28-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow BAAS REJİMİ SURİYEDE DE YIKILIYOR YA SONRASI?
BAAS REJİMİ SURİYEDE DE YIKILIYOR YA SONRASI? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 0
KötüÇok iyi 
Yazar Süleyman Arslantaş/Genç Birikim   
29-07-2011
BAAS REJİMİ SURİYE’DE DE YIKILIYOR YA SONRASI? 

                                                       Süleyman Arslantaş/Genç Birikim
Mişhel Eflak’ın fikir babalığını yaptığı Baas rejimi iki ülkede vücut buldu. Bunlar da Irak ve Suriye’dir. Her şeyin bir ömrü olduğu gibi ideolojilerin, rejimlerin de bir sonu vardır. Osmanlı sonrası İslam coğrafyası tasarlanırken Sykes-Picot (1916) anlaşması kapsamında bilhassa Ortadoğu için ulus devleti tasarıları öne çıkmıştı, neredeyse Osmanlı’nın egemen olduğu toprakların tümünde Türkiye başta olmak üzere ulus devlet’ler inşa edildi. Yaklaşık doksan yıl bununla idare ettiler. Ama artık ‘ulus devlet’ modelinin
 de ömrü doldu. Tasfiyesi kaçınılmazdır ve bu tasfiyeden tüm Osmanlı sonrası, Osmanlı topraklarında inşa edilen devletler (devletçikler) nasibini alacaktır. Dün Irak aldı, bugün Suriye aynı akibeti paylaşıyor ve yarın da diğerleri ‘ulus devlet’’modelinin sonuna yaklaşacaktır.

Osmanlı sonrası Ortadoğu da ki, İslam coğrafyasındaki tüm uyuşmazlıkların, huzursuzlukların, halk-devlet kaynaşması olmayışının temelinde yatan en önemli neden bu ‘ulus devlet’ olgusudur. Neredeyse 13 asır hiç bir ırki aidiyetin öne çıkmadığı, Müslümanlar arasında ‘kardeşlik hukuku’nun egemen olduğu, Müslüman olmayanlarında ‘tebea’ sayıldığı ve en az onların da hukukunun Müslümanların hukuku  kadar önemsendiği uzun asırların ardından tek bir ırkın aidiyetine dayanan yönetim biçimlerinin de artık miadını doldurduğu muhakkaktır. Özellikle İslam coğrafyasındaki ‘ulus devlet’ anlayışlarının da sonu gelecektir. Muhakkak ki bugün olmazsa yarın Türkiye’de bundan nasibini alacaktır. Geride bıraktığımız 12 haziran seçimlerinin öncekilerden en önemli farkı: kemalizim ve ulus devlet olgusu, laiklik vurgusu neredeyse hiç teleffuz edilmedi. Katı Kemalist, jakoben laiklerin yoğun olduğu CHP bile: belayı def kabilinden laiklik ve kemalizmi telaffuz etti. Maalesef Türk ulusuna dayalı ‘ulus devlet’ anlayış ve söylemlerini bu seçimlerde Türkler genelde unuttu ama kürt kardeşlerimiz doksan yıl geriden gelerek kürt kimliğini öne çıkarttılar. Oysa geride bıraktığımız 13 asırlık birlikteliğimizin ve bizi ‘biz’ yapan temel inanç ve değerlerimizin bizi yönlendirmesi gerekmez miydi? Ümmeti paramparça eden İslami değer ve duyarlılıkları yok eden cemaat anlayışını dışlayan,ferdi anlayış ve yaşamayı öne çıkaran ‘ulus devleti’ projesi terk edilirken bir kısım insanlara, gruba ya da partiye-partilere tasfiyenin durdurulması görevi mi verildi?

17 Aralık 2010 ‘dan buyana yani Muhammed Buazizi’nin kendisini yakması eyleminden beri Ortadoğu, Kuzey Afrika’nın bir kısmı kaynıyor. Halklar mevcut yönetim ve rejimlere isyan ediyor hemen hemen hepsinin de ortak çağrısı demokrasi,insan hakları vs.isyancıların kendilerine ait hiçbir değer yargıları yok sanki! Ama isterseniz isyancıların değer yargılarının yok oluşunu ele almadan önce küresel güç odaklarının ve bilhassa kapitalist dünyanın ortaya koyduklarına bakalım. Hatırlayınız ikinci dünya savaşını sona erdiren YALTA Konferansı (05-11 Şubat 1945) ile birlikte sözüm ona iki kutuplu bir dünya oluşturulmuştu; Amerika’nın başını çektiği batı bloku ve Rusya’nın başını çektiği doğu bloku İslam ya da İslam bloku yok, hayır, onlar İslam’ı da, İslam blokunu da yok saydılar ve İkinci Dünya Savaşı sonrası  dünya tasarlanırken İslam coğrafyası için birinci dünya savaşı sonrası, Osmanlı sonrası ortaya konulan projelerle idare etmeleri ve gerekirse İslam’ın dünyaya yönelik hükümlerinin unutultuğu-unutturulduğu ülkelerde ikinci,üçüncü sınıf demokrasi ve onun alt başlıklarına izin verilebilirdi!..

Türkiye 1923-1946  arası dönemlerde laiklik uygulamasına değil, açık-seçik  ‘seküler’ uygulamaya muhatap kılındı. 1940‘lı yılların matbuat umum müdürü Vedat Nedim Tör’ün ‘’bundan böyle devlet dairelerinde Allah lafzının ağza alınması zinhar yasaktır’’ sözü bunun tipik bir örneğidir.1928’de çıkartılan “dini ıslah beyannamesi”nin tek parti döneminde ısrarla uygulanmasının ardından,1946’da Türkiye halkı çok partili sisteme geçişi hak etti! Çokları sorar efendim Türkiye ‘de laikliğe 1937’de geçildi ondan önce yoktu falan diye,adamlar önce seküler eğitim anlayış ve uygulamaları devreye soktular ve ardından da sekülerizme nazaran tercihler ve din anlayışı itibari ile biraz daha toleranslı olan laiklik anlayış ve uygulamalarını başlattılar. Ve böylece devlet dinsiz olabilir ya da devletin dini olmayabilir ama bireyin yurttaşın bir din anlayışı olabilir, bu anlayış ve inanışını da bireysel olarak yaşayabilir noktasına getirdiler. Babalarımız, bazılarımızın dedeleri demokrat partiyi ve anlayışını bir kurtuluş formülü olarak kabul ederken, bazıları da neredeyse Menderes’i; halife-i rüy-i zemin yani yeryüzünün  halifesi  olarak görmeye başladılar. Buna halk arasında ne denir biliyor musunuz; ölümü gösterip sıtmaya razı etmek!

Unutulan-unutturulan,Yalta’da yok sayılan İslam;düşünce olarak, fikir olarak çeşitli cemaat, grup ve ekollerin gayretleri ile varlığını devam ettirdi. Ama siyasi güç, dünya görüşü olarak uzun zaman varlık gösteremedi. Taaki İran İslam devrimine kadar (11Şubat 1979) devrim İmam Humeyni zamanında bütün ihtişamı ile hem duygusal hem de pratik olarak Müslümanları ciddi şekilde etkiledi. Humeyni sonrası devrim yerini yerelliğe, sonrasında ise mezhebi motiflere bıraktı. Oysa 1989’da Varşova Paktı’nın dağılması ve 1990’da da Sovyetlerin dağılması ile İslam; kapitalizme, Yalta’da kendisini (islamı) yok sayan Batı Bloku’na karşı tek alternatif bir sistem iken dünya görüşü iken sağolsunlar Müslümanların engin katkıları ile (! ) o aziz İslam yerelleştirilerek,evrensellik boyutu göz ardı edilerek bugün için alternatif olmaktan çıkartıldı. Batı için ufukta İslami bir tehlike gözükmüyor artık. Batı dünyasının uykusunu kaçıracak ne İslami bir anlayış var ne de Müslüman!.. O zaman Batı pis emellerini gerçekliştirmek için çakalın avını öldürdükten sonra kokutarak yediği gibi artık İslam coğrafyasını yiyebilir, Müslümanları; demokrasi, laiklik, insan hakları gibi kavramların dellallığına sevk edebilir. Nitekim önce kilit adamlar,sonra ulus devlet ve şimdi de üçüncü sınıf demokrasi ve onun alt başlıklarının egemen olduğü yönetim biçimlerinin ikamesi için gayret gösterenler sözde İslami aidiyeti olan insanlardır.. Hep söylüyorum 17 Aralık’tan bu yana Arap dünyasında meydana gelen baş kaldırılar beni heyecanlandırmıyor. Elbette bir insan olarak, Müslüman olarak ortaya konulan zulüm, katliam ve baskılar yüreğimi kanatıyor, beynimi terletiyor ama bunlar  sonucu değiştirmiyor. Arap dünyasındaki sokak; Türkiye modeli diyor, Allah aşkına ey sokaktaki Arap kardeşim sen Türkiye modelini İslam adına mı istiyorsun yoksa başka bir nedenle mi? Ama ben çok özet bir şey söyleyeyim Türkiye modeline ilişkin; Türkiye de Müslümanlar, ahali önce seküler hale getirilmeye çalışıldı sonra bunu halk yemeyince laiklik dediler, bunun da dozajına ayarlamayınca halk yine bunu da yemedi, bu sefer laik demokratik olmak yerine, demokratik laik olma modelini dayattılar ve şimdiki Türkiye modeli denilen şey demokratik-laik bir model. Evrensel nitelikli olan din bireysel bir anlayış ve yaşayışa indirgenmiştir artık. Demokratik-laik sistemin tatbikçileri artık namazlı-abdestli Müslümanlardan oluşmakta. Daha önce laik-demokratik sistemin tatbikçileri ise seküler Kemalistlerden oluşmakta idi. Bilmem kısada olsa Türkiye modelini anlatabildim mi? Ama genelde tatbik edilen sistem, Allah’ı unutturan bir sistem. Laiklik, demokrasi v.s. tüm bunlar sekülerizmin alt başlıklarıdır.

Şimdi tekrar başa dönelim,nerde kalmıştık Mişhel Eflak’ın Irak ve Suriye için dizayn ettiği Baascılıkta değil mi? Saddam Irak’ta Baas rejiminin sıkı tatbikçilerinden idi. Bu yüzden de Batı dünyası ona bir şans daha verdi. İran’da asırlar sonrası arzı endam eden siyasi İslam’ın, iktidar olan İslam’ın, müktedir olmasını önleme görevi. Bu yüzden de 22 Eylül 1980’de Saddam İran’a saldırdı savaş sekiz yıl sürdü her iki ülkeden de öncüler,samimiler savaşta yok oldular, öldüler, her iki ülkenin de yer altı ve yer üstü kaynakları yağmalandı, silah tüccarlarının kasalarına gitti. İran ve şahsında İslam edilgenleşti ve İslamı tehlike bertaraf oldu.Irak’ta ise bilinçsiz şovenist idealizim Saddam ile birlikte tavan yaptı. Artık emperyal Batı, Amerika Irak’ı işgal edebilir Saddam’la birlikte Baas rejimini yok edebilirdi nitekim Saddam’ın Kuveyt’i işgalini (02 Ağustos 1990) bahane ederek 17 Ocak 1991’de Amerika ve Müttefik Kuvvetler Irak’a girdi ve biliyormusunuz yaptıkları ilk iş Saddam’ı devirmek olmadı, ne yaptılar, Amerika’nın uluslar arası menfaat maşası olan BM Güvenlik konseyinden bir karar çıkartarak Irak’ı ‘uçuşa yasak bölge’ ilan ettiler ve ardından Irak’ı üçe parçaladılar; Kuzey Irak, Bağdat merkezli Irak ve Güney Irak. Veya Erbil merkezli Kürt bölgesi, Bağdat merkezli Sünni arap bölgesi, Basra merkezli şii arap bölgesi. Tamı tamına on iki yıl şartların olgunlaşmasını beklediler. 20 Mart 2003’de Irak’ı fiilen işgal ettiler. İşgal sonrası üç Irak ortaya çıktı. Kuzey’de Kürtlerin kontrolünde olan,güneyde şii Arapların kontrolünde olan ve bir de Bağdat merkezli Sünni Arapların etkili olduğu Irak. Ancak üçünün de esamesinin okunmadığı muhakkak ama bu üç Irak’ında sınırları şimdilik geçerli. Yarın Filistin devleti kurulduktan sonra bilhassa Ürdün’ün Filistin’den artan toprakları ile Bağdat merkezli Sünni yapılanma birleşebilir bu beklenen bir husustur ve bunu sürpriz olarak da görmüyorum..

Irak’ın hali hazırda durumu bu iken Mişhel Eflak’ın( kendisi sıkı bir hiristiyandır) diğer baascı yönetimi olan Suriye nereye gidiyor? Aklıma gemişken söyliyeyim Araplarda bir söz vardır; ‘Mısır’sız savaş,Suriye’siz barış olmaz’ diye. Yani arap dünyası Mısır’sız savaş Suriye’siz barış yapmaz. Nitekim Sina (1976), Camp-David (1979), Oslo (1993) anlaşmalarında Suriye olmadığı için barış anlaşmaları işlemedi-devam edemedi. Mevcut Baas rejimi ve onun banisi Nuseyri azınlık ve onunda lider kadrosu hali hazır şartlarda Amerika’ nın  özellikle İsrail konusundaki beklentilerine ve yine İran,Lübnan konusundaki beklentilerine cevap verebilecek konumda değil. Mevcut Suriye yönetiminin yıpratılmasını zorunlu kılan nedenlere göz attığımız zaman bunlardan birincisi ve İsrail açısından en önemlisi İran-Suriye-Lübnan eksenidir. Yaklaşık otuz yıldan bu yana bu eksen işlev görüyor. Hüccetül İslam Muhteşemi’nin Tahran’ın Şam büyükelçiliğine atanmasından buyana güney Lübnan’daki Hizbullah örgütünün neredeyse tüm lojistik desteği Şam üzerinden sağlanıyor. Keza hem Suriye hem de İran kendilerine yönelik baskı ve saldırı ihtimallerini Hizbullah-İsrail çatışmaları ile önlüyor. Yine 2006 Temmuz’undaki Hizbullah-İsrail savaşı bunun tipik bir örneğidir. Aslında İsrail ve Hizbullah çarpışırken parentez içinde İran ve Suriye’de vardı ve bu çatışmalar yaşanırken ne Suriye’de ne de Mısır’da ihvanın kılı bile kıpırdamıyordu.  Amerika ve İsrail bu ekseni parçalamak istiyor. Üstelik bu eksene birde yardımcı olan Türkiye faktörü vardır. Türkiye komşuları ile sıfır düşmanlık politikasını uygulamaya koyduktan sonra neredeyse Suriye ile aynı frekansta hareket eden dost ve müttekif kardeş iki ülke haline gelmişlerdi. Yüzde 15 Nusayri, yüzde 15 de Hıristiyan azınlığın yaşadığı Suriye’de meydana gelen baş kaldırıda yüzde 70’lik Sünni çoğunluk baş kaldıran ve ezilen tarafın öznesi konumuna gelince Türkiye’nin Suriye’ye yönelik üç ay öncesi politikasının devamını güçleştirdi. Dolayısı ile Suriye’deki ayaklanma yaklaşık otuz yıllık ekseni sarsıyor hem de Türkiye, İran, Suriye ittifakını bitiriyor eğer Türkiye yüzde yetmişlik Sünni refleksin eğilimine kulak vermezse bu kez tıpkı Hama olaylarında oluğu gibi (1982) Sünni İslam dünyası tarafından dışlanmakla yüz yüze gelebilir. Hatırlayalım, 1982’de Hama’da Nusayri rejiminin ve şimdiki Beşar Esad’ın amcası katil Rifat Esad Hama’daki ihvan ayaklanmasını bahane ederek onbin ile otuzbin arasında müslümanı katletti. Katil Rifat Esad iken Sünni dünyanın ve özellikle İhvan’nın ulemesi faturayı Humeyni’ye kesmişti, kimler mi: Adnan Saadettin, Beyanuni, Said Havva,Yusuf El Karadavi vd. bu yüzden şu anda Türkiye’nin özellikle Suriye politikası çok zor ve iki ucu pisli bir değnek gibi.. Türkiye’nin Suriye politikası tenkit edilirken dikkatli olunmalıdır.

Suriye yönetiminin yıpratılmasının bir diğer nedeni de Çin-Suriye ilişkileri. Çin’in Suriye ile olan ticaret hacmi 2000 yılında yüz milyon dolar iken, bugün 1.850 milyon dolara çıkmıştır. Çin’nin şu anda Kuzey Doğu Suriye topraklarında devasa bir rafineri çalışması var ve Çin adım adım Ortadoğu’ya hulul etmeye çalışıyor. Nitekim güvenlik konseyinde Suriye’ye yaptırım ve ‘uçuşa yasak bölge’ kararı tasarısını veto edeceğini Çin deklare etti tabiî ki bu durum Amerika’yı ve İsrail’i rahatsız ediyor.

Suriye’deki Baas rejiminin yıkılması ve Nuseyri azınlığın iktidarına son verilmesini Amerika ve Batı dünyası soğuk savaş sonrası tasarılarının bir parçası olarak görüyor bilhassa ‘uçuşa yasak bölge’ tasarısı bir şekilde 1990 Irak’ını hatırlatıyor yani tıpki Saddam Hüseyin gibi Beşşar Esad’ da iş başında kalacak ve fakat alt kadrolar ve yönetim edilgen hale getirilecek ve bu arada da birden çok yönetim birimleri hazırlanacak bunlar Lazkiye merkezli Nuseyri yönetim birimi,Şam merkezli Sünni yönetim birimi ve belki Lübnan’lı Marunilerle birlikte Suriye Hıristiyanlarını da içerisine elan Hıristiyan yapılanma gibi bunlar afaki gibi görünebilir ama,1990’ların başında da Irak ile ilgili muhtelif yapılanmalardan söz ettiğimizde de aynı şekilde görülmüştü ama gerçek oldu. Şu an da Irak’ta fiilen üç yapılanma var; Kürtler, Şiiler, Sünniler… Benzeri niçin Suriye’de olmasın?

Suriye’nin geleceği itibari ile istikrar çok uzaklarda gözüküyor Mişhel Eflak’ın ikinci Baas’ı da yıkılacak ancak yerine İslam’ın gelmesi mümkün gözükmüyor. Baasın yerine Müslüman demokratlar(!) ya da demokrasi ile hükmedecek cemaat ya da cemaatlar hazırlanıyor. O sürece kadar Beşşar Esad bir takım taktiklerle tıpkı Saddam gibi ömrünü uzatacak ama devam ettiremiyecek. Suriye’de inkılabi bir tasarımı olmayan tamamen ıslahatçı bir yaklaşımla hareket eden ve Türkiye modelini önemseyen Suriye’li Müslümanların iktidara gelmesi halinde Suriye-İran-Lübnan ekseni bitecek. Çin belki de frene basmak zorunda kalacak, Türkiye yeniden Suriye ile sözde değil özde yakınlaşacak bu arada da Ortadoğu’da tasarlanan BOP kapsamında harita değişimi gerçekleşirse Filistin devleti kurulmuş olacağından Arap-İsrail çatışması da frene basacaktır.

Özetle Ortadoğu’da Suriye merkezli cümbüşü seyretmeye üstelik de yüreğimiz kanayarak bir süre devam edeceğiz. Bu arada beklenmedik bir şekilde Suriye askerleri Halep’e saldırırsa Türkiye-Suriye arasında sıcak temaslar da olabilir. Olayların rastgele kendiliğinden değil planlı-proğramlı gittiğinden şüphem yok. Başta söylediğim gibi ideolojilerin de bir ömrü var, Baas da ömrünü tamamladı Irak’da öldü, Suriye’de can çekişiyor. Ne yazık ki yerine gelecek olan İslam olmayacak, muhtemelen demokratik ve fakat devamının ne olacağı bilinmeyen bir yönetime doğru gidiliyor bu söyleyeceğim son söz bazıları için ümit mi, ümitsizlik mi olur bilmem ama Baas sonrası Suriye namazlı abdestli müslümanlara teslim edilecek gibi gözüküyor… Yani “namazlı” demokratlara!..

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 29-07-2011 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73645198 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net