümanlar peygamberimizin Makam-ı Mahmud’a yükselmesi için Allah’a dua etmeliydiler. Yüce Resulün adı anılınca “Allahümme salli ala seyyidina ve nebiyyina Muhammed (Efendimiz ve peygamberimiz üzerine dua olsun” demek Müslüman’ın görevi değil midir? Cehaletin kör gözü insanların gözünü de kör ediyor.
Orada en önemli yerlerden biri de Cennetül Baki idi. Bu iki önemli kelimenin anlamı Cennet’in geri kalan kısmıdır. Daha geniş anlamıyla Cennet’e layık olduğuna hüsnü zan edilenlerin bulunduğu kabirlerdir. Oraya ziyaret için gittiğimizde Türkiye’den gelen bir hanımlar grubu orada idi. Öğrendiğime göre bu grupta çok sayıda insan bulunuyordu. Onların büyük kısmı hanımlardan ibaretti. Ayrıca grubun lideri Mahmut Toptaş adında biri idi. Gelen bilgilere göre müritlerin %75’i Arapça bilirmiş. Bu müritler aslında bir takım insanlara inat aslında aynı %75 nispetle veya %100’ü ile İngilizce de bilseydiler. Zaten orada insanlar ya Arapça veya İngilizce konuştukları için ziyaretçiler de buna hazır olmalıydılar.
Çevreyi dolduran insanlar Avustralya, Endonezya, Malezya, Çin, Japonya doğu sınırından itibaren batıya doğru sürüp gelen ülke Müslümanları hacda yer bulamıyorsa şimdiki zamanda Umre ile yüce Nebi’nin ziyaretine gelmektedir. Bu ziyarete gelenlerden biri de Divan şairi Nabi idi ve “Sakın terk-i edepten kuy-ı mahbub-u hüdadır” mısralarını ne güzel söylemişti. İstanbul’dan çıktığı hac yoluna at ve develer sırtında gelmişti.
Şimdiki yolculuklar çok kısalmış ve rahatlamıştır.
7-
HACC VE UMRE’NİN BİLİM YÖNÜ
Umre şüphesiz önemli bir ibadettir. Fakat bu ibadetin dini yönüne bağlı olarak oraya gidenlerce yerine getirilmesi gereken bilimsel yönleri de olmalıydı. Oraya giden
Şahıslar ya kendileri çevrelerine alacakları insanları bir öğretmencesine eğitmeliydiler veya işin daha dikkat çeker yanı Türkiye’den giden hocalar oradaki insanları çevrelerine alarak sohbet panayırları yapmalı değil midirler? İşi biraz daha genişletirsek oraya özellikle astronomi (gökbilim) bilginleri götürmeli ve onların konferanslarıyla halk aydınlatılmalıdır. Bunlar:
a) Dünyanın mevsimsel hareketleri olabilir.
b) Dünyanın kendi etrafında ve güneş etrafındaki hareketleri olabilir.
c) Dünyanın hareketlerindeki hareket sebepleri olabilir. Bu soruda dünyanın sürekli hareket sebepleri incelenebilir.
d)Gökbilimleri her yönüyle incelenirken diğer gezegenlerde gözden geçirilebilir.
 e) Gökyüzünün sonsuzluğu üzerine de ziyaretçiler düşündürülse hiç fena olmayacaktır.
Böylece din ve bilim bir arada da ziyaretçileri kavrarsa hiç fena olmaz. Elbette bunlar zamanın müsaadesi nispetinde yapılır veya henüz oraya gitmeden önce gerekli hazırlıklar yapılır.
7-
MEDİNE’DE TARİHİN SESLERİ
Mescidi Nebevi ziyaretimizin ikinci gününde idik. Bir namazı bitirmiştik. Arkadaşıma: “Çevreyi şöyle bir kolaçanla yararlı fikirler arasak!” dedim. İki adım atmıştım ki sanki benim amacımı yüzümden okuyan bir hemşehri ile karşılaştım. Boğazında ayyıldız takılı bir kimlik olduğu için birbirimizi tanımak zor olmuyordu.
O bana “Bakınız bu beyefendi Sultan Abdulhamid’in üçüncü nesilden torunu Harun Osmanoğlu’dur” dediler.
1985 yılı hacılarımızda benzer olaylarla karşılaştım. Salih Özcan adlı bir bey Hilal adıyla bir dergi çıkartırdı bir zamanlar. Hac gecelerinde konferanslar verildi. Konular genel olarak astronomi idi. Salih Bey’in yeğeni Mekke’de çalıştığı için bize Türkçe tercümanlığı yaptı. Genel olarak bilgiler Avrupa’da astronomi üzerine verilen bilgilerdi. Çünkü bu bilgileri Almanya’dan biliyordum. Almanya’nın fazlalığı bir Planetaryum’du. Orada tüm gezegenler bir kubbe içinde gösteriliyordu. Aynısı Mekke’de de yapılır ve hüccac düşündürülebilirdi. İslam dini insanın düşüncede odaklaşmasını şiddetle istiyordu. Çünkü düşünmeyen insan, kişisel veya toplumsal ilişkilerde etkili olamazdı.
Bir toplum ancak İslam Dini etrafında ve İslami bilgi ile toplanırsa anlam taşıyabilirdi. Aksi halde tankına tapuna dayanırsa bu silahlar çevresine ölüm saçardı.
Tarihi bir aile etrafından birisi ile karşılaşacak benim için fevkalade bir olaydı. Benden 10 yaş büyük olduğunu anladığım beyefendinin elini öptüm ve tarihi sohbetlere başladık. Devamlı hakkı yenen bir padişahın oğlu Selim, onun da oğlu Abdulkerim olduğunu öğrendim. Harun Bey’in babası Abdülkerim imiş. Abdülkerim Bey bir zamanlar Orta Asya Türklerini toplamaya çalışmış. Fakat Çin, Rus; Japonya hükümetleri buna izin vermemişler. Abdulkerim Bey sonra ABD’ye gider. Oradaki bir toplantıda sırtından vurularak şehit olur. ABD onun intihar etiğini savunur. Sırtından vurulan bir insana “Müntehir” demek elbette bir deli saçması idi.
Harun Bey Suriye’de Arap Dili Edebiyatı okur, sonra İstanbul’da Arabistan konsolosluğunda 30 yıl memurluk yapar. Şimdi emekli bir memur olarak İstanbul’da yaşamaktadır.
İkinci günde de sohbetlerimiz devam etti. N. Fazıl Kısakürek’in Türkiye’de Abdülhamit’i tanıtma hizmetlerini yakından bildiğim için bunları anlattım. 1960 yıllarında Türkiye’de çıkarılan YAKIN TARİHİMİZ dergisini de Abdülhamit’le ilgili bir olay olduğunu okumuştum. Bir şahıs İngiltere’de denizaltı projesi geliştirmek ister. Bunu duyan Abdülhamit onu İstanbul’a getirtir ve üç sene çalışmasını sağlar. Bildiğimize göre denizaltı Çanakkale savaşlarında düşman tarafın işine çok yaramıştır.
Denizaltı ve özellikle Avrupa’dan gelen trenleri Mekke’ye kadar götüren bu insan için okul kitaplarına yazılan iftiraları okumak vicdanlı insanların başını feci şekilde döndürecektir.
Bilindiği gibi zamanımızda Hızlı trenler ülkemizde gelişmeye başlamıştır. Ne yazık ki bu trenler Almanya’da 50 sene önce ülkenin doğu ve batısını birleştirmeye başlamıştı. Ülkemizde bu birleşme olayları kara, deniz ve hava yolları ile gerçekleştirilse idi kötü niyetli insanların kalplerindeki şeytan kımıldayamazdı
 Buradaki kol bir dünyanın en büyük insanına aitti. Kastedilen büyüklük şüphesiz boy pos büyüklüğü değildi. O yüce insan daha küçüklüğünden itibaren olağanüstülükler gösteriyordu. Mesela Hilfülfudul’la ne kadar sosyal olduğunu gösteriyordu.
Bir defasında yerinden alınan Hacer-ül Esved’i tekrar yerine koymak isteyince kabileler bu işi kendileri yapmak isteyince büyük bir kavga ile burun buruna gelirler. Birileri Kâbe kapısından içeri ilk içeri girenin hakemliğini önerir. İşte o sırada içeriye Muhammed Mustafa adında bir genç girer. (Ve bu gencin o zamanlarda bile emin bir insan olduğunu herkes biliyor ve kabul ediyordu.) aynı zamanda çok zeki bu genç Hacerül Esved’in bir örtü üzerine konmasını ve kabile reislerinin onu tutmasıyla taşın eski yerine konmasını önerir. Kavga önlenmiş ve insanlar ferahlamışlardır.
Bu yüce insan kendisine vahyin gelişiyle büyük eziyetler katlanmak zorunda kalmış, şimdi kabrinin bulunduğu yere doğduğu Mekke’den Allah’ın emriyle hicret ederek gelmiştir. Fakat khicret etmekle de kurtulamamıştır. Ellerindeki parsayı kaçırmak istemeyenler onu izleyerek ortadan kaldırmak isterler. Fakat bu yüce insan kendisine emanet edilen bayrağı her zorluk altında yerine dikmeyi bilmiştir. Kâbe’nin fethinden sora büyüdüğü, çocukluğunun yaşadığı yere dönebilirdi. Fakat o bu ağır yükü taşıdığı yerdeki insanlara büyük vefa göstererek ikinci yurdundan ayrılmadı.
Bazı insanlar iman kavramıyla oynayarak Hz. Peygamberin inandıklarının doğru olmayacağı propagandasını yapıyorlardı. Sanırım Hz. Ali’dir ki “Ben onun inandıklarına inanmakla hiçbir şey kaybetmem; ya inandıkları doğru ise sizin haliniz nice olacak?” der. Bu insanlar dünyadan hiç eksik olmadı ve kıyamet kopana kadar da eksik olmayacak.
O yüce peygamber büyük bir öğretmendi. Yeryüzünde milyonlarca öğretmen vardı. Onlar pek çok problemle karşılaşmıştır. Şayet onlar peygamberimizin prensiplerini uygularlarsa öğrencilerinin iyi bir insan olacağını şüphesiz göreceklerdir.
İyi bir öğretmenliğin esaslarını yazmak isteyenler O’nu da tanımalı, genel pedagojiyi de bilmelidir.
Bir komutan ise asker Hz. Muhammed’i tanımalıydı. Peygamber efendimiz tecrübeli, savaş görmüş askerlerle birlikte savaş meydanındadır. Peygamberimiz bir yere mevzi yapılması konusunda bilgisini söyler. Fakat oradaki tecrübeli askerler bu mevzi yerlerinin yanlış olduğunu ifade ederler. Peygamberimiz onların fikrini tasvip eder ve mevziin yerini değiştirir. (İslam peygamberi- M. Hamidullah) anlaşılıyor ki onun yanında istişarenin büyük önemi vardır. Bu yüce insan 63 yaşına gelince arkasında büyük bir medeniyet bırakarak aramızdan ayrıldı. Gözleri dünya ışığına kapandığı zaman Hz. Ömer ona öldü diyenleri mahvedeceğini söylüyordu. Fakat Hz. Ebubekr ona itirazla “Ölümsüz olanın yalnız Allah olduğunu, onun dışında herkesin fani olduğunu bildiriyordu. Zaten o Allah’ın emirlerini insanlar arasında yaşamanın canlı bir modeli idi ve modellik görevini ifa etmişti. Zaten Kuran’ı Kerim de tamamlanmıştı. Peygamberler öldükleri yere defnedilirdi. İşte onun kabri hemen burnumuzun dibinde idi. Fakat önemli olan Müslümanlar onun bıraktığı hukuk sistemini bilmeliydi, yapmalıydı. Bu sistemin özünde adaletin parlak içeriği, parlayan nuru vardı. Onu yaşayan Müslüman iki cihanda da huzur bulacaktı. Günümüz Müslüman’ı farklı bir adalet sistemi yaşadığı için huzur bulamamaktadır. İslam hukukunda taammüden katil olan şahıs, artık bu dünyada yaşatılmamalıydı. Müslümanların Umre ile ziyaret ettiği bu yüce insan, ebedi huzurun öz kaynağıdır. Ebetteki bu huzur öncelikle Allah’a imandan geliyordu.
Biz de burada mümkün olduğunca oradaki Müslümanları görerek bilgi ve meziyetlerinden yararlanmaya çalışıyorduk.
Belki Harun Bey’i görmeden önce İstanbul/Balgatlı bir hemşehri ile karşılaştık. Çok önemli bir hikâyesi vardı. 28 Şubat ayı sıralarında evinin bahçesine bir levha asarak zamanın hükümetini protesto eder. Yöneticilerin gönderdiği polisler levhayı indirmesi gerektiğini bildirirler. O bunu yapmaz. Bir süre sonra mahkemeye çağrılır. 4.5 yıl süreden sonra mahkemeden beraat eder. Mesleği elektriktir. Medine’de Mescid-i Nebevi’de iş bulur. Fakat bu şahsı sadece bir elektrikçi değildir; Safahat ezberciliğinde belki rekor sahibidir. Bize epeyce şiirler okudu.
Orada tanıdığım ikinci önemli şahıs bir İslam Hukuku öğrencisi idi. O, bana tarikatçı olup olmadığımı sordu. Bense “Amacınızı anlamak zor ama benim dinim Müslümanlıktır” dedim. Mesleğimi de sordu bu arkadaş. Bende öncelikle Edebiyat ve Almanca öğretmeni olduğumu bildirdim. Sonra ertesi gün de sohbetlerimiz sürdü. Afyonlu imiş. Ailesi Belçika’da çalışıyormuş ve Medine’de hem okumak hem de yaşamak hoşuna gittiği için orada bulunuyormuş.
Medine’de yaptığımız işlerden biri Hurma almaktı. Artık Medine’de günlerimiz sona eriyordu. Hazırlanan otobüslere bindik. Bir günün başlangıcında Mekke’de idik. İstanbul Plaza oteline indik. Bundan sonraki işler ihrama girmek ve Kâbe etrafında yedi defa dönerek tavaf yapmak. “Lebbeyk, Allahümme lebbeyk, la şerike lek lebbeyk, innelhamde vennimete leke vel mülk. La şerike leke lek.” Dualarını tekrarlamaktı.
Otel önünden geçen otobüsler sürekli seferde idiler. Otelden bakınca etraftaki görüntü oldukça farklı idi. Şehir mahalleleri dağlar arasında serpilmiş durumda idi. Bütün binaların duvarlarında çatı görülmüyordu. Şüphesiz çatıların üzeri kapalı idi. Pencerelerde pencere tipleri görünmüyordu. Mesela kapıdan odaya girdince pencerenin yanında soğutucu (klima) lar vardı.
Mahalleler birbirlerinden tepelerle ayrılıyordu. Tepeler birer taş yığınıydı aslında Taşlar genellikle uzunlamasına birbirlerine dayanıyordu. Hepsinde renk griydi. Ancak uzaktan görebildiğimiz ev aralarında insan fark etmek zordu. Oralardan Kâbe’ye doğru gelirken durum çok değişiyordu. Yüksek katlı oteller daha yükselmek için birbirleriyle yarışır halde idi. 1985 haccımızda Kâbe’nin güney doğusunda gördüğümüz yüksek binanın krala ait olduğunu öğrenmiştik. Şimdi aynı binanın ön taraf taşları bıçakla kesilir gibi bir görüntüde idi. Aynı bina ile Kâbe arasında bir koridor doğu ile batıyı birbirine bağlıyordu. Batı yönü yepyeni dükkânlarla dolu idi. Bu yönün biraz ötelerinde Osmanlı kışlası bulunuyordu. Fakat bu tarihi yeri tekrar görmek imkânımız olmadı. İlk gelişimizde Şarıel Mansur’u ararken bölgenin batısına giden cadde boyunca ilerlemiştik.
8-
HAC’DAN MEKKE ANILARI ve ŞARI- EL MANSUR
Bu isimlerin ailem için büyük önemi vardı. Hac için Arabistan’a giderken epeyce bir para ödemiştik. Fakat bunun ne için olduğunu biz anlamadık. Oradaki Türk tercüman da anlatmadı. Belki oradaki ikametimizde yararlı olabilirdi. Fakat bize bir yarar sağlayacağa benzemiyordu. Çünkü bu ödeme makbuzlarını bize hiç soran olmadı. Şar-ı El Mansur’a doğru ilerleyişimin çok önemli bir sebebi vardı. Elimdeki önemli pusulaları küçük kâğıt parçalarını gömleğimin üst cebine koyardım.
Daha Almanya’da iken Memduh adlı bir şahsın (kardeşim) hacca geleceğimizi öğrenmesi üzerine verdiği adresi Mekke’de cebimdeki pusulalar içinde aramış ve bulmuştum
Bunun için şimdi hem de Ağustos ayı sıcağında Mekke’nin batı yakası boyunca uzanan Şar-ı El Mansur yolunda idik. Cadde yaklaşırken siyahî bir kardeşimizin terzi dükkânında çalıştığını gördüm ve yanına gelerek adresi sordum. O da büyük bir yardım duygusuyla “Kardeşim birazdan gelecek, size yardım eder” dedi. Bense ona elimizdeki telefon numarasını verdim. Hemen numarayı arayan bu şahıs orada benim tanıdığım bir isimle karşılaşmıştı. Adı Muna olan bu kızcağız babasının birazdan eve geleceğini bana bildirdi. Hemen biraz sonrada dükkândaki terzinin kardeşi oraya geldi ve bizi arabasına alarak verdiğim adrese getirdi. Bir süre sonra Memduh Bey de orada idi. Daha sonra ev sahibi de geldi. Ev sahibi beyefendi Mekke Su işleri müdürü imiş. İki gün kaldığımız bu evden üçüncü gün Mina, Müzdelife, Arafat yönüne doğru gitmeliydik. Fakat bu iş otomobille olacaktı. Ev sahibi bu alanda her işi gönül huzuru ile yapıyordu. Şeytan taşlama yerine yakın bir yerdeki Rabıtat-ul İslami konağı onların davetlisi olduğu bir yerdi. Memduh Bey bundan sonraki yerlerinin burası olduğunu söyledi bana. O sırada benimde başımdan buz gibi sular döküldü. Bu arkadaşa kâfi miktarda yük olmuştum. “iyi de ben ne yapacağım?” dedim ona. O da “bir çaresini bulacağız dedi bana. Zaten kapıdan içeri girmek bile oldukça zordu. Sanki oradakilere melekler tembih etmiş gibi içeri girdik. Artık son basamağa gelmiştik teşkilatın başkanı Prof. Abdullah Nafiz “Evet!” derse orada kalabilecektik. Bunu “Hafiz” adlı bir Alman sağlayacaktı. Hafiz çok sarışın bir Alman’dı. Başkan galiba istemeyerek “evet!” dedi. Çünkü orası dünyanın her yerinden gelen Müslümanlarla dolu idi. Memduh Bey orada kendimize bir yer bulabileceğimizi söyledi. Allah’ın izni ile işlerimiz iyi gitti. Hanımlara da yer bulunmuştu. Bütün dini görevlerimizi de kolayca yapabilmiştik artık. Sanki her şey sınırda ödenen o ücretin karşılığı idi. Bayramın ikinci gününde hemen hemen bütün misafirhane boş kaldı. Biz ise 15 gün orada kaldık ve tam bir misafir olarak ikamet ettik. Duyduğuma göre orada kalanlardan hiçbir ücret talep etmeden yemekleri de verilirmiş. Köstenceli Yakup (Usta) hocaya o günlerde orada rastlamıştım.
9-
TEKRAR MEKKE (UMRESİ)
Mekke’deyiz, Müslümanların kıblesinde. Umre’de kıblenin önemi Kâbe’nin etrafında tavaf edilmesiydi. İlk tavaftan önce Medine’de otelde ihrama girmiştik Kural ise Mikat’ta giyilmesi idi.
Aynı işi 1985’te yaptığımız zaman çevre oldukça bakımsızdı Zulhuleyfe’de. Fakat şimdiki durum çok farklı idi. Umre için niyet ettikten sonra tekrar otobüslere binerek yola çıktık. Bu birinci ihram giyinişinden sora yine ihramlı olarak niyet edilen akrabalar için de tavaf yapılabiliyordu. Bunun niyetinde ise “Ben yine ihramla tavaf yapıyorum ama sevabını falanca şahıslara bağışlıyorum deniyordu. İhram giymek, onunla ibadet yapmak yalnız başına bir anlam taşımaz, aksine farklı boyutlar gösterir. Şahsın büyükleri adına böyle bir ibadeti ifa etmesi büyük ve doyulması zor bir zevktir. Düşünelim ki küçüklüğümüzden beri kendisiyle birlikte olduğumuz büyüklere böyle bir ibadetle minnettarlığımızı ihram içinde belgeliyoruz. Özellikle de manevi minnettarlığımızı belgelemek daha derin anlam ve şükranla belirlenecektir.
Arabistan’da “Su” deyince akla önce zemzem gelir. Bunun dışında yeraltından çıkartılan sular da vardır. Son defa gördüğümüz sulardan biri Hudeybiye’de rastladığım birikinti oldu. Herhalde orada topraktan kum alınmış ve yeri su ile dolmuştu.
Hoş sudan bahsettik. Oysa bu kutsal toprakların altında hayatın iksiri olan bir sıvı daha var ki onun adı petrol (taş yağı) dır. (Benim bildiğim organik artıklardan Rabbimin yarattığı bir sıvıdır.) Ayrıca o salt tek bir sıvı değildir. İçinden çok farklı maddeler üretilen bir sıvıdır. Özellikle de zamanımızda endüstri, insan, askeri birlikler (hava, su ve karada) petrol (taş yağı) ile çalışmaktadır. Ülkemizde taşlar tarla veya bahçelere ise ürün yetişmesini engeller ve çiftçinin canını sıkar. Çiftçi bunları ayıklamak için günlerce çalışır. Fakat onlar bitmek bilmez. Tarla sürüldükçe alttan yenileri çıkar. Arabistan taşları ile bizim taşların en büyük farkı onlarınkinin altında petrol olmasıdır. Meğer taş yağı insanlar için ne kadar kıymetli imiş. Onlar için milyarlarca insan canından oldu. Ayrıca cihan savaşları yapıldı. Orada geçtiğim bölgelerden birinde Tebuk’te fevkalade güzel kumlar görmüştüm. Yol üzerindeki kumlar üstünde kavak cinsinden 3-4 m. boylarında tek ve yalnız bir ağaç oldukça mahzun duruyordu. İkinci tür alan ise siyah renklere boyanmıştı sanki. Buradaki Km’lerce alanlar bir cins kömürle kaplanmış gibiydi.
Eskilerde hacca gidenler otobüslerin giderken yanlarına kalas alışından bahsederdi. Çünkü otobüslerle yapılan yolculuklarda kumlara saplanan lastikler oralardan kalaslarla çıkarılıp tekrar düz yere alınırmış. 1985 yolculuğumuzda Granada arabamızla harika asfalt yollarda gitmiştik. Asfalt kenarlarına yapılan fosforlu çizgilerin gece karanlığındaki yıldızlar gibi görünüşleri gökyüzüne uzanan yolculukları andırıyordu.
KÂBE’DE TAVAFLAR
Gecenin saat 3.30’unda yok arkadaşlarımızla uyanıp Kâbe yolunu tutuyorduk. Zaten otobüs ya otelin önünde hazır oluyordu veya biraz bekliyorduk. Bu otobüsler hangi ülke imalatıydı araştırmadım. Fakat Orhan Veli’nin “Otobüs karoserinin ne yeni” diye başlayan şiirindekinden daha güzel otobüslerdi bunlar. Özellikle içyapıları da çok harika yapılmıştı. Ayrıca iç boyalarındaki estetiği çok beğenmiştim. Hepsinin dış görünüşü yeşilin en güzelinden di. Kâbe’ye varınca önce iki rekât namaz kılardık daha sonra tan vakti ile ezan okunuyor ve sabah namazı başlıyordu. Kâbe’deki namazların bir özelliği her vakit namazından sonra cenaze namazı kılınmasıydı.
Bir batılı düşünür “Müslümanlarda çok hayret ettiğim şey vakit namazlarında, özellikle Cuma namazlarında hiçbir zorlama olmadan pek çok Müslüman’ın camiye gelmesiydi” der. Aynı şahıs Umre ve Haccı görmemiş olmalı ki oraya toplananlar için hayranlığını ifade edememiştir. Zaten onlar belli bir mesafeden sonra şayet Müslüman olmamışlarsa belli sınırlardan içeriye giremezler.
10-
SEVR- SEVR MAĞARASI
Hac sırasında mecburen gittiğimiz yerler Müzdelife, Mİnâ, Şeytan Taşlama, Arafat idi. O zaman Sevr Dağında Sevr Mağarasını görmemiştik tıpkı Huneyn Vadisi gibi. Sevr Dağı ne kadar yüksekse (759m) Huneyn Vadisi de öylesine düz bir yerdi.
Huneyn’e tüm umreciler otobüslere binerek gelmişlerdi. Kafile başkanı buranın önemini anlatmıştı. Dönüş yolunda sağ taraftaki deve sürülerinin yanına uğradık. Devenin sütü de rengi de tadı gibi güzeldi. Onun diğer sütlerden ayıran tarafı oldukça hafif olmasıydı ve deve sahipleri için de güzel bir gelir kaynağıydı. Sevr Dağına ise kafile dolmuş tutarak gitmiştik.  Bizim grup hocası ile beraber 15 kişi gitmiştik) 45derecelik eğimli dağın (tepenin) başlangıcında indiğimiz zaman grup başkanı bel fıtığı, nefes darlığı vb. hastalığı olanların çıkmasının zor olacağını ve çıkmamalarını tembih etti. Her yer taşla kaplanıp ve merdivenler zikzaklı, taşlar irili ufaklı idi. Birbirlerini görmeyecekleri aralıklarla dizilmiş sözde merdivenleri onaran insanların ellerinde kazma ve kürekler vardı. Kenarda bir yerdeki karton kutu içinde bir miktar para görülüyordu. Hatta bu insanlar duyulmaz bir mırıltı ile para istiyorlardı.
Medine ve Mekke’de Pakistanlı dindaşlara rastlanıyordu. Onlar özellikle başlıkları ile tanınıyorlardı. Çünkü bu tipik başlığın alna gelen yerin şekli U harfinin tersi gibi bir şekil almıştı. Onlardan hangisini gördümse selamdan sonra “Tarefu Muhammed ikbal?” dediğim zaman “Alleme İkbal” diyorlardı. Bu konuşmamız onları gördükçe tekrarlandı. Ya ondan başka Pakistan’da Alleme yoktu veya Muhammed İkbal’lerden allemelikle ayrılıyordu. İkbal’in çok önemli bir yönü felsefe ile şiiri en güzel şekilde birleştirmiş olması idi.
Kıymetli İkbal Yunan harbi başlayınca veya Trablusgarp savaşı sırasında bir şiir yazmış ve onu “İşte Trablus şehitlerinin kanı” diye Türkiye’ye hediye etmişti. Daha sonra onun izine rastlayamadık. Çünkü o bütün eserlerinde İstiklal en açık şekilde batıdan uzaklaşarak hür olmak gerektiğini önemle anlatıyordu.
Biz daha sonra aynı düşünce ve duyguları şair, mütefekkir Said Çekmegil Beyde “Batı batı diye batmışta batmışız.” demişlerdi. Kıymetli İkbal’in batılılarla yapılan bir savaş sırasında yazdığı şiiri “İşte Trablus şehitlerinin kanı” diye Türkiye’ye hediye ettiklerini görürüz. Doğunun batı görmüş aydını İkbal bu şiirinden sonra kalbinin en ince bir yeri kırılmış gibi Türkiye’ye sanki küsmüş gibidir. Bu kırgınlık her Türk vatandaşını çok yakından ilgilendirmeliydi. Ayrıca kendisine Türkiye’den yazılmış cevabi bir mektuba da rastlamadık. Aşağıdaki haberle buradaki bilgileri karşılaştırmakta bazı yararlar olacaktır:
Ayasofya müze haline getirilmiştir. O zaman Almanya’da devlet bursu ile okuyan Cemil Ziya Şanbey adındaki bir Türk öğrenci ile arkadaşı Mustafa Kemal’e telgraf çekerek Cami’nin tarih boyunca olduğu gibi yine cami kalması gerektiğini hatırlatmışlardır. Bunun üzerine her iki öğrenci Almanya’dan Ankara’ya çağrılmışlardır. M. Kemal onlara ”Çocuklar, dünyada yapayalnızız. Ben bir jest yaptım.”demiştir. Sayın Şanbey dört yıl boyu hocamdı ve bu sözleri ben kendisinden dinledim. İngiltere’de hukuk, Almanya’da felsefe doktorası yapan İkbal’in dostluğu nedense fazla dikkate alınmamış.   
Sayıları fazla olmasa da Pakistanlılara Kâbe çevresinde epeyce rastlanıyordu. Unutulmaz tarafları Allame Muhammet İkbal deyince yüzlerindeki derinlikti. Hindistan’daki Nedevi ailesi nasıl Hint Müslümanları için önemli ise Muhammed İkbal de Pakistan Müslümanları için aynı önemde idi. Daha doğrusu onlar bütün Müslümanlar için karanlık gecelerde gökleri aydınlatan birer yıldız gibi idiler. Zaten Müslüman bilginler de dinimizde bu övgülerle tasvir edilmez mi idi? Şüphesiz bu önem onların eserlerini anlayarak okumakla olacaktır. İkbal eserlerinde genel olarak insanın ruh derinliklerine gider. Dünyayı materyalizme boğan anlayışı kökünden yıkarak Müslümanlarda ruh bayındırlığı sağlamak için uğraşmış bir mütefekkirdi İkbal ve Nedevi ve Mehmet Akif.
Nedevilerden birinin küçük boyda olsa “Dinsizlik dini” adıyla yazdığı eser günümüz insanının ebediyetten koptuğu ilgileri tasvir etmektedir. Sinema, banka, spor alanları ve onu Allah’tan koparan ne varsa dinsizlik dininin öğeleri olarak bu güzel eserde tasvir edilmektedir.
Biz burada iki büyük aydın insandan bahsettik. Fakat İslam dünyası için onlar kadar bir düşünür daha tanıyoruz: Mehmet Akif Ersoy 1978-1936 yılları arasında Türk tarihinin en dalgalı geçen günlerini görürüz. O bu yıllar arasında Mekke-Medine- Lübnan seyahatleri dışında Berlin’de kaldı ve yabancı ülkelerden en çok Mısır’da yaşadı. Bunlar dışında Japonya’yı sanki görmüş gibi tasvir etti ve “Bilmem ama geleceğin Müslümanları Japonlardır” dedi. Böyle söylerken ya Japonların çalışkanlıklarıyla Müslümanlara benzediklerini söylüyordu veya Müslümanların onlar gibi çalışkan olmaları gerektiğini özellikle vurguluyordu. Berlin’e gittiğinde aralarındaki fark sürekli açılan şark ve garbı “Onların işleri bizim dinimiz gibi, bizim işimiz de onların dinleri gibi” sözleriyle özetlemişti. Aradaki bu büyük farkın kapanması sadece eğitimle olabilirdi. Biz ise halen bu açığı kapatamadık. Gözümüzün önünde Almanya en basit ve açık eğitim sistemi ile ne öğrencilerini ne de onların ailelerini istismar ettirmiyordu. Bizdeki sistemsiz sistem ise öğrencileri adeta bu istismarın objesi haline düşürmüştü. Bu çıkmaz neyle kapatılırdı? Elbette ki sistemlerin anlaşılması ile.
Mehmet Akif ise bu yolunu bulamamış eğitimin içinde harika bir insandı. Çünkü o veterinerlikle milletin içinde eylemsel bir meslek icra ediyor ve öte yandan harika şiirler yazıyordu. Keşke eğitimle de uğraşarak millete yol gösterebilseydi.
Kahraman ordumuza  “İstiklal Marşı” olarak yazdığı şiir birinci ve sonuncu mısraları ile milletimize yarınlarında da gideceği yolu
“Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak!
*****
Hakkıdır, hakka tapan milletimin istiklal.” sözleriyle gösteriyordu. İkbal, Nedevi ve Akif istiklalin hakka tapmakla olacağında birleşen yüce ruhlardı.
Akif Türk Edebiyatına  “Safahat” gibi bir abide hediye etti. Fakat Türk yazarlar veya şairler onun için ne yaptılar? O, Mısır’a niçin gitti, orada nasıl yaşadı ve geri dönüşü hangi şartlar altında oldu? gibi sorulara halen cevap veren bir eser yazılmadı.
 
Konumuz “Umre” idi aslında. Bu üç düşünürden bir arada bahsedişimizin sebebi onların gönül verdikleri Umre ve Hac kaynaklı hakikattir.
*****
11-
SEVR MAĞARASINDAN MEKKE’YE BAKIŞ
Sevr mağarası diğer mağaraların aksine ne bir dağın eteğinde ne bir kuyu gibi yerin içine yerleşmişti. Tam aksine sipsivri bir dağın ucunda idi. Burada Mekke’ye doğru bakınca sipsivri bir bina göklere yükseliyordu. Yanında diğer binalar sivri uçlarla görünüyordu. Yakınlardaki bazı mahalleler beli oluyorsa da Kâbe fark edilmiyordu. Sipsivri kulenin adı Hilton otelidir. Sevr Dağı’nın yüksekliği ile Hilton’un durumu akla onların teleferik gibi birleştirilmesini getiriyordu.
Biz yine mağaradan çıkarak geldiğimiz gibi aşağı inmeye başladık. Yolda inerken Almanya’dan umre için gelen Türk öğrencilere ve bir dernek başkanına rastladım. Öğrencilerle Almanca konuştum. Onlar bana “Sen Alman mısın?” dediler. Dernek başkanı ise oradaki problemleri anlattı. Dağın dibinde bizim grup başkanıyla bizi bekliyorlardı. Oradaki herkes “çıkış inişten daha kolaymış” diyorlardı birbirine.
Oraya bir minibüsle dönecektik.
Dönüş yolunda Mina tarafının beyaz çadırlarını gördüm. 1985 haccımızda orada durmak için ev temin edemeyenler kaya aralarında veya kendi getirdikleri çadırlar içinde geceliyorlar ve kalıyorlardı. Şimdiyse orada her taraf beyaz çadırlarla kaplanmış görünüyordu.
Minibüs bizi otelin önünde bıraktı. Otelden gelen otobüslerin durağından Kâbe’ye doğru gelirken tünel kapılarının sağ tarafında iki katlı bir beyaz bina hiçbir kesinliğe sahip olmamakla beraber peygamberimizin evi olarak tahmin ediliyordu. Bu bina bugün kütüphanene olarak kullanılıyor, onun sağ ilerisinde ise bir WC vardı ki orası Ebu Cehilin evi imiş bir zamanlar. O mahallin Ebu Cehl’in evi olmasına kesin gözü ile bakılabilir. Fakat peygamberimizin evi olarak gösterilen yer üzerinde kesinlik yerine tahmin de eklenmektedir.
Yazımızın sonlarına gelirken bir eleştirimi haddim olmayarak arzedeceğim. Kâbe çevresinde örülmüş bir çevre duvarı kendisini çok güzel gösteriyordu. Orada bulunanlar bu duvarın Osmanlı hükümetince yaptırıldığını söylüyorlardı. Şimdi ise onu da içine alan daha yüksek bir duvarla çevrilmişti Kâbe. Daha önceleri arzetttiğim gibi Kâbe çevresi yeni inşaatlarıyla sıkışık bir durum gösteriyordu. Hâlbuki Osmanlı’nın tarihi kemerli duvarları bırakılarak Kâbe çevresi bir km’lik bir 360 derece genişletilmeli çevre mesafesi ile ve şehir daha sonra otellerini yapmaya başlamalıydı. Ayrıca her yıl daha az hacı alabilen yetkililer bunun 100 kat fazlasını alabilirlerdi. Şahsen bu fikrimi oradaki askeri görevlilere açıkladım, baş sallamalarla “Evet!” dediler. Belki bir gün çok değerli ailemle hac ve umreyi birlikte yaparım. Çünkü her Müslüman en az bir kez hac yapmak niyeti taşımalıydı.
Şimdi okurların dikkatini bir noktaya daha çekmek istiyorum. Orada şehir içi veya dışındaki kutsal yerler büyük paralar harcanarak çok güzel bir şekilde imar edilmiştir. Hatta “Şurada eksik var!” demek bile mümkün değildir. Cidde ile Mekke arasında eskisinden çok geniş yollar halen yapılmaktadır. Orada eksik olan ne vardır? Arada sırada ABD’den çok miktarda silah aldığını duyuyoruz. Ayrıca her Müslüman ülkede olduğu gibi onlarda da tüm ithal malları Çin, Japonya ve diğer uzak doğu ülkelerinden gelmektedir. Anlaşılan odur ki petrolle ortaya çıkan para dahi insanların elinde müspet yollarda kullanılamamaktadır. Son zamanlarda şifahen duyduğum bir beceri olayı vardır. Habere göre Türk ustalar uçak tamirinde dünya sıralamasında 3. veya 4. yere çıkmışlardır. Belki bu suretle Türk-Arap iş birliği daha yakın bir çalışmayı sağlayabilir.
12-
SONA GELİRKEN (KÜLTÜR BİRLİĞİ)
Son yıllarda bazı ülkeler zenginleşirken iş gücüne de ihtiyaçları arttı. Bunlar arasında elbette Almanya’yı ilk sırada saymalıyız. Müslüman ülkelerden Arabistan ve Libya da zaman zaman işçi alımı yapmıştır. Almanya ve bu iki ülke arasında özellikle dini farklar olduğunu görebiliriz. Bu farklılığın bazen da tersine işlediğine tanık olunmuştur. Bir Alman bayanla Türk erkeğin evlenmeye karar verirken görülen olaylar çok şaşırtıcıdır. Türk, Almandan Müslüman olmasını ister. Alman bayan bunu da kabul eder Alman Bayan İslami kuralları öğrenir ve yerine getirmeye başlar. İşin garibi Türk erkek bunları yapmayınca “Beyefendi şimdi ben İslami kuralları yerine getirmeye başladım; fakat sen bunların dışında yaşıyorsun” diyerek ortadaki zıtlığa işaret eder.           
Bir öğretmenin hikâyesindeki durum ise oldukça farklıdır. Öğretmen bey oraya gittiği zamanlarda ne kadar aradıysa uygun bir ev bulamaz. Öğretmen Türkiye ye gelerek ailesini Almanya’ya getirecektir. Artık ev bulmaktan ümidini kesmiştir. Bu durumu bir öğretmen hanıma bildirmek için telefon eder. Telefondaki ses onun için çok sevindiricidir. Çok uygun bir ev bulunmuştur. Tatil bitmiş ve öğretmenlik düzeni başlamıştır. Yalnız bir problem vardır Orada İslami hayatla hıristiyani hayatın uyuşmazlığı cepheleşmiş durumdadır. Alman öğretmen çok fedakarane Türk öğretmene yardım etmektedir. Onun belli bir süreden sonra söylediği sözler çok düşündürücü olmuştur. ”Siz Arap tarafına eğilimlisiniz. Oysa ben sizi ailece İtalya’ya da götürmek istiyordum. “Artık Türk işçilerin davul-zurnayla karşılanmaları çok uzaklarda kalmıştır.
      İki taraf arasında kültür farklılığı yer yer kendini göstermektedir. Bütün bunlara rağmen Almanlar iki topluluk arasındaki farklılığı anlayışla karşılamaktadır.
      Arap ve Türkler arasında kültür birliğine gelince bu en başta imandan başlayarak her alanda büyük benzerlikler göstermektedir. Mesela Türk işçisi Arabistan’da da aynı parayı kazanacak olsaydı mevcut kültür birlikleri içinde çok az problem yaşanmış olurdu. Şimdilerde Almanya’da minareli camiler bile yapılmaktadır. Geniş kubbeli cami içine giren Müslüman orada rahat bir nefes almakta ve vatan hasretinden zihninde bir şey kalmamaktadır. 
Bayram namazları ve Cuma namazları Müslümanların mescitlerin farklılaşması dışında toplanmayı sağlar. Elbette bu çok güzel bir olaydı. Bu ibadetler tüm toplu ihtiyaçların birlikte giderilmesini sağlıyordu. Türkler ve Müslümanlar bir yandan da Alman gelişimine veya endüstrisine dikkat etmeliydi. Onlarda ağaçlandırma ve ağaç bakımı bir harika olaydı. Şehir içinde özellikle sonbahar aylarında dökülen çınar veya diğer ağaçların yaprakları makinelerde kıyıldıktan sonra diğer ağaçların diplerine dökülüyor ve ormanlaşmaları sağlanıyordu.
Kültür Birliği söz konusu olan yerde Akif’ in söylediklerini unutmamalı ve onları yaşama egzersizleri yapmalıyız. Bu sözden kim ne anlar? Ülkemize edebiyat tahsil edip öğretmen olan bir şahıs bile Akif’teki dünya görüşünden uzaksa onun eserlerinden uzakta kalacaktır. İçinde aruzla konuşma diliyle aruzu eriten SAFAHAT tam bir kültür birliği örneğidir. Dünyası çok geniş olan şair bütün İslam Dünyasını içermekte ve tekrar yansıtmaktadır.
13-
KÜLTÜR BİRLİĞİNE BİR BAKIŞ DAHA
Doç. Dr. Mim Kemal Öke’nin “GÜNEY ASYA MÜSLÜMANLAR’ININ İSTİKLAL DAVASI VE TÜRK MİLLİ MÜCADELESİ” adlı eser kültür Birliği konusunda çok faydalı bilgiler sergilemektedir. Dizinin 995. eseridir. Onun 16.sayfasında Muhammed Ali, 7 Ekim 1911 tarihli Arkadaş dergisi Güney Asya (Pakistan, Hindistan) adına İtalya ve Yunanistan’ın başarılı olamayacağını beyan ediyordu. Muhammed Ali ötesinde Mevlana Muhammed İkbal daha önceki satırlarda değindiğimiz gibi Türk ordusu bugün de yarın da zaferlerin peşinde olacaktı. O yıllarda Kalküta’da çıkan Müslüman adlı gazete ”Türkiye’ye asker gönderemeyiz ama para yardımında bulunalım” der. Kurulan bir komite Türk Kızılay’ı yoluyla çok miktarda parayı teslim etmişlerdir.                                           
   “Önce Trablusgarb, daha sonra Balkan saldırısı, Güney Asya’daki Müslümanların İngiltere’ye duydukları güveni kökünden sarsmıştır” (Ey iman edenler müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinize Allah’a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz? (Nisa suresi 144.) Ayet meali ile Pakistanlılar ”Londra’nın Osmanlı lehine müdahalesi her iki olayda da gerçekleşmeyince bir ayete uymayışın sonucunda Pakistanlı Müslümanlar büyük bir hayal kırıklığına uğramışlardır. Bu bilgi Mim Kemalin kitabının 18. sayfasındadır. Kültür birliğini parçalayanlar aslında kendi birliklerinin de parçalamaktadır. Johann Wolfgang von Goethe ‘nin Faust adlı eserinin Alman Kültür Birliğindeki yeri oldukça açıktır. Bütün Müslüman ülkeler arasında Kuran’ın sağladığı birlik ise tarihler boyu sürüp gelmektedir. Kuran’a yönelecek her türlü hakaret o millet mensuplarının en büyük zayıflık sebebi olmuştur.                                                                                     
Hindistan ülkemizden uzak gibi görünmektedir. Oysa tarih tam tersini göstermektedir. Hint Müslümanlar Osmanlı ile sürekli ilgidedirler. Elimdeki eser tümüyle bunu tanımlamaktadır.
İşin öbür tarafı ise zindan gibi karanlıktır. Biz Türklerin onlar üzerine bilgileri oldukça azdır. Keşke Osmanlı’nın Yükselme Devrindeki Hint Seferleri Sürekli devam etseymiş. Pakistanlılarla ilgimiz onların felaketlerine bağlıdır. Ancak Tsunamiler, depremler olursa bir haberleşme görülür. Türk Müslümanlarının onlarla görüşmesi ancak HAC veya UMRE’de olur. Aslına bakılırsa bu törenler Dünya Müslümanlarının en büyük dayanışma törenleridir. Fakat bu törenlerden ne kadar yararlanılmaktadır. Orada karşılaşan müminler Arapça veya İngilizce biliyorlarsa aralarında bir iletişim olacaktır; aksi halde sadece selamlaşacaklardır. İşin yürekler dağlayan yönü yukarda işaret ettiğimiz gibi büyük dahi Muhammed Mevlana İkbal’in şiirleriyle Türk İstiklal Savaşına gösterdiği ilginin hiçbir şekilde değerlendirilmemesidir. Yazıma başlarken anlattığım olaydaki Mısırlı İstasyon bekçisinin gösterdiği yakınlık tam bir kültür birliği örneği idi.  
                                                                                                          
(*) Ercan Arslaner, Almanya eski Eğitim ateşemiz

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 13-08-2011 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60219213 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net