29-02-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow OKUMANIN ELEŞTİREL BOYUTU
OKUMANIN ELEŞTİREL BOYUTU PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 13
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
06-03-2006
1.

Düşünceyi diyalektik işleyişi içinde çoğaltanlar için okumak, eleştirel

boyutuyla bir zihinsel eylemdir. Okuma faaliyetini, fonetik/görsel yanından 

farklı  düzeyde ve düzlemde algılamak gerektiğini hemen söyleyeyim. Bu

zaviyeden bir yaklaşımla okuma çabası ciddi düşünmeye bağlı olarak eleştiri

gücüyle anlamını ve amacını bulacaktır. Denebilir ki okumak, saltık manada

öncelenecek düşünmenin, duyarlığın aracılığını yapmaktadır. Düşünce ve

duyarlığın önü açıldıkça okuma daha zengin anlam(a) ortamıyla değer

kazanacak, okumanın önemsendiği oranda da zihinsel salınım artacak. Hareket

ve etkisini birbirlerinin işlerliğinden alan çift yönlü etkilenim. Bu tarz

etkilenim son tahlilde eleştiri gücünü ortaya çıkarır. Doğallıkla estetik,

düşünsel, sanatsal eleştiri ve yapı gücüdür ortaya çıkan. 

Her okumayı eleştiri boyutuyla sürdüren bilinçli okur ayrımına varmasa da

okumanın anlamı, niteliği, önemi, amacı üzerine kendiliğinden yoğunlaşır.

Durağan olmayan düşünme tarzı hakikat ya da mükemmellik (tamlık) için zihin

planında son şema kabul etmeyeceğinden, başka olabilirlikler üzerinde

düşünür kendiliğinden. İzafi düzlemde kaçınılmaz olarak uyanan kuşku

düşünceyi eleştiriye doğru kışkırtır. Böylece sadece düşüncelerin eksik

yanları değil, her türlü düşünsel/sanatsal etkinin ve ürünün getirdiği

yenilikler, derinlemesine tartışmaya açılmış olur. 

Geniş anlamıyla eleştiride gözetilen amaç; insanın tinsel derinliğini de

içine alan zihinsel gücün canlı tutulmasıdır. Düşünceyi her an canlı, diri

tutmak; gittikçe zenginleşen çeşitlilik içinde, daha geniş, daha derin

ufuklara açılımlarla, her alanda, her zamanda ilerlemeyi mümkün kılacaktır.

‘Geri kalmışlık’ düşünsel normlarla ifade edilecek, anlaşılacaksa; eleştiri

mekanizmasını, geleneğimizde olduğu şekliyle tenkid müessesesini inkıtaya

uğratmak şeklinde anlaşılabilir. İnsan zihninin belirleme alanına bırakılmış

hususlardaki tasavvur ve kanaatlerin değişmez doğrular olarak anlaşılması

yani eleştirinin rahat, açık ortam bulamaması giderek skolastik dünyanın

kapısını aralar. Çok geçmez önü tıkanan düşünce dural yapısı içinde körelir,

giderek yok olur. Bu yok oluşun değişik dozları türleri olabilir. Düşüncenin

özgür kılınmadığı devir ve toplumların bu karanlığa mahkûm olmaları

determiniteye aykırı düşmeyen bir son(uç), bir kötü yazgıdır. Bu karanlığa

giren insan da, cemaat de ölgünleşir, kişilik ve düşünce olarak ölür.

Okumanın eleştiri boyutu çevresinde bu karanlığı biraz olsun irdelemeye,

aydınlatmaya çalışacağım. 

Kimileyin hatta çoğu zaman kendiliğinden bir eleştiri yaparız. Yaptığımız

eleştirinin ayrımında bile olmayabiliriz. Bana kalırsa ‘beğendim’ ya da

‘beğenmedim’ derken, ‘iyi’, ‘kötü’, ‘hoş’, ‘güzel’ gibi kanaat belirtmelerle

değerlendirme yaparken dar anlamda belki, ama sanatsal anlamda bir eleştiri

yapmış sayılmayız.(1) Ancak ‘eleştiri’ kavramıyla kastettiğimiz zihinsel

faaliyet bu dışa vurulan ön kanaatlerdeki gibi refleks özelliği ağır basan

tepkiler değildir. Eserle kurulan ilişkinin estetik boyutu içeren düşünsel

yansımasıdır. Esasen hem yazar hem okur için bir yapıttan duyulacak haz

belirgin bir anlam alanına girmek, orada kendimizi hapsetmek yerine sağlıklı

ilişkiler kurularak sağlanabilir. Gündelik yaşantımızda sürdürdüğümüz

birebir ilişkilerin farklı duyarlıkları ortadan kaldırmadığı bilakis o

farklılıklarla zenginleştiği gibi. Sanıyorum Alain’di, “ İyi yazarları

anlamaya çabalamaktan çok, söyledikleriyle içli dışlı olmaya çalışmalı”

diyordu. Montaiğne “Kitapla kurduğumuz ilişki daha sağlam, daha çok

bizimdir”(2) derken bu tarz ilişkiden de söz ediyor olmalıydı. 

Kuşkusuz bir yapıtın bizde olumlu ya da olumsuz iz düşümleri eleştiri

kapsamındadır. Ne ki iyi bir eleştiri, bilgi bilinç ve belli bir düzen

gerektirir. Verdiğimiz tepkiler bilgisel ve bilince dayalı niteliklerden

yoksunsa, muhtemelen fevri ve nefse dayalıdır. ‘kötü’ değerlendirmesinin

nedensel açıklaması sadece ‘hoşuma gitmedi’ olmamalı… benzer tavırla ‘iyi’

diye karar verilen bir eserde, bizim o yargıya varmamızı sağlamış

dinamikler, unsurlar, tatmin edici tarzda açıklanmalıdır. İşte o zaman

eleştiri oluşacak/gerçekleşecektir. Bu tarz değerlendirmeler bilgi ve

bilinçten beslenen yorumlamaya dayanır. O nedenle sağlıklı okumak, 

eleştirmek, eleştiri faaliyetini sürdürmekle mümkün olabilir. 

İyi ama o zaman da kitabın, en geniş anlamda yazılı metnin hatta sanat

yapıtının anlamı alılmayıcının birikim ve yorum gücüne göre değişmez mi?

Bilhassa sanat yapıtı için söz konusu edilebilecek bu anlamsal sınırsızlık

ve çokluk metinle okur, metinle yazar arasında nasıl oluşur?  Okurun

anlayışı ile biçimlenecek böyle bir alan bir yapıt için nasıl sonuçlar

verecektir? Bu alanda anlamsal ilişkiye nasıl girilecektir? 

Bir tek kitap, bir tek yazı; okuyanlarca zihne, algıya hitap ettiğinden

okuyanlar sayısınca çoğalan anlama(ya) ulaşır. Burada sanat eserinin;

bilimin bütünüyle, felsefenin kısmen kapalı olan dilinden ayrı bir anlam

alanının olduğu özellikle bilinmelidir. Sözünü ettiğimiz/edeceğimiz anlam ve

algı çokluğu şiir ve resim gibi sanatın daha gizemli türlerinde fazlasıyla

gözlenir. Aynı şiire her okur ayrı anlamlar ve çağrışımlarla ulaşıyorsa, bu

sadece sanatın anlam alanının esnek olmasından kaynaklanmaz. Bir metni aynı

anda iki ayrı okur üstelik birbirlerinden çok farklı edinimlerle okuyorlarsa

bu durumda ortaya çıkan çıplak gerçek, aynı metnin değer ve birikimlerini

birbirinden farklı iki okur (alılmayıcı) tarafından yorumlandığıdır. Benzer

bir deyişle okurlar metinle kendi eğilimlerini, önceliklerini bulmak

istemektedirler. Şöyle de söylenebilir; okur metni düşüncelerinin denetimine

alarak, orada kendi birikimlerine mal etme çabasıyla yeni bir düzenlemeye

gitmiş, adeta metin yeniden yazılmıştır. 

Peki bu okur iyi, ideal bir okur mudur? 

Böyle bir okumanın eleştiri boyutu var mıdır gerçekten? Bence hayır.

Kuşkusuz her bir eser eleştirel bir gözle okunmalıdır. Ancak kutsal metinler

karşısında sorgulamayan bir teslimiyet içinde olunur. Bu durumda bile anlama

ve kavrama bağlamında fikri gayret sonuna kadar sürdürülür. Bu özel alanın

dışında her hangi bir yapıtı okurken, sanıyorum çağımızda saplantıya dönüşen

kimi ön yargılarımız metinle veya yazarla doğrusal ve dolaysız bağlantı

kurmamızı engelliyor. İşte bu engellemeler sebebi ile alan, ton ve mahiyet

bakımından yazılı metnin anlamı her okurda farklılık gösteriyor. 

Eleştiri kuramlarını genelde alımlayıcıya, buradaki özel anlamı ile okura

göre geliştiren ‘Alımlayıcılar’a göre bir yazılı metnin artistik ve estetik

ya da yazar ve okur olmak üzere iki kutbu vardır. Metnin anlamı bu iki

kutbun ilişkisi ile doğar. Okur yazarın bıraktığı boş ve belirsiz alanları

bilmeden veya bilinçli olarak doldurur. Yazar her şeyi tüm açıklığı ile

verirse okura yapacak bir şey kalmaz. Tersten okurun metne kendince bir

anlam vermesi imkânsızlaştırılacak kadar kapalı bir yapı ortaya konursa bu

tarzda okuru sıkar, iter, umutsuzluğa kaptırır. Bir eserin bir tek anlamı

olamaz. Burada eserin tek doğru yorumunun olmayacağı yani bir çok doğrunun

olacağı sonucuna varılabilir. Öznellik başı boşluk değildir.(3) Burada

izlenimci eleştiriye yakın bir çizgi sezinleniyor olabilir. Ancak izlenimci

eleştiricilerin bir yapıtı kendilerinden söz etme aracı olarak kullanmaya

varan tarzları(4) temelli bir fark olarak açıkça görülebilir. Şimdi önümüzde

‘anlam’ , ‘anlama’ , ‘alımlama’ ,’yorum’ , ‘metin’ , ‘açık yapıt’ gibi ilk

tahlilde biraz açılır gibi olan, sonra tekrar içlerine kapanan kavramlar

oluştu kendinden(5) Ben bu kavramların yanıtını bir istikamete yönelerek

okumanın nedenselliği, niçinselliği çevresinde aramaya çalışacağım. Bu tarzı

seçerken alttan alta bir amaç gütmüyor değilim. O da; konuyu zihinsel

spekülasyonun sıkıcı gelebilecek havasından birazcık olsun kurtarıp,

gerekirse gündelik yaşantımızdan pratik örneklemelerle daha ayakları yere

basan kritikler,  üstü kapalı da olsa öneriler yapma isteğidir. 

Öyleyse demir baş sorumuzu sorabiliriz: İnsan niçin okur? Ben niçin okurum?

Kendi düşüncelerime, açık yüreklilikle göremesem ifade edemesem de çokluk

tutkulardan basit heyecanlardan öte gidemeyen düşünsel sayıltılarıma destek

bulmak için mi? Düşlerimize gerçek zeminler aramak için mi okuruz? Nerdeyse

koyu bir şartlanmayla aydınlık sandığım kendi karanlığımı çoğaltmak için mi?

  Kendi düşüncelerimi mi okumak istiyorum  her bir metinle? Her yazarda

kendimi mi bulmak istiyorum? Eğer böyleyse sağlıklı bir okuma mıdır bu? Daha

doğrusu bu etkinlik okumak mıdır? Basit gibi gözüken bu soruların altı

eşelenince çok büyük handikaplarımız çıkacaktır karşımıza. Sanrılarımız,

esrik yanlarımız, travmalarımız büyüye büyüye tıkayacak yolumuzu belki.

İçinde sükûn bulduğumuz yapının üzerimize çökmesinden duyduğumuz korkunun

gerçekten kendimize ulaşmaktan, kendimizle buluşmaktan korkmak olduğunu

anlayacağız. Bu hakikat yanılsamasıyla kendimi zihinsel tembelliğin küflü

zindanına mahkûm etmektense yanlış sayılabilecek özgür zihnin aydınlığına

terk ederim.  Buluştuğum hakikatin mutlaka özel, kişisel bir anısı, anlamsal

boyutu olmalı ki o hakikate iç rahatlığı ile ‘benim’ diyebileyim. 

Kendini aldatarak, bastırarak, erteleyerek, bekleterek; hakikate daha çok da

telkin yoluyla ulaşıyorsam; edilgen, pasif bir zihnin ölgün alanında

kıymetsiz doğruları kıymetsiz yanlışlarla eşitlenmiş bir insan olma

zavallılığına düşmüşüm demektir. 

Düşüncemi ölgünleştirerek, zihnimi tembelleştirerek, kişiliğimi bir başka

kişinin ya da grubun idare ve iradesinde yok ederek hangi hakikatin sahibi

olabilirim? İçinde akıl teriniz olmayan doğrulara hiç mi hiç itibar etmem ve

fakat bana içinde düşünsel çabanız olan yanlışlarınızla gelseniz bile saygı

duyarım. Yanlış yolun önemsiz doğrularına itibar etmeyişimizle, doğru yolun

yanlışlarına saygı duyuşumuzun okumayla yakın ilişkileri var kuşkusuz.

Araştırılarak varılan yanlış doğru yola hizmet edebilir. Fıkıh tarihimiz

içinde her türlü fikri çaba gösterildikten sonra müctehitlerin isabet

etmemesi durumunda bile ecir kazanmaları, diğer yandan kimi görüşlere göre

taklidî yapılan ibadetlerin bile makbul sayılmayacağı yönündeki bir yığın

anektod ve kayıtlar gerçekten manidardır.(6) Her okuduğum kitapta kendi

düşüncelerimi bulmak isteyişimle, hangi kitap olursa olsun yeni şeyler bulma

çabam köklü farklar içerir. Birincisiyle kendimi aşamayışım, fikri

sabitliğim söz konusuyken ikincisinde açık zihnimin özgür işleyişi vardır.

Birinci durumda önceden belirlenmiş doğrularım mevcuttur. Çoğu zaman

ayrımında olmaksızın bu doğruları nefsimle, zaaflarımla, alışkanlıklarımla

özdeştirmişimdir. Alışkanlıklarımla büyüyen koşullanmalarımın düşünce

sanrısıyla öne çıkması mümkün olabilir. Bu durumlarda okunan kitaplarda yeni

şeyler bulma imkânı olmaz. Okur dönüp dolanıp gene kendini okur. Kendi

matrisinin dışına çıkmaz/çıkamaz. Hem buna ne gerek var ki, mesele doğrulara

ulaşmak ise o zaten kendinde vardır. Kendi düşünceleri doğrudur. Daha net

bir söyleyişle doğru ancak kendi söyledikleridir. Sorular bilgini de odur

cevaplar bilgini de. İlmin, hakikatin anahtarı kendisindedir. Düşünmenin,

bilmenin kendiliğinden (apriori) bir oluşum süreci vardır onda. İzlenimlerim

göstermiştir ki, bireysel ve öznel karakteriyle değeri olmayanlar,

kişiliğini bağlı olduğu bir cemaat içinde yok etmiş, başka bir söyleyişle

ürperten bir bağlılıkla içinde bulunduğu cemaatin koşullandırdığı genel

tiplemeye uyum sağlamış insanlardır. Onların, bizatihi değer ve doğrular

zatlarıyla kaim olduğundan; başka arayışa, farklı zihinsel çabaya, fikri

cehte gerek kalmamıştır. Değerleri kendilerinden menkul bu insanlar

tehlikeli bir tablo ortaya korlar. Derecelerine göre narsisizmden,

megalomanyak ve paranoyaya kadar geniş bir tablo içinde yer alırlar. Gerçek

anlamda zihinsel, ruhsal marazları; bununla bağlantılı olarak varoluşsal

sapma anlamında problemleri vardır. Gerçek kapalılık, dar kafalılık, yozluk

budur işte. Böyle bir yobazlığın ne belli bir ideolojisi ne belli bir dini

vardır. Söylemleri birbirinden ayrı gözükse de cahillikleri onları aynı

çizgide birleştirir. Çevrenize şöyle bir bakının; sağcı, solcu, milliyetçi,

müslüman bir çok insan görürsünüz bu tiplere örneklik eden. Statükocudurlar.

Skolastiktirler. Skolastik Müslüman, skolastik sosyalist, skolastik sağcı

v.s. Sizin kafanızı karıştıran nice soru(n)lar onlar için bir çırpıda

çözülecek basitlikte konulardır. Dar düşünmenin ya da düşün(e)memenin

sınırlı mekânında dışarıya ait çok şey bilmemenin aldatıcı, yanıltıcı

genişliği içinde ne kadar mutlular ya Rabbim!.. Eğer bildiği oranda ve

yoğunlukta cahilliğini idrak ediyorsa insan, cahilliği oranında bildiğini

sanabiliyor ne yazık ki. 

İşte onun için bilmediğini bilmeli insan. İşte onun için bilmediğini bilmez

insan. İşte onun için tüm kitaplarda kendi bildiklerini okurlar. Ve işte

onun için bir kitap, -bildiğim kadarıyla ilk kez Umberto Eco’nun

kavramsallaştırmasıyla- ‘açık yapıt’ olsa da, kapalı okur için açık

değildir. Esasen Filloux ile Carloni’nin haklı olarak tespit ettikleri

gibi(7) kendi cehaleti suratına çarpılsa da ‘okudukça rahatlayacaklarına,

umutlanacaklarına kaygıya kapılan’, korkan bu tipler aslında ‘okur’

olamazlar. Okur olmak açık olmayı gerektirir. Ön kabullerden, ön

koşullardan, kendi engelimizden sıyrılarak zihnimizi düşüncenin kesafet

kazanacağı açık alanlara salmalı. Metnin alanına. Orada yazarla tanışma,

ilişki kurma gerçekleştirilmelidir ilkin. Evet sadece bir yönseme ile ilişki

kurmadır bu. Öncelikle okumanın bir teslim alma ya da teslim olma olmadığını

yazar da okur da bilmelidir. Kim bilir belki de sonu tefessühe vardırılan

kaygıların kaynaklandığı nokta burasıdır. “Sanat eseri sanatçıyı olduğu gibi

değil, olduğu kadarıyla değil oluşa yönelişiyle, olma yönünde bir istikamet

tutuşuyla bize açar. Sanatçının açtığı bizim için de bir açılım olduğu

zaman, sanatçıyı açan şey bizi de açtığı zaman eserle bağlantı kurarız.”(8) 

Sadece bağlantı. Ama bunu önemsemek gerekir. Bazen hakikati bulma yönündeki

macera insanın yüreğini oynatır. Varlığını sarsar. Sürek boyunca neyle

karşılaşılacağının bilinmediği bir serüven… Düşünmek anlamındaki okumalar

böyle bir serüvene benzer. Sonunda Amerika keşfedilecektir ama o binbir

zorluğu, bunaltıcı zorluğu göze almak gerekir. Hangi cesur yürek yapabilir

bunu? Kendi var oluş gerçekliğine, özgür kişiliğine kendi küllerini

savurarak varacak hangi babayiğit? Bana göre gerçek anlamda okur olmak,

seçilen metinden yola çıkarak insanın kendi toz dumanı içinde kendini

unutuşlar, sorgulamalar, kendini ihmaller, sevmeler, incitmeler, özlemeler

arasında arama çabasıdır. Sözünü ettiğimiz ‘ilişki’ ya da ‘bağlantı’nın

okuru önceden bilinmesi zor bir anlam etrafında gelişen hareketliliğin

merkezinde tutmak gibi bir mahiyeti vardır. Benim için böyle en azından.

Sonuçta oyun gibi de sürdürsek bilinç altında sakladığımız okumadaki

amacımız, gerçeğe uzak düşmemektir. Gerçeğe doğrusal, öznel, dolayısıyla

eleştirel katılımımız ve katkımızdır. Okumak, zihinsel mekanizmamızın

gerçekle daha yakın, daha dolaysız ilişki kurmasıdır. Denebilir ki, okumak

düşünce ateşimizi alevlendirmiyorsa amacına ulaşmamıştır. Açık okur bu ateşe

benzinle gider. (Yanacak kendi varlığıdır. Olsun. Yeniden yapılacak olan

yine kendi varlığıdır çünkü. Yıkıla yıkıla yükselmenin, yenilene yenilene

var olmanın müthiş heyecanını duyamayan, düşünemeyenler dar, kapalı, köhne

yapıları içinde hazin mutluluklarını sürdüredursunlar. Tam bir trajedi; fark

edilmeyen hüzünlerle bilincine varılamamış cılız mutluluklar yaşamak.

Yaşamak denirse.) Açık okur zaaflarını öne çıkarmaz. Adeta hazine

arayıcısıdır O. Kendi karanlığı, kendi sırları, yıkıntıları arasında

zenginlikler arar bulur. Çılgınca bir buluştur bu ve o zenginlik

kendisinindir yine. Evet her okuma böyle bir arayıştır. Okunan her kitapta

bulunacak yeni şeyler vardır her zaman. Kitap eski olsa da değişmez bu.

Sürekli canlı, süreli diri kalmış zihinsel aktivite, kendine özgü yorum ve

anlama tarzı, kavrama gücüyle yenilikler çıkarma ve çoğaltma ustalığını

gösterir. 
 
 

2.

Bir yazılı metnin (ya da sanat eserinin) anlam değişkenlerini belirleyen bir

çok faktör vardır. Biz burada biri doğrudan, diğeri dolaylı iki faktörü

belirtmekle yetineceğiz.

           1-Okur ve yazarın spesifik durumları,

           2-Zaman ve mekâna bağlı olarak değişen çevresel koşullar.

Her iki faktörün de öznel ve nesnel niteliklerini kültürel bir ortak paydada

ifade edebiliriz aslında. Yani en geniş anlamda kültürel birikimler

bağlamında öznel ve izlenime dayalı algılar, imgeler ve çağrışımlar;

düşünceye, duyarlığa ait edimlerin matrisini de değiştiriyor. Her bireyin

estetik yaşantısına göre çağrışımı değişecek sanat yapıtları bir yana, kimi

kapalı (veya anlamı açık) kitap hatta söyleşiler için de geçerlidir bu.

Olaya yazarın ve okurun spesifik durumlarından bakalım. Yazar çok kapsamlı,

birikimli olabilir. Eğer okur sığsa istenen anlam akışı sağlanamayacak

muhtemelen ters ve yanlış anlamalar ortaya çıkacaktır. Tersi de olabilir.

Yazarı düzey olarak okurun gerisinde düşünelim bu kez de; eğer kitabın

kapatılması yolu seçilmemişse, okur en basit ifadelerden bile yazarın

kastını fazlasıyla aşan belki hiç ilgisi olmayan çok çeşitli anlamlar

çoğaltabilecektir. Söylemeye gerek bile yok ki, ideal olan, yazarın ve

okurun zihinsel frekanslarının, yönelişlerinin uyuşması, örtüşmesidir.

Buradan yazarın ve okurun birbirinin yansıması olması gerektiği sonucu

çıkarılmamalı. Öncelikle düşünsel arayışlar noktasında samimi, ciddi

zihinsel çabaların tetabukudur önemli olan. Yoksa yazar okura okur yazara

kendini onaylatma gayretlerine girerse orada hangi anlam çoğalacak,

gelişecektir? Yazılı metin yazarla okur arasında belli bir anlam ya da

duyarlık dayatma aracı gibi görülmemelidir. Berna Moran bu gerçeği biraz da

yumuşatarak, başka bir açılımla çok net belirler: “Okur sanatçının

yaşantısını aynen duyar demek yanlıştır; bir kısmını duyar olsa olsa. İkinci

bir nokta: sanatçının dile getirdiği duygu ile okuyucuda uyandırdığı duygu

bazen çok başka olamaz mı?”(9) Bizim cevabımız açık, elbette olabilir. Bizce

asıl o zaman sanat eserindeki mana, imgeler, anılar ve çağrışım bolluğuyla

çoğalır zenginleşir. Bu bağlamda yazar düşünü okurla birlikte kurmalıdır.

Yazmak ve okumak bir anlamı birlikte kurmanın, paylaşmanın, çıkılan ortak

yürüyüşte aynı heyecanı duymanın benzer iki eylemi şeklinde anlaşılmalıdır.

“Kimi yazarlar vardır, onların yapıtlarını okurken, sürekli zihniniz

çalışır” diyor Anday. “Kapılıp gitmenizi değil, üzerinde dura dura okumanızı

ister sizden. Okumanın da yapıta bir şeyler katmak olduğunu, okur olmadan

çabanız olmadan içeriğini size açmayacağını durmadan size hatırlatır.”(10)

Eco’nun ‘Açık Yapıt’ını bilimsel bir anlatıma uygun tarzda yani anlam

sınırları kesin hatlarla ve başka anlamlara elverişli olmayacak bir tanımla

anlamaya çalışmamalıdır. Hilmi Yavuz bu kavramı irdelerken “Okura belli bir

yorum kabul ettirmeye çalışmayan yapıt” olduğunu söyler; “kısaca, bitmiş

kesin bildiriler, önceden belirlenmiş formlar içermiyor ‘açık yapıt’”(11)

Başka bir özlü yaklaşımı da Tunalı’da buluruz; “Klasik yapıtlarda olduğu

gibi sanatçının organizasyonuyla eserle sıkı sıkıya belirlenmiş anlam yerine

okurun (ya da tüketicinin) alımlamasını önemseyen /önceleyen yapıttır”

der.(12) Tunalı’nın devamla üzerinde durduğu gibi bir sanat yapıtı bin türlü

yorumlanabilir ve onun tekrarlanması olanaksız olan ‘bir doğallığı’ da

bundan etkilenmez. İyi bir sanat yapıtının yorumlamaya, her defasında

alılmlamacı tarafından yeniden yorumlamaya elverişli dil ve ifadenin olması

gerektiği, rahatlıkla söylenebilir. Nejat Bozkurt ‘Eleştiri ve

Aydınlanma’sında konuyu güzel örnekler: Beethoven’ın 9. senfonisi ya da

Ravel’in Bolero’su binlerce kez seslendirilip dinlenmelerine karşılık daha

pek çok kez yorumlanmaya açık kalacak olan sanat yapıtlarıdır. Yine bir

Yunus Emre, bir Mevlâna Celaleddin, bir Dante, bir Goethe’nin şiirleri, bir

Leonardo da Vinci, bir Picasso, bir Monrdian ve bir Klee’nin resimleri için

de aynı şeyi söyleyebiliriz. Oysa Galileo Galilei’nin düşünme, Nevton’un

evrensel çekim, Einstein’in maddenin ve enerjinin denkliği kanunları bir

bilim yasası olarak kanıtlandıktan sonra bir daha yorumlanmaya gerek

görülmeyen konulardır.”(13) 

Bir sanat yapıtının bilimsel yasa ( ya da eser) gibi belirgin anlam alanının

olmayışı onun eksik yanı değil tersine derinliği, zenginliğidir. Bu derinlik

yazar ve okur için özgür düşünceden çıktığı gibi dönüp tekrar özgür

düşünceyi besler. En iyi, şiir okumalarında görürüz bunu. “Bir şiir her

okunuşunda ayrı bir etki yaratır, bu bakımdan son derece subjektiftir. O

bizim ruhi durumumuz ve kendi hazırlığımızla renklenmiştir. Her okuyucunun

öğrenimi, kişiliği, devrinin genel kültür ortamı, yine her okuyucunun

önceden edindiği dini, felsefi ve tamamıyla teknik bilgiler şiir okuduğu

anda dıştan katkıda bulunurlar. Bir kimsenin bir şiiri her okuyuşunda epeyce

farklılıklar meydana gelir. Çünkü bu arada ya o kimse zihnen olgunlaşmış ya

da yorgunluk, endişe yahut dikkatinin dağılması gibi kısa süreli

değişikliklerin etkisindedir. Böylece bir şiirin her okunuşu ona bir şeyler

ekler ve de ondan bir şeyler eksiltir. Şiirin okuyucu üzerindeki etkisi

hiçbir zaman sadece şiire bağlı kalmaz. Çünkü iyi bir okuyucu, her okuyuşta

bir şiirde evvelce bulamadığı yeni unsurlar bulacaktır. Şiir kültürü az veya

hiç olmayan okuyucunun ne kadar bozuk ve sathi olacağını belirtmeye gerek

yoktur.”(14) 

Okunduğunda öznenin dağarını kendiliğinden harekete geçiren sanatsal metnin

yapısal özelliklerini daha iyi anlamak için “karmaşık çok boyut ve yönlü bir

bünye; sınırları kolay kolay belirlenemeyen bir iç süreç ile, sınırları

kolay kolay indirgenemeyen bir dış sürecin ortaklaşa uzamı” olduğunu

kavramak gerekir ilkin. Enis Batur bu tespiti yaptıktan sonra devam eder:

Belli bir tarih/coğrafya kesitinde, belli bir dil ve türde, bu koşulların

yoğurduğu bir özellik potasında gerçekleşmiş; aynı durumu, bambaşka bir

bağlamda taşıyan bir başka öznellik potasında, okurunkinde yeniden üretime

geçmektedir. Bu açıdan bakarak, bir yazın yapıtını ‘bir’ anlamın çevresinde

örgütlemek olası mıdır?”(15) 

Her okuma faaliyetinde okurun düş gücünün, algı gücünün, anılarının,

yaşantısının nekreli de olsa bir anlam örgüsü etrafında çeşitli yorum

kombinezonlarına yönelmesinin daha ileri düzeyde ifadesi eleştiridir.

Üstelik bu çıkış noktasından başlayan eleştiri sadece yapıta değil asıl

insana, işlek, sarıcı bir yolla insanın kendisine yöneldiğinden ruhun

tezyinatı açısından son derece yararlı olur. 

Eleştiriden çekinmemelidir. Her ne gerekçeyle olursa olsun ürkmemelidir.

Eleştiri sanatçının, aydının vazgeçilmez sorumluluğudur. Okurun aklını

uyuşturmak yerine dimağını uyandırma yolunu seçen yazar eleştiri yapma

konumundadır. Aynı şekilde kitabı uyuşturucu bir ilaç gibi görmemelidir

okur. Diri ve canlı tuttuğu zihni ile kolay teslim olmamalı ölçmeli,

değerlendirmeli, tartışmalıdır kendi içinde. Bu eleştirel tutum da gerçek

okurun sorumluluğundadır ancak o zaman kitabı kendisine mal edebilir. Ancak

o zaman yazarla sahici bir paylaşımdan söz edebilir, kişiliğini kazanabilir.

Evet kitap insanın özgürlüğünü ve kişiliğini kazanmasında yardımcı olmalı.

Burada esas vurgu okurun özgün ve özgür düşüncesine yapılmaktadır. Eğer bu

gün insanların çoğu okudukları yapıtlarla kişiliklerini, özgürlüklerini

yitiriyorlarsa; hata, sakat okuma yöntemlerinde de aranmalıdır. 
 

3.

kitap karşısında konumumuzu onları yakmak ya da yüceltmek gibi çokluk ön

yargılı tavırlarla belirlemişiz ne yazık ki. Sağlıklı ilişkileri eleştirel

düşünce yerine ön yargılı tutumlarla sürdürme imkânı kalmayınca arzu edilen

eyitişim sağlanamamıştır. Ne yapmışız? Ya kimi kitapları dünyamızı

değiştireceği, yıkacağı gibi statükocu bir korkuyla yakmışız ya da tüm

hakikatin tartışılmaz kaynağıymışçasına yüceltmişizdir. Hem bireysel hem

siyasal yönetim bazında böyle anormal böyle yalman ilişki açıkça vardır.

Sadece bizde değil tüm dünyada olmuş bu facia.(16) Yasak ya da tartışmasız

dokunulmaz kitaplar ülkesinde yaşıyoruz. Üstelik bu yargılara kritik

edilerek tartışılarak varılmış değildir maalesef. Bu bağlamda kendi

rönesansını başlat(a)mamış toplum, okumakla kurulu yapının bozulacağından

endişe ediyorsa bu tabloda o toplumun kültürel düşünsel düzeysizliği,

zayıflığı hatta hiçliği vardır. Kendini doğru yolda sayan insan için okumak,

zenginliklerin kapısını aralar. Zorlama gerekçelerini anlamakta

zorlanacağınız fikri sabitlerin içe kapalılıkla kitaplara açılmayı sakıncalı

hatta tehlikeli gören   anlayışları ilkel ve gerici bir anlayıştır. 

Doğru-yanlış herhangi bir düşünsel etki karşısında donanımsız, birikimsiz

olan yapı, genişliği kendi dar dünyasında nasıl kurabilir?  Kuramaz. Ancak

yakar ya da yasaklar. Rejim de yapar bunu insanlar da. Hangi ölçekte olursa

olsun tüm kapalı yapılar hep böylesine Vandallıkların temsilcisi

olmuşlardır. Özgür, eleştirel düşünceyi varlığının ana unsurlarına yönelmiş

tehdit olarak algılayıp, kurulu düzenin sarsılacağı korkusuyla yasaklamayı

çare zanneden sadece siyasi rejimler mi? Aynı kapalılığım egemen olduğu

insan topluluklarına cemaatlere, ideolojik örgütlere bakın; kendi içlerinde

aynı baskıyı aynı sınırlamayı kolaylıkla göreceksiniz. Bu kapalı devre

topluluklarda doğruların bireysel boyutundan ziyade cemaat boyutu

önceliklidir. Düşünsel boyuttan önce bir kişide veya kişiyle (lider,

yönetici) özdeşen, temsil edilen despotik boyutu vardır. Daha açık bir

söyleyişle düşünme yerini telkine ve koşullanmaya bırakmıştır. Cemaat ve

cemaat lideri en doğru düşünmek konumundadır. Bunun için ayrıca bir çaba

sarf etmek gerekmez. Şöyle söylersek daha anlamlı olur: cemaat ve lideri

doğru düşünür, doğru cemaatin ve liderin düşündüğüdür. Üyelerin (birey

değil) ellerine tutuşturulan birkaç kitap hakikatin ta kendisidir.

Okumaktaki kasıt doğruya ulaşmak olduğuna ve zaten doğru kendilerinden

menkul olduğuna göre dışa açılmaya ne gerek vardır? Başka açışlımlar, başka

yönelişler, başka okumalar boştur; gereksiz hatta cemaatin birlik ve

bütünlüğünü bozacak nifak tohumlarını ekeceği endişesiyle tehlikelidir.

Cemaat üyesi ancak belirlenmiş düşünceleri güçlendirmek için okuyabilir,

kanaat beyan edebilir. 

Okumanın sağlam zemini eleştiriye açık düşünsel tartışmaları sağladığı

ölçüde değerlendirilmelidir. Kitap koyu ve kaba bir telkin mekanizmasının

aracı olarak görülmemelidir. Kitabı bir emirname bir talimatname gibi

algılamak kitabı da, düşünceyi de son tahlilde insanı da yozlaştırır,

dejenere eder. Düşünceyi öne çıkaran okuma yöntemlerii önemsenmiyorsa orada

kitaptan ve okumaktan söz edilemez. Olsa olsa emirnamelerden,

talimatnamelerden daha yumuşak deyişle ‘okutmalardan söz edilebilir belki. 
 

4.

Bir yazılı metnin anlam çoğalımını ve değişimini belirleyen ikinci faktörünü

zaman ve mekana bağlı çevre olarak zikretmiştik. Zaman adeta ayna, sanki

gizli açık bir yargıç, bir eleştirmen gibidir. Kendine özgü işleyen mantığı

diyalektiği içinde, bazen doğruları bazen doğruların yerini değiştirir. Bu

değişim okur cenahında, algılama/değerlendirme tarzında ortaya çıkar. Zaman

çoğu şeyi yontarak, kimileyin tamamlayarak yeniden biçimlendirir. Doğru mu

değişmektedir, doğrunun şartları mı? Dünün doğrusu ile bugünün doğrusu

farklı ise doğrunun rölatif bir niteliği mi var? Eğer doğrunun göreceli bir

niteliği var ise okurun doğruları saptama niteliği olamayacak mıdır? 

Değişen doğrular mıdır? Okurun değerleri ve değerlendirme tarzı mıdır? Belki

yanlışlar değişmektedir? Hangisidir? Hepsidir. Olayı genel bütünlüğü içinde

ayrıntıları birbiri ile ilişkilendirerek düşünmek gerekir. Bu konuyu fazla

tartışmadan doğrunun değişen koşullara göre farklı görünümü ve açılımından

söz etmek daha tutarlı olur. Yani doğru mahiyeti gereği değişmez ancak onun

etrafında dönenen fenomenler, algılar değişir. Önemli olan değişen

görüngülere çakılıp kalmamak özü kavramaktır. Belki doğruyu değil ama bir

yöntem olarak doğru düşünmek daha önemlidir. Her okur doğru düşünme yöntemi

üzerine kafa yormalıdır. ‘Hakikat’ anlamında doğru aklımızın boyunu

aşabilir. Önemli olan yöneliş, arayış içinde olmaktır. Yanlış olan

vardığımız hükümler değil düşünsel arayışı ihmal etmek, terk etmektir. ‘İlla

da hüküm’ diye tutturan zihin geri planda kendini sınırlıyor demektir.

Düşünce sonsuzluğu sınır bilmelidir. Kaldı ki hüküm şartlara tabiidir.

Buradan doğruların değil şartların değiştiğini mi çıkarmalıyız? 

Hukuk ya da siyaset tarihi değişen koşullarla doğrunun anlam alanının nasıl

daralıp genişlediğinin sayısız varyasyonlarıyla doludur. Tarz doğru olduktan

sonra tüm anlam ve anlamalar olumlanabilir. Bu çizgi Müslüman alimlerinin

müştereken benimsedikleri bir çizgi olmuştur öteden beri. Tüm fikri çaba

sarf edildikten sonra hasıl olan yanlış bir kanaat dahi olsa sonuç itibari

ile sevap kazanma keyfiyeti doğru düşünmenin, düşüncenin önünü açmanın net

ifadesidir. Düşüncenin önü tıkanır algı ve yargı gücü yitirilirse insan

doğrularının da yararını göremez. Çünkü doğru bilinçle anlamlı olur. Doğru

düşünme yöntemi işte bu açıdan önem ve öncelik arz etmektedir. Bu öncelik

pratikte zihinsel işlerlik kazandığında, koşullara göre değişen doğruları

kimse size dinin değişmez rükünleri gibi dayatamaz. Bilinçli bir okur olarak

siz değişen koşulların doğrusuyla doğrunun değişen koşulları arasındaki

espriyi kavramışsanız o değişmez espriyle her türlü anlamı

çoğaltabilirsiniz. Dün okuduğunuz bir yapıta bu gün başka bir anlam

verebilirsiniz. Ya da doğruları düne de bugüne de uyarlayacak kritere

sahipsiniz demektir. 
 
 

5.

Okuduğumuz kitabın bizim heyecanımızı, düşüncemizi seslendirmesini istemekte

beşeri temayüllerin payının olduğu bir vakıadır. Okuduğumuz ya da

seyrettiğimiz eserler coşkularımızı, düşlerimizi, düşüncelerimizi

desteklediği, çoğu zaman okşadığı pohpohladığı ölçüde karşılık bulurlar 

nezdimizde (‘nefsimizde’ mi demeliydim?). Bu nasıl okumadır böyle?

Olumlamıyor, onaylamıyorum bu yaklaşımı. Hayır biz okumuyor, kapalı dünyamız

içinde, dışımıza, başka iklimlere açılmaktan ürkerek, çekinerek yine

kendimizle avunuyoruz. Habire kapalı dünyamızda dönüp, dönenip duruyoruz.

Kendi tutkumuz, aczimiz, ezincimiz, kendi gizli narsisizmimizle v.s. Bu

tiplere ‘kapalı okur’ tabiri kullanılabilir. Meramımı en iyi bu tabir

anlatıyor. Oysa okumak açılmak, açıklamak, açıklanmak içindir. 

‘Kapalı okur’ tipler haliyle kapalı yazarları türetiyor. Farklı şeyler

okumaktan şiddetle kaçınan okur, yeni şeyler düşünmeyen, yazmayan yazarlarla

paylaşıyor vebalini. Bir düşünce, bir anlam üleşme eylemi yerini karşılıklı

yararlanma ve faydacılık mekanizmasına, çıkarcılığa terk ediyor. Bir yandan

da maddeyi önceleyen ve kutsayan mantığıyla kapitalizm, bu yozlaşmaya müsait

zeminler hazırlıyor. Sanatın, düşüncenin, duyarlığın alınıp satılan metaya

dönüşmesiyle okumanın anlam kaybına uğraması şöyle oluyor: Okur yazara “Bak’

diyor adeta, “hoşlanmayacağım şeyler yazma. Eğer yazarsan okumam seni.

Aramız açılır” Düşüncenin pazara düşürülmek, pazarlanmak istendiği günümüzde

biraz da sektörleşmiş yayıncıların baskı ve yönlendirmesiyle yazarlar da bu

durumu kabul etmek zorunda bırakılıyor doğrusu. Olayı daha geniş boyutta

düşünürsek; aydın sapmasının, düşünsel ve sanatsal yozlaşmanın en etkili

anlamda eleştirinin gelişmemesinin nedenleri arasında sayılmalı bu

faktörler. Değil mi ki, daha çok da para imparatorlarının gözetiminde düş ve

düşünce imalathaneleri (gazeteler, dergiler, görsel medya v.s.)

oluşturuluyor. Her türlü sanatsal tasarım, ürün, çaba ve tartışmalar paradan

başka bir şey düşünmeyen pragmatizmin elinde oyuncak olmuştur. Bir sanat

piyasasından, sanat pazarından, sanat borsasından söz edilir olmuştur

bugün.(17) Utanıyorum. Marksist toplumbilimci Antoine Casanova’nın ‘Ücretli

Aydın’ dediği kesim üzerinde kapitalizmin sömürüsü gittikçe artmaktadır.(18)

“Yazar yazar olabilmek için pazarın belli bir bölümünü ele geçirmek, belli

bir oranda satmak zorunda bırakılmaktadır. Koşullandırılan, güdülen tüketici

okur oluşan ya da oluşturulan bu pazarda istek ve ihtiyaçlarını karşılamaya

çalışacaktır.”(19) Çağcıl-liberalist pazarlama mantığı kitlelerin talepleri

doğrultusunda onların beğeni ve eğilimlerine en uygun motifleri,

motivasyonları geliştirip drajeler, hazır mamüller halinde piyasaya

sürmektedir. Bu düzen içinde yazarın ve okurun konumu nedir? Yazar bu güzel

düşler ve düşünceler mağazasında patronuyla müşterisi arasında bir yerde

tezgâhtarlık yapmaktadır. Müşteri konumundaki okurunun habire sırtını

sıvazlamakta ona iyi, sevecen gözükmeye çalışmaktadır. Müşterinin isteğine

uygun mallar çıkarmaktadır zihninin önceden programlanmış raflarından. 

“Okurlarım benden şu konuyu yazmamı istiyorlar”, “Şöyle yazmamı istiyorlar”

Özellikle kimi gazete yazarlarından (bu ‘gazete yazarı’ lâfı da bana bir

tuhaf geliyor nedense) buna benzer ifadeleri zaman zaman siz de

okuyorsunuzdur. Bu ifadelerin spesifik koşulları olabilir bazen ama düşünce

sipariş vermek, sipariş düşünceler üzerine yazmak benim ‘piyasa’ mantığı

içinde düşündüğümde pek kolay anlayamayacağım bir tavırdır. Garantili yazar

olmanın yolları nedir? Yaşar Kaplan Aylık Dergi’nin bir sayısında aynı

başlıkla özeleştiri ağırlıklı bir yazı yayınlamıştı.(20) Orada bir

sanatçı/yazar adayının dilbiliminden, sanata ve her türlü sanatsal ürüne,

tarihe, resme, müziğe hatta seyahatlere varıncaya kadar bir çok şeye önem

vermesi gerektiği vurgulanıyordu. Artık piyasa koşullarının egemen

kılındığı, sanatın icra edilmeyip imal edildiği, bir dönemde Kaplan’ın haklı

özeni, hassasiyeti göstererek kaç kişi ‘garantili yazar’ ya da ‘garantili

sanatçı’ olmuştur bilmiyorum ama bildiğim bir başka üstelik zahmetsiz yol

var ki o da sizin de kolayca anladığınız gibi sermayenin ve okurun gönlünü

hoş etmektir. Onlara ‘siz haklısınız, iyisiniz, doğru yoldasınız’ demek.

Sonuçta zihinler ve kişiler üzerinde yaygın, köklü sömürü ağları örülüyor

farkında mısınız? Şu tarihsel ironiye bakın; güç odakları, kitleler

üzerindeki egemenliklerinde entelijansyaya zihinleri çelme, göz boyama

görevi veriyor. Memleketlerin anlı şanlı entelektüelleri de bu kutsal göreve

önceden teşne vaziyette küresel emperyalizmin istila propagandasında müthiş

misyonlar üstlenmeye can atıyor. Aydınların görevi zayıflatılmış kitlelerin

zihnine enjekte edilen gücün bilgisi karşısına bilginin gücüyle çıkmak değil

midir? Şimdilik bu soruyu sadece sormakla yetinmek durumundayım. Taktir

edilir ki bu konu, üzerinde müstakil olarak kafa yormamız gereken derin,

geniş bir alan içeriyor. Ne bu kitabın konusu ne de sınırlı imkânımız buna

elveriyor. 
 

6.

Okumakla izlemek arasında temelli ayrımlar yapılmalıdır. Edinim bakımından

her iki etkinlik, zihinsel formasyonun etkilenimi itibariyle sanılanın

tersine birbirine benzer ya da yakın değil uzak mahiyetlerdedir. Yazı ve

görüntü karşısında insan zihni aynı alanda konumlanmaz. Her iki olgu zihne

ve düşünceye yönelirken ayrı yollar yöntemler izler. Daha basit bir

söyleyişle görsel olan sözgelimi televizyon karşısında bilgilenme türü ve

tonu, kuşkusuz çok daha soyut olan okuma ve yazmayla elde edilenler

karşısında oldukça zayıf, sönük kalır. Yazılı bir metin karşısındaki

durumumuz hiçbir zaman ekran karşısındaki duruma benzetilmemeli derken

öncelikle olaya eleştiri ve edilgenlik zaviyesinden bakıyorum. Televizyon

zihni atıl bırakırken yazılı metinle edilgen bir tarzla düşünsel ilişki

kurulamaz. Daha açık bir söyleyişle yazılı metin okuru edilgen yapmaz. Zihne

bir aktivite kazandırır. Düşsel, düşünsel bir aktiviteye katılır okur.

Görüntünün eleştiriye fırsat bırakmayan illüzyonuna karşın okur bilinci

sürekli diri ve eleştiri gücüne sahip olmak durumundadır. Görsellik

karşısında seyirci kalınırken, yazı karşısında ifadelerin semantik

derinliğine inmek anlama ulaşmak için düşünmek, kritik etmek zorunluluğu

vardır. (21) 

7.

Okuduğum kitabın havasına girmek, yakın beşeri ilişkiler çerçevesinde yazarı

tanımama bağlı değildir. Gerçek yaşamda dost, ahbap olduğum yazarların

kendine özgü ve kendine özel ortamları olmuyor değil. İfadelerin, satırların

arasına, gerisine sinen nüansları o ortamın, o özel paylaşımların desteğiyle

çözüyorum.  Tamamen spesifik koşulların, ilişkilerin hazırladığı bir durum

bu. Yazar dostumla aramda var olan müspet ya da menfi ilişkiler metnin

başkalarına gizli olabilecek anlam arkaplanını oluşturuyor benim için. O

anlam beraberinde yazarın metne yansımayan güçlü, zayıf yanlarını da alarak

muhayyileme sızıyor; görülmez, fark edilmez bir biçimde gelip ifadelerin

arkasında bir yere oturuyor. Bazen kaprislerle, bazen yumuşak, bazen de sert

bir oturuş olabiliyor bu yerleşme. Kimi zaman da normal bir okurun

kavrayamayacağı/ kavramadığı bir enginlik, hoşgörü, erdem. Tüm bu adeta sır

olan anıştırmalar, dediğim gibi büyük ölçüde oluşumunda benim de içinde

olduğum genel geçerliliği olmayabilen spesifik koşullar sebebiyledir. Kur’an

ayetlerini sebeb-i nüzulünü, siyak ve sibakıyla okumanın sağlayacağı avantaj

gibi, normal bir okura nazaran daha şanslı bir konuma geldiğinizden daha

geniş iletişim ve bildirişim imkânı içinde oluyorsunuz. Kendiliğinden oluyor

bütün bunlar. Son tahlilde adeta dışa kapalı uyarımlarla, sezdirmelerle

sağlanan bu etkileşim, negatif ve pozitif yönleriyle değerlendirilebilir. Bu

tarz sanatsal iletişim, sanat psikolojisinin çözümlemesi gereken bir konu

öncelikle. Bu tablo iyice gözlemlenmelidir. Tanıdık yazarların yapıtlarını

okumak kuşkusuz ayrı bir tat veriyor insana. Metnin içine daha çok

girersiniz. Başkalarına bilmece olabilecek deyişler, sunuşlar size ayan

beyan olmuştur. Başkalarına kapalı olan yapının bize açık olması psikolojik

bir tatmin mi sağlıyor yoksa? Ya da bir özel’lik, bir ayrıcalık gururu. Bu

konuyu herkes kendi içinde tartışa dursun kendi payıma kimi zaman böyle bir

özelliği, imkânı isteyerek kabul etmedim. Olayın bir de bu yönü var.

Yazarlara rahatlıkla ulaşma imkânım olduğu halde onlarla dostluklarımı hep

kitaplarla kurmaya çalıştım. Ya da yazarın, daha çok da sanatçı yazar

dostların etiyle kanıyla yaşayan kişiliklerini, eserlerine yansıtmama

zorluğunu başarmaya çalıştım. Niçin? Çünkü gerçek yaşamda tanıyıp gördüğünüz

yazarla kitabını okuyarak kafanızda, hayalinizde var ettiğiniz yazar

arasında derin çelişkiler, zıtlıklar olabiliyordu. Çoğunlukla yazarın gerçek

hayattaki gölgesi büyük ölçüde anlamını da karartarak eserin üzerine

düşebilir. Her anlam bir hatırayla varoluyor sanki. Bir örnek vereyim, Sezai

Karakoç üstadı çok severim. Ama benim Karakoç’um bütünüyle kitaplarında

gördüğüm, tanıdığım, yakınlaştığım Karakoç’tur. Ben bu Karakoç’u seviyorum.

Ve onu şahsen tanımanın da sıkıtıntısını çekmedim, çekmiyorum. Özellikle

fakülte yıllarında arkadaşlar ziyarete giderlerdi. Ben de çağırılırdım.

Gitmedim. Bir ara bendeki Karakoç resminin bozulacağından hiç değilse

bulanıklaşacağından endişe ettim. Biliyorum o bulanıklık benim kafamın

içinde oluşacaktı. Tanışacağım Karakoç’un kitaplarındaki yansımalarla

oluşturduğum imajın dışında bir kişilik olması durumunda ne yapardım?

İmajlar çoğu zaman gerçeklerini saf dışı edecek kadar zihinleri baskı

altında tutacak kadar güçlüdürler. Bunları birbirine katmaz karıştırmazdım

olur biterdi. Elbette öyleydi ama yine de saygımın büyüyü bozacak bir anıyla

bozulmasını istemedim. Arkadaşlarımızdan bazıları ziyaret sonrasında düş

kırıklıkları yaşadılar. Yanılıyorlardı. Bana göre iç gerçekliklerini yeteri

kadar sağlam inşa edememelerinin gülünç sonucunu yaşadı onlardan kimileri.

İnsan kim olursa olsun beşeri ilişkilerin dozunu ölçüsünü ayarlamalı ilkin.

Bir yazar insan olmanın dışında bir konumda görülmek istenirse orada

haksızlığın, düş kırıklığının yaşanması doğaldır. Ve orada yazarla okur

sağlıklı ilişkiler kuramazlar. Okur yazarın eserlerindeki gerçek dünyaya

giremez, evhamlarının, abartılarının, düşlerinin, nefretlerinin, ya da sele

dönüşmüş sevgilerinin kucağına gömülür. Yazarla okur arasındaki arkadaşlığa,

kardeşliğe vardırılan ilişkiye-evet sadece ilişki- bu özel, ayrıcalıklı

yanıyla anlamalı. “Hennequin’ in ifadesiyle bir kitabı okurken, bulanık bir

biçimde bağlandıkları düşünceleri burada kusursuz bir dille belirtilmiş

bulup da hazla yitirenler, bu yapıtları yaratmış olan adamın ruhsal

kardeşleridir.” (22) Okur olmakla kardeş olmanın ayrımını iyi yapmalı

diyorum sadece. 

Metnin okur için mektup niteliği kazanmansın olumsuz etkilerini de eleştiri

kapsamında irdelemek gerekir. Her okur, yazarla böylesine organik bir

ilişki, organik bir ağ kurmayacağından kimi özel imkânların ayrıcalığından

yoksun kalır. Bir yazın metnini, bir sanat yapıtını bu dar ilişkilerin

belirlediği anlam alanından kurtarmak en genel anlamda insana ve en geniş

anlamda zamana yazmak, insana ve zamana söylemek gerekmektedir. Ya da her

bir yapıtı bizim için özel hazırlanmış gibi düşünerek kimi imtiyazları

anlama(ya) yapacağı olumsuz etki azaltılabilir. O zaman hiç tanımadığınız

bilmediğiniz yazarlarla yatkınlık kurarsınız kendiliğinden. O yazarlarla

sanatçılarla bağlantınızı somut ilişkiler sıcaklığı ve sarıcılığıyla

kurarsınız. Hangi dönemde yaşarsa yaşasın, tıpkı dost ve arkadaş yazarlar

gibi o seçkin kişiler yaşamınıza girer. Ya da siz onların dünyalarına,

çevrelerine girersiniz. Arkadaş, hoca, ağabey gibi olursunuz. O yazarlarla,

o sanatçılarla. Örneğin ben Dostoyevski’yi, Çehov’u bir ağabey bir hoca gibi

gördüm hep. Yadırganmıyorum değil mi? Rilke ile kurduğum yakınlık daha bir

başkaydı. Jack London’la adeta arkadaş gibiyiz. Tüm bunların belli, belirsiz

bir nedeni var elbette. Ne bileyim bir Rodrigo olsun, bir Michelangelo,

Picasso, El Greko, bir Nigâri, Hattat Osman, Fuzûli, Mevlâna, Bir Sinan;

şimdi nereden aklıma doluşuyorlarsa, Kuşeyri, İbn-i Tufeyl, İkbal, Sadi, ne

bileyim Mevdudi belki, belki Kutup, Şeriati, şimdikilerden, yaşayanlardan

Karaoç’u zaten zikrettim. Kutlu, Bulaç, Özel, Kapkıner hepsiyle ayrı

yakınlıklarım var. Bu yakınlıklarımın bilinç altında kurulmasında anılarımın

ve yetişme tarzımın oluşturduğu bir estetik ve algı gücünün, estetik ve algı

tarzının etkisi büyük olmalı elbette. Burada teknik sayılabilecek şu tespiti

yapabiliriz açık bir tespit bu; her okumdaki edinimi değiştirecek,

psikolojik ortam ile, kültürel koşullara bağlı bir çok faktör vardır. Bu

faktörler. Okumanın anlamını yatay ve dikey, olumlu ya da olumsuz

değiştirecek tarzda, oranda çoğalır ve azalır. Bir disiplin olarak sanat

psikolojisi, bu tablonun değişkenlerini, nedenleriyle, niçinleriyle birlikte

araştırır.  Ancak biz burada şunu söylemeliyiz. Madem; metinle okur, okurla

ortam arasında yakın ilgi ve etkilenim var, öyleyse hep okumaya

oturduğumuzda bu bütünlüğü sağlamaya çalışılmalı diye düşünüyorum. Çoğu

zaman kitabı açık, kapalı, iyi, kötü, anlaşılmaz, hafif vs kılan bu

koşullardır. Değerli gördüğünüz bir yapıt bir başka okurda menfi kanaatler

uyandırabilir. Bir yönüyle nedeni basit. İnsanlara “al sana kitap oku!”

diyemezsiniz. O insan da alır ve okur. Ama sadece okumuş olur. Hatırlayın,

daha çok da ortaöğretim yallarında ev ödevi okumalarının ne sıkıcı yanı

vardır değil mi? Sayfa sayfa, satır satır okuyor, ama kitabın içine

giremiyordu çoğumuz. 

8.

Okumak bir yolculuktur. Uzun keyifli bir yolculuğa çıkmaktır. Önce bir

menzil, bir güzergâh belirlenir. Yola çıkılır. Her adımda her ilerlemede

aşkınız büyür. Heyecanınız artar. Giderek yolu da menzili de unutursunuz.

Sadece yürürsünüz, belki yürüdüğünüzü bile fark etmeden. Nice güzel yerler,

güzel şeyler görürsünüz. Gördüklerinizi, coşkunuza, bilginize katarak

ilerlersiniz. Çehov’un bir iddia üzerine kendisini hücreye kapattıran

idealist genç avukatı gibi kitap sayfalarında tüm dünyayı gezinir, dünyanın

en güzel kızlarına aşık olur, bilgelerle, krallarla, kimileyin yoksullarla,

sefillerle tanış olursunuz. Bilginizi artırarak, düş toplayarak, düşünce

kovalayarak, sezgi gücünü zenginleştirerek bu yolculuk sürer gider. Her

şeyden önce kendi dünyanızdan çıkmışsınızdır. Güzelin bir başka yerde, başka

zamanda, başka biçimde de olacağını anlamışsınızdır. Öyleyse okumayı gereği

üzere başaracak olanlar içlerinde bir yürüyüşe, bir koşuya çıkmış

olanlardır, diyebilir miyiz? Kendilerini ne adına olursa olsun tek bir

duyarlılığa, bir düşünceye, bir anlayışa kısaca bir kalıba sokan orada dona

kalan kimseler gerçek okur olamazlar. Doğrusu yaratılışları gereği,

içlerinde var olan evreni keşfe çıkma cesaretini bile bulamazlar giderek. 

Düşünce evreni, kültür iklimi fark edişin estetik boyutunu kavramış bu güzel

insanların çoğaltıp paylaştıkları anlamlarla genişler, zenginleşir. 
 
 

_________________________ 

1.        Alim Kahraman, Okumaya Giriş, s. 79. Yedi İklim yay. İst. 1988.

2.        Montaigne, Denemeler, s. 26. Çev. S. Eyüboğlu. Cem yay. İst. 1987

3.        Daha geniş bilgi için bkz. Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri,

s. 195-216. Cem yay., 7. Bas. İst.

4.        J.C.Carloni-J.C. Filloux. Eleştiri Kuramları, s. 56. Çev. Tahsin Yücel,

Kuzey yay. 1. bas. Ank. 1984

5.        Akşit Göktürk’ün Okuma Uğraşı adlı yapıtı (İnklap kitabevi yay. Yazınsal

Metnin Kavranmasında Okur-Metin-Yazar, 3. bas. İst.1988) son kısmında geniş

bir kavram dizini verir. Bu kitabın tamamlayıcısı gibi düşünülebilecek yine

A. Göktürk’ün ‘Sözün Ötesi’ adlı yapıtını (İnklap yay. İst. 1989) konuyla

ilgilenenler için önemli kaynaklar olarak burada anmak istiyorum.

6.        Geniş Bilgi için bkz. Abdulcelil İsa, Peygamberimizin içtihatları, s.

149, çev. M. Hilmi Merttürkmen, Abdulvehhab Öztürk, Ank. 1976. M. Ebu Zehra,

Fıkıh Usulü, s. 9-13. Çev. Abdulkadir Şener, Ank. 1981. Ayrıca M. Sait

Çekmegil, İnsanın Yolu İslam, s. 88,89. Sanih yay. Ank. 1979.

7.        a.g.e, s. 51

8.        İsmet Özel, Valdo Sen Neden Burada Değilsin?, s. 26, Risale yay., İst.

1988

9.        B. Moran, a.g.e, s. 104.

10.         Melih Cevdet Anday, “Okurda Eleştirel Bir Tepki Uyandırmak İstedim”

Cumhuriyet, 11 Mayıs 1975, alıntılayan; Kemal Özer, Sanatçılarla Konuşmalar,

s. 14, Çağdaş yay. İst. 1979.

11.        Hilmi Yavuz, Yazın Üzerine, s. 129, Bağlam yay, İst. 1987. Konuyla

ilgili başka bir yaklaşım için bkz. Enis Batur, “Tahta Troya”, Eleştirel

Araştırmalar, Yazko yay. 1981.

12.        İsmail Tunalı, Estetik, s. 209-210. Cem yay. İst. 1984.

13.        Nejat Bozkurt, Eleştiri ve Aydınlanma, s. 90. Say yay. İst. 1994.

14.        Austın Waren, Rene Wellek, Edebiyat Biliminin Temelleri, s. 193,194.

çev. A. Edip Uysal, K.T.B yay. Ank 1983.

15.        Enis Batur, Estetik Ütopya, s. 76. B/F/S yay. İst. 1987.

16.        1935 yılında Sovyet Rusya Voltaire’in tüm felsefe kitaplarını yasakladı.

Bu tarihten 6 yıl önce de ABD’de Boston Gümrüğü Candidate’in ülkeye

girmesini yasaklamıştı. Yine Kant’ın tüm kitapları 1928’de Rusya’da, 1939’da

Franko İspanya’sında yasaklandı. Hitler Almanya’sında Stefan Zweig, Froud,

Jack London, Hamingway, Thomas Mann, Romargue, Einstain, Upton, Sinclar gibi

yazarların kitapları yakılarak yok edildi. Naziler yenildikten sonra aynı

yöntem almanya’daki Amerikan hükümeti tarafından Hitler, Goebbels, Mussolini

ve Marx için uygulandı. Bu konuda daha geniş bilgi için; Emre Kongar, “Kitap

Üzerine”, Milliyet Sanat, s. 21, Haziran 1981.

17.        Selim İleri, “Yeni Bir Edebiyat İçin” s. 2, Milliyet Sanat, Agustos

1981.

18.        Antoine Casonova, Aydınlar ve Sınıf Mücadelesi, Bilim yay. İst. 1974.

19.        Geniş Bilgi İçin Bakınız, Ahmet Oktay, Yazın İletişim İdeoloji, s.

19,20. Adam yay. 1982.

20.        Yaşar Kaplan, “Garantili Yazar olmanın Yolları”, Aylık Dergi, s. 69,70,

Ağustos-Eylül 1984.

21.        Necmettin Evci, “Sorma Sus Seyret”, Kelime, s. 14, S.12, Mayıs 1987.

22.        J.C.Carloni. J.C. Filloux, a.g.e, s. 43. 

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 07-03-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
109153765 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net