29-02-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow ŞU DEMOKRASİ DEDİKLERİ
ŞU DEMOKRASİ DEDİKLERİ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 17
KötüÇok iyi 
Yazar Raci Durcan   
06-03-2006
ImageRaci DURCAN

    1 Mart Tarihinde bir vakfın davetlisi olarak, oldukça popüler bir isim olan Pakistanlı eski ekonomi bakanı Prof. Hurşid Ahmed’i dinledik. Takdim edilişi mübalağasız 10 dakika kadar zaman aldı. Yazmış olduğu kitapların, verdiği konferansların listesi bir hayli kalabalıktı. Üstelik şöhreti sadece Müslüman Coğrafya ile sınırlı kalmamış, İngiltere ve Amerika üniversitelerinde de görev yapmıştı. Bütün bunları dinleyince insanın yeni bir yaklaşımla karşılaşabileceği konusunda umudu artıyor.

    Ne yazık ki bu beklentinin kendi adıma boşa çıktığını söyleyebilirim. Zaten konu başlığı bile durumu açıklamaya yeterli saylırdı. ‘İslam Ve Demokrasi’ adı altında duyurulmuştu konferans. Bu iki kavramı yan yana görünce sanki ikisinin birbirinin karşıtı yahut eş değeriymiş gibi bir çağrışım uyanıyor. Konuşma da demokrasinin asıl İslam’da olduğu, İslam’ın onun eksik yönlerini telafi edecek daha kapsamlı bir sisteme dönüştürdüğü şeklindeki bildik, klasik söylemle devam etti. Bu; biliyorsunuz uzun zamandır bu coğrafyanın modasıdır: Batılı bir kavramın benimsenip aslının İslam’da daha mükemmel şekliyle bulunduğunu söylemek… Konuya ilişkin bir kaç ayet ve İslam
tarihinden yorum getirdiniz mi bihakkın tezinizi ispatlamış sayılıyorsunuz. Konuşmacı, Demokrasi tarihinden bahisle hadiseyi Yunan sitelerindeki uygulamalardan başlattı.
     Söz konusu konferans hakkındaki intibaımı veren bu  girişten sonra Demokrasi  hakkındaki düşüncelerimi, daha önce Nida dergisinde yayınladığım şekliyle izah edebilirm. Öncelikle, Demokrasinin insanlığın bulabileceği en erdemli yönetim sistemi olduğuna inanmadığımı söylemek istiyorum. Gerçekte,  her zaman bir tek doğru olduğuna inananlardan da değilim. Ben, tarih içinde şimdi beğendiğimiz birçok şeyin demode olacağını, doğruların zamana ve şartlara göre değiştiğini ve değişeceğine inanıyorum. Zaten Demokrasi, tanım itibariyle bir ütopyadır. Halkın kendi kendini yönetmesi, bütün insanları her konuda aynı düşündürmekle mümkündür. Bunu yapan sistemleri çeşitli sıfatlarla red edip, demokrasi adına onlara savaş açtığımız aşikar. Bazen insanlar kelimelerin büyüsüne kapılıp gerçekler aleminin dışına çıkıyorlar. Belki buna ihtiyaçları vardır kim bilir? Ancak rüyalar insana hoşluk verse de gerçek değildirler ve uyanmak gerekir.

                                                *****
Son zamanlarda öğrendiğim en şaşırtıcı şeylerden biri; tarihe geçmiş en kan dökücü fatih olarak bilinen Cengiz  Han’ın torunlarından bazılarının seçimle işbaşına gelmiş olduklarıdır. Gerçi seçim, günümüzdeki gibi tüm halka sorularak oylama şeklinde yapılmamış (zaten mümkün değildi), kabilenin ileri gelenleri kendi aralarında görüşerek karar kılmışlar ama ne fark eder ki? Sonuçta halk ya da onu temsilen birileri kimin kral olacağına karar vermiş ve taraflar da buna uymak zorunda kalmışlar.
    Batı kültürü insanlığın zihnini sürekli yalanlarla dolduruyor. Bunlardan en başta geleni, tarihi ilerlemenin yükselen düz bir çizgi halinde seyrettiği, böylece günümüz uygarlığının şimdiye kadarki en parlak dönem olduğuna dair olanıdır. Bu konuda aykırı söylemler ve eleştiriler bulunmasına rağmen Batı’nın teknolojide ulaştığı başarı bunları duymamızı engelliyor. Teknolojide ulaşılan başarı net ve açıktır. Kimsenin inkar edemeyeceği şekilde gözümüzün önündedir. Bu başarıya şimdiki kültürel kurum ve kavramlarıyla ulaştıkları iddiasındadırlar. Bunların başında gelen şey ise kapitalist ahlak, liberalizm ve bunlara bağlı olarak demokrasidir. Teknolojik olarak gelişmek isteyen ülkeler bu gerçeklerin yadsınamayacağını düşünmekte, reform olarak işe bu noktadan başlamaktalar. Özellikle demokrasi işin ‘olmazsa olmaz’ noktasıdır. Tarifi hoştur ve insanların gönlünü almaktadır. Hangi halk kendisinin kendi tarafından yönetilmesini istemez ki? Kavramın bu tarifinin geniş kitlelerce kabulü, onu aynı zamanda bir tabu haline de getirmiştir. Öyle ki emperyal güçler bir ülkeye saldırıp orayı işgal ettiklerinde ‘demokrasi getiriyoruz’ diye iddia edebilmekte ve böylece kitlelerden destek bulmayı umabilmekteler. İş bu kadarla kalsa fazla ziyanı yoktur. Ancak bu fikrin tesirinde kalanlar bütün bir İslam tarihini sırf yöneticileri seçimle iş başına gelmedi diye karalayabilmekte, İslam dışı olmakla itham edebilmektedirler. Böylece İslam sadece peygamber ve takip eden dört halife dönemine sıkıştırılmış bir din olarak kalmakta, bu haliyle pratik uygulanabilirliği konusunda zihinlere şüphe saçmaktadır.

    Demokrasi tarihini okurken insanların sanki birdenbire yapacağı işleri başkalarına da danışma ihtiyacını icat ettiklerini sanıyorsunuz. Yani demokratik bir yönetim gelene kadar hiç kimse bir başkasından yapacağı şeylerle ilgili bilgi ve görüş alma ihtiyacı hissetmemiş! Böyle bir şey mümkün görünüyor mu? İnsanoğlu bu kadar kendine güvenli bir varlık hiç olmuş mudur? Bir kral olsanız ve emrinizde milyonlara ulaşan askerler barındırsalar ve hiç kimseye karşı hesap verme zaruretiniz olmasa dahi bu mümkün müdür? Kişinin en azından kendi kendine olan sorumluluğu, başarmaya olan tutkusu en doğruyu yapmak için başkalarına danışma ihtiyacı hissettirecektir. Kaldı ki insanın ruh yapısı hiç o kadar kararlı ve keskin değildir. En güçlü insanlar bile zaman zaman kendilerini iç dünyalarında güçsüz hissedebilirler. Hem ruh dünyalarını hem de iktidarlarını ayakta tutabilmek için başkalarının desteğine, beğenisine ihtiyaç duyarlar. Halkın isteklerinin, alınan yönetim kararların üzerine etkin olduğu çok sayıda örnek bulmak mümkündür. Mesela Yavuz Selim, Osmanlının geleceğini çok yakından ilgilendiren İran üzerine yapılacak sefer için orduyu zorlukla ikna etmiştir. Ancak Batı, kralların tümünü zalim, iktidar hırsıyla yanıp tutuşan despotlar olarak tanıtmakta, neredeyse hiçbir insani vasfı onların yanına yakıştırmamaktadır. Bütün bu karalamaların nedeni yarattıkları Demokrasi kavramını tam bir tabu haline getirmek içindir.

    Dünya tarihine genel bir bakış attığınızda bazı kavimlerin birden parlayıp kendi adlarına büyük çıkışlar yaptıktan sonra sönüp gittiğini görmeniz mümkündür. O zamana kadar adı duyulmamış bir topluluk birden kendi içindeki birliği tesis edip fetihlere yönelmektedir. Buna tarih boyunca iki şey neden olmuştur. Birincisi devrimci siyasi fikirler diğeri ise tarihi kahramanlardır. Basit bir hayat yaşamakta olan Arap kabileleri İslam’la tanıştan kısa bir zaman sonra büyük bir imparatorluk ve medeniyet olarak ortaya çıktılar. Yine adı o güne kadar duyulmamış bir step halkının hükümdarı Cengiz, bilinen en büyük kara imparatorluğunun kurucusu oldu. Bütün bunlar bir tesadüf değil fakat sosyolojik bir gerçektir. Yeni bir medeniyet dalgası  ya güçlü ve kararlı bir fatih; yahut sadece liderini değil tüm toplumu güçlü kılacak devrimci bir siyasal anlayışla gelişmektedir. Bunlar her zaman ve her toplumda ortaya çıkabilir. Bunu söylemek aynı zamanda mevcut medeniyetlerin nasıl tehdit edilebilecekleri konusuna işaret etmektir de. Her alanda rasyonel yaklaşımlarıyla iftihar eden günümüz Batı Uygarlığı kendi geleceği için hayati önem taşıyan bu noktalarda önlem almamış olabilir mi?

     Devrimci dünya görüşlerinin nasıl kısırlaştırıldıklarını, sahtelerinin icat edilerek aslıymış gibi kitlelere sunulduklarını biliyorsunuz. Haber kaynaklarının belirli ellerde tekelleşip en küçük aykırı haberlerin bile kitlelere ulaşmasının engellendiğini de...

     Diğer kanal, adlarına demokrasi denilen rejimler yoluyla kontrol altına alınmıştır. Orada insanlar veya gruplar iktidar olsalar dahi yapabilecekleri şeyler sınırlıdır. Çünkü oraya emanet olarak oturtulmuş olduklarını bütün benliklerinde hissederler. Kalıcı olmak için halkın gözüne hoş gelen şeyler yapmak durumundadır. Bir şairin ifadesiyle iktidarları için halklarına yalvarmak durumundadırlar. Vicdan taşımayan, Allah korkusu bilmeyen biri pekala halkın zararına olan fakat onlara hoş gelen şeyleri yaparak sürdürebilir bu iktidarını. Uluslararası yerleşik düzeni sorgulamaya başladığında demokrasi kırbacı başının üzerinde sallandırılmak üzere hazırdır. Herhangi bir kararda ‘Uygulama demokratik değil’ denildiğinde akan sular duracaktır. Kimse bu demokrasi ne işe yarar? bizim karnımızı doyurur mu? diye düşünmeden demokratik olmayana diş bileyecek yumruk sıkacaktır. Çünkü kitleler en önemli şeyin serbestlik ve demokrasi olduğuna şartlandırılmışlardır.

     Müslümanlık bir şeyin şekli yapısını fazla önemsemez. Önemli olan onun özüdür. Bir halkın huzur ve mutluluğu en güzel hangi şekilde sağlanıyorsa halk için en uygun olanı odur. Doğru tarih boyunca bir tane değildir. Peygamberimizin, yerine varis tayin etmemesi, Hz. Ebubekir’in ise karışıklığı önlemek amacıyla Hz.Ömer’i halife tavsiye etmesi doğrudur. Onun içindir ki kitabımızda -Firavunlaşanlar hariç- krallar aleyhine söz göremezsiniz. Demokrasi için övgü de. Danışma (İstişare)  dediğimiz kavram ise yaşamın olmazsa olmazıdır. Bunun için sadece onun üzerinde ısrarla durulur.

     İnsan topluluklarının ihtiyaçları bellidir. Bu istekleri karşılamak isteyen ister gücüne güvenip orayı ele geçirmiş iyi yürekli krallar, ister seçimle iş başına gelmiş kişiler olsun ne fark eder? Yaptıkları değil de nasıl oraya geldiği niçin her şeyin önüne geçsin? Zaten krallar da iktidara gelirken bir tarafın, bir partinin temsilcisi olarak gelmezler mi?  Saraydaki onca veliaht arasından en güçlü lobiye sahip olan kral yapılır. Çocuk denecek yaşta tahta geçirilenler bir grubun temsilcisi değil midirler?

      Halkın kendi kendisini yönetmesi teknik açıdan bir fantaziden öteye gitmeyen bir düşünce olarak ta görülmektedir ki bu bakış tarzı yabana atılamaz. Bundan halk adına birilerinin toplumu yönetmesini anlayacaksak (şimdiki temsili sistem gibi) bu niçin bebekliğinden itibaren yönetici olmak üzere yetiştirilen bir veliahd da olamasın? Bunun dezavantajları, kimsenin yakından tanımadığı ve tesadüfen önünde lider olarak bulduğu kişilerden daha mı fazladır?

      Demokrasi, Batı tarafından kasıtlı olarak tabu haline getirilip diğer ülkelerin idari sistemi üzerinde sallandırılan ‘Demokles’in kılıcı’ yapılmıştır. Batı Uygarlığının günümüzdeki en önemli ihraç ürünüdür. Doğu kendi uygarlığını kuracaksa eğer, Batı’ya demokrasi ihraç edecek siyasi enstrümanlara sahip olmalıdır önce. Irkçı ve mezhepçi savaş geçmişiyle ünlü Avrupa’da bunun çok zor olacağını sanmıyorum.

      Osmanlı büyürken en büyük kozu Balkanlar ve Orta Avrupa’daki halkın, adaletsiz Tiranlarların zulüm altında eziliyor oluşuydu. Şimdi iş tersine döndü; onlar bize özgürlük, Demokrasi v.s gibi şeyler vaad ediyorlar. Üstelik kendilerine kulak kesilecek ve bunları gerçek zanneden kitleler ve yarıaydınlar da buluyorlar. 

Yorum
Yazar Fahri açık 2008-06-10 11:46:47
"Zaten Demokrasi, tanım itibariyle bir ütopyadır. Halkın kendi kendini yönetmesi, bütün insanları her konuda aynı düşündürmekle mümkündür. Bunu yapan sistemleri çeşitli sıfatlarla red edip, demokrasi adına onlara savaş açtığımız aşikar." 

Bu sayfalarda okuduğum, merhum Çekmegil'li Malatya toplantıları, demokrasinin ne olduğunun ve nasıl işlediğinin çok güzel bir örneğiydi bence. 
Ben, beni ilgilendiren konularda söz-oy sahibi olabilmeliyim. Parçası olduğum durumda, bizzat çalışarak katılımcı ve/veya denetleyici olacağımda şüphesizdir.  

İnsanları iki şeyin bir araya getirdiği ve yönelttiği genel kabul görür. 
1-Fikirler, bir fikrin etrafında toplanma ki, buna bilinçle ulaşma da denilir. 
2-Maddi ve manevi menfaatler ki, buna da yaşamın dayattığı kendiliğinden ulaşma denir.  
Bu iki faktör bir arada, insanları ortak bir noktada birleştireceği gibi, paralelliğe de neden olabilir veya tersine çatışabilir de. Zamana ve koşullara uygunluk meselesi.  
 
Bütün insanların, her konuda aynı düşünmeleri elbette ne mümkündür, nede istenecek iyi bir şeydir. Peki, maddi ve manevi menfaatlerin genel olarak örtüşmesi mümkün müdür.? İstenecek, iyi bir şey midir.? Böyle bir model, hayata-gerçekliğe uygun ve uygulanabilir midir.? 
Değil ise, hangi toplumsal kesim-ler-in maddi ve manevi menfaatlerini tercih etmek, başka deyişle toplumsal kesimden yana olmak, sosyal-iktisadi-kültürel vb. gelişmenin önünü açar, daha verimlidir.? Bizler-insanlar böyle bir tercihte mi bulunuruz, farkında olmadan bir tarafın içinde mi yer alırız.? 
Krallar, devleti yönetenler, iktidarlar; böyle bir tercihle mi hareket ederler.? Öyle ise, tercihlerini belirleyen nedir.? 
 
Bu noktada, Raci ve Selami Bey'den aşağıdaki satırları hatırlamakta fayda var: 
 
"Yüksek ülkülere sahip olmayan bir halk daha basit şeylerin.. ve tiranların peşine.. 
Halkın isteği basittir aslında. O karnını rahat doyurmak ve adalet ister." 
 
"Onun için, halk arasında iyiliği emredip kötülükten alıkoyan grup ve mekanizmaların “insani haklar”ın bekçisi olarak varlığını sürdürmesinin çok büyük önemi vardır. 
Belli, asil ve geçerli bir ülkü etrafında bilinçlenerek millet vasfını kazanmamış olan örgütsüz halklar böyledir işte. Kendini kurtaracak ve kendine hayat verecek hususları dahi idrak edemez. 
..Ölçüsü olmayan başıboş halk budur."  
 
Pektabii doğru bu satırlar, yukarıda sorulara cevap vermekle birlikle, sanırım başka sorular doğuruyor. 
Yüksek-asil-ulvi geçerli ülkü nedir? Kuran ve Hz. Peygamber örneği var demek, yeter mi.? Yetmez ise, kim-ler, neye göre tayin edecek.? Ölçüyü kim-ler ve neye göre belirleyecek ve nasıl denetlenebilecek.? Halk kendisi mi benimser, değilse halka nasıl benimsetilir.? Her iki durumda, neticede tektipleşme değil midir.? O halde, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler mi demeli.? 

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 07-06-2008 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
109154192 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net