24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
ASPENDOS'TAN ZEYTİNTAŞI'NA PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 15
KötüÇok iyi 
Yazar Necati ÇAVDAR   
27-02-2006
             

      Serik,  üstü gibi altı da  sırlarla dolu..

      Yerin üstü ayrı, altı ayrı güzel..


      Antalya’nın  Serik’in üstünde, deniz, güneş yeşil, kuş ve çeşit çeşit hayvan türleri..  Tarihi yapı ve mekanların; insanı hayretler içinde bırakan yapım tekniği, mükemmelliği ve  güzelliği yanında yer altında gizli sırları ile insanı hayretten hayrete sevk eden sürprizleri ile karşılaşmak mümkün. Serik için güzelliğin bütünü dense az.

       Çok güzel, güneşli bir kış günü. Şubatın 9’unda..   Serik Kaymakamı Selami Altınok’un tavsiyesiyle  Serik’e 8 km mesafedeki Zeytintaşı Mağarası’nı görmek üzere Serik’ten çıkıyoruz..

      Yanımızda  bölgeyi  çok iyi bilen, yıllarını bölgenin tanıtımına  ve insanların hizmetine vermiş değerli mihmandarımız var..

      Önce yolumuz Köprüçay’a  köprüsüne düşüyor.

225 metre uzunluğundaki Belkıs Köprüsü, eskiden Eurymedon olarak bilinen Antik çağdan kalma temeller üzerine Selçuklu dönemi  el emeği göz nuru ile Türk tamamen  mührü vurulan  bir köprü..Yeni restore edilmiş..
      Ziyarete gelenler için çevresine kurulmuş seyyar tezgah ve  çadırlarda insanlar turistik eşya satıyorlar..

      Biz, bu ziyareti yaptığımızda tam muharremin 10’u..

      Yani Aşure günü.

      Güler yüzlü ve  Anadolu kültür değerlerine bağlı esnaf, Aşure çorbası yapmış.

      Selçuklu köprüsünü  ziyarete gelenlere ikram ediyorlar. Bizde payımıza düşeni alıyoruz..

      Sanki gök  çökercesine şimşeklerle yıldırımlarla şakır şakır  yağan ve birkaç gündür  süren yoğun yağmurdan sonra ilk defa  yüzünü gösteren güneşin altında Köprüçay’ın hala bulanık akan suyunun oluşturduğu ırmağın,  başı kardan taçlarla süslü, bulutlardan gerdanlık takmış Toros dağları ile bütünleşerek Aspendos’a karşı oluşturduğu  görüntüsü  muhteşem.

      Yunan efsanesine göre,  Truva Savaşı’ndan sonra Pamphylia’ya gelen kahraman Mopsos liderliğindeki Argive kolonicileri tarafından kurulan ve bölgede kendi adına madeni para bastıran ilk şehirlerden biri olarak bilinen   Aspendos  şehri  kalıntıları, Köprü çaydan bakılınca ayrı bir anlam ifade ediyor.

      Zira, şehrin doğu eteğine kurulan Aspendos tiyatrosunun hemen üstünde  şehrin en tepesindeki kilise kalıntısı

       Sanki, “Ey zalimler.. Zulmünüzle yerlere battınız” dercesine imanın ve inancın zaferini haykırıyor.Ve bunu yaşadığı sürece insanların gözlerine sokuyor..

      Bilindiği gibi her ne kadar Aspendos şehri Milattan önceki dördüncü-beşinci yüzyıllara tarihlense de Aspendos tiyatrosu olarak bilinen  harika yapı  İmparator Antonius Pius (138-164) döneminde, o şehrin mimarları Xenon ve iki erkek kardeşi Curtius Chrispinus and Curtius Auspicatus tarafından inşaa  edilmiş. Kimi kayıtlarda da Tiyatronu, imparator Marcus Aurelius’un hüküm sürdüğü dönemde(M.S. 161-180) Theodorus’un oğlu mimar Zeno tarafından yapılarak ülkenin tanrılarına ve imparatorluk evine hediye edildiği   belirtiliyor. Ve  döneminin süper gücü  ve çok koyu bir Allah’sızlık inancına bağlı, çok tanrılı dinlerini korumak için her türlü insanlık dışı zulümlerden çekinmeyen Roma’ya bağlı  site krallarının kontrolündeki  bölgede Hz  Pavlos (Aziz Paulos ) ve Barnabas   gibi iman abidelerinin, tevhid erlerinin  irşadı ile imana gelen  Hıristiyan müminlerin dinlerinden dönmeleri, “Allah bir” dememeleri içinde zulme uğradıkları alanın simgesi olmuş.

      Tevhit inancına sahip ve her şart altında  “Allah “diyen müminleri, aç aslanlara  atatarak keyf içinde  halkı ile  seyreden kafir  Romalı  krallar, zulümlerine zulüm katarlar ve   siyasal emellerini sürdürebilmek üzere çürük inançlarını muhafaza , başka insanların iman nuru ile aydınlanmamı için;  ne kadar iman sahibini vahşice  parçalatırlarsa o kadar  zevk alırlarmış.Ancak o iman sahipleri  müminler dinlerinden dönmek , Romalıların  işe yaramaz tanrılarına secde etmek  şöyle dursun, canlarını  seve seve verir, vücutlarını asanlara yem yaparak şahadet şerbetlerini içerlermiş.

      Öyle ki, zaman gelmiş Romalı kafirlerin zulümleri, müminlerin kanlarında boğulmuş, tevhit güneşi tüm Roma’ya doğunca Hıristiyanlar, eski  dönemin adalet, ve yönetim alanı olarak kullandıkları binayı imanlarının simgesi anlamındaki kiliseye çevirerek   zülüm gördükleri mekanların en zirvelerine kondurmuşlar.

      Artık, aç aslanların pençe ve dişleri arasında  parçalanan  o müminlerin  can havli ile çıkardıkları seslerle  inleyen  mekan, tevhidi haykıran  ilahilerin söylendiği alan oluvermiş.

      Evet, Köprü Çay’dan, Belkıs Köyünden  bakınca  ortaya çıkan manzara size bunu  çok iyi hissettiriyor.

      Hissettirmiyor, adeta haykırıyor..

      Köprüçay, kenarında Belkıs Köyünde  bulunan lokantadan yenilen leziz yemeklerden sonra, yeşillikler,  güneş ve görkemli  Toros dağları manzarası eşliğinde  bir zamanlar  Yunan ve Roma gemilerinin  yüzdüğü, Pers  savaşçılarının serinlediği,  büyük İskender’in   verimli ovalarında  at sürdüğü, Selçuklunun  üzerine bu gün bile insanı etkileyen mimarlık örneği ile dantel gibi işleyerek kurduğu köprülerden sel olup Anadolu’ya aktığı,  günümüzde rafting tutkunları için ideal bir parkur oluşturan  Köprü çay nehrini  takiple Aspendos’a, akustik düzeniyle  ilgi çeken tarihi tiyatroya geliyoruz..

       Tiyatronun hemen girişinde, ana kapı üzerindeki kemer sizi Selçuklu ile kuşaklaştırıyor.

      Tiyatroyu kucaklayan bu kemer sanki, “ben olmasam yıkılır giderdin” dercesine binayı tutuyor..

      Her ne kadar  tarih kültürü şöyle dursun, bilgi  hatta izan ve insaftan yoksun kimi turist teberleri gelenlere  Selçuklu’nun eski Yunanca yazan levhayı bu kemerle kapattıkları yalanını söyleyebiliyorlarsa da,  tiyatro binasını bozma şöyle dursun özellikle I. Alaeddin Keykubat’ın hükümdarlığı sırasında tamamen restore edilen tiyatro, Selçuklu tarzında zarif çinilerle süslenmiş.  Kervan saray olarak kullanan Selçuklu,  Osmanlı’nın Ayasofya’ya minarelerle payanda vurduğu gibi binanın yıkılmaması için gereken önemi vermiş ve kemerlerle destekleyerek  tiyatronun direncini artırmış... Ayasofya’dan Müslüman Türk’ün mührünü silmek için uzanan hoyrat eller, buradan da Müslüman Türkün mührünü silmeye gayreti içine girerek o güzelim çinileri sökerek altından köhne Bizans’ı hortlatmaya kalksalar da, tiyatro “yıkılır” endişesiyle Selçuklu kuşağı şeklinde  binayı sararak kucaklayan kemeri sökmeyi göze alamamışlar.

      Durumu  böyle özetleyince  bir turist rehberi  “Ha öyle .. Olabilir “ diye aklı başına geliyor..

      Gerçekten etkileyici ve muhteşem binada, kimi  yabancı turistlerin “Atalarının ruhu ile irtibata geçercesine düşünceye  daldıklarına şahit oluyoruz Biz görmedik ancak anlatılan o ki kimi yabancılar binanın çeşitli yerlerine yatarak atalarının ruhunu dinlemek üzere  saatlerce derin metafizik translara giriyorlarmış. Onlar ne düşünür bilmeyiz  ama biz, söylenen aryalardan daha çok, aç aslanlara yem edilen müminleri, şehitleri düşündük ve zalimlere  mazlumları galip getiren Allah’a şükrettik..

      Mihmandarımız, tiyatro ile ilgili bilgi verirken sahne arkasındaki duvardaki delikleri ve  duvara oyulmuş bölümleri göstererek, “ Bu davardaki  oyuklarda  Romalıların taptıkları tanrı figürleri, heykelleri mevcutmuş, delikler de yaşayan tanrılar tiyatrodaki gösteriyi izlermiş.”Ama  tanrı heykelleri ve kabartmaları, artık yok” diyor.

      “Eğer buralarda kimi heykeller yok ise bunların sorumlusu İslam değildir.Koyu bir küfür döneminden Hıristiyanlığa geçen Roma, pagan dönemi yaşadı .O dönemde kendi inancına ters gelen ne varsa hepsini yok etti ya da eskiye benzemez şekle soktu.Bu tanrı figürleri de o kıyımda nasibini almıştır.”deyince çok bilmiş rehberlerden biri biz onu öyle bilmiyor ve özelikle Selçuklu -Osmanlı dönemlerinde zarar gördüklerine inanıyorduk demez mi?

       

      Tiyatroda güçlü bir ses düzeni, yanında  koyu bir protokol uygulamasını da görebiliyorsunuz.

      Krallarının, ileri gelenlerini, saray kadınlarının ve halkın kademe kademe sosyal seviyesine göre oturma düzeni belirlenmiş.Adeta taşa nakşedilmiş. Ve siz burada döneminin  taşa kazınmış şekli ile taşlardan mermerlerden yontma, sözde tanrılar, onların adına iş gören  insan şekline  büründürülmüş canlı tanrılar, her şeyi kendilerine mubah gören kralları, yargıçları, komutanları ile sivil ve askeri bürokrasisini görüyorsunuz.

Hatta imparatorlara   en yakın alanda özel localarına yerleşmiş kendilerini Roma’nın yürek tanrısı Vesta’ya adamış kutsal bakireleri düşünerek günümüzdeki yaşayan Hıristiyanlığın rahibeleri, kardinalleri, konsülleri ile,  kutsal kralların hemen yanına,  taht merkezlerine oturtulan  papaları,  patrikleri ile  Hıristiyanlığın  bu gün geldiği hali, yani ilahi bir dinin emperyalist Roma dini haline nasıl dönüştürüldüğünü, adeta yaşıyorsunuz. Kaldırın  tiyatrodaki  taşlarla anıtlaştırılan yerlerinden kafir Roma’nın ritüellerini, kurum ve kuruluşlarının temsilcilerini  getirip  bu günkü Hıristiyanlığın temsilcilerini oturtun o günün Roma’sının kurumlarının Hıristiyanlığa giydirilerek  ne hale getirildiğini, ilahi çizgiden hangi kaidelere oturtularak  ne kadar uzaklaştırıldığını görecek ve “Allah, indinde tek din” olan İslam’ın Hz.Muhammed ile yer yüzünü  yeniden aydınlatma gereğini anlayacaksınız.

      Yolumuz uzun ve gideceğimiz menzil var..

      Biz  tarihi tiyatroda “son aryacı”  olarak yanık türküler söylerken  gördüğümüz  ve kendisinin  Diyarbakır’ın Çermik ilçesinden İlhan Aslan olduğunu söyleyen gençle  birkaç turisti, oturma kapasitesini kesin olarak belirlenemeyen ancak  10.000 – 15.000 kişilik oturma kapasitesine sahip olduğu söylenen ve  son yıllarda düzenlenen Antalya Film ve Sanat Festivali kapsamında verilen konserlerde 20.000 seyircinin alınabildiği tiyatro ile  baş başa  bırakıp , Aspendos  şehri eteklerine kurulan Pazar yerini seyrediyoruz.

      Yukarda da Bazilika denilen  tarihi kilise kalıntısı  tüm haşmetiyle duruyor.

      Bölge İslamlaşınca, Müslüman milletler, Seçuklu ve Osmanlı tarihi dokuya dokunmamış kendine yeni yerleşim alanı kurarak, “Batıl’ı “ kendi haline terk etmiş..

      Fakat hala o muhteşem antik tiyatro duruyorsa bütün dünya milletleri, başta Selçuklu olmak üzere İslam anlayışına  ne kadar teşekkür etse azdır.

      Zira bu gün “Batı “diye bildiğimiz sözde medeni milletler, kendilerinden olmayanların eserlerinin kaçta kaçını ayakta tutmuşlar ve korumuşlar!..

      Eski şehri solumuza alarak yolumuza devam ediyoruz

      Tarihi su kemerleri karşılıyor, bizi.

      Hala görüntüleri muhteşem. Dönemine göre çok iyi bir mimari yapıları var..

      Kalın duvarlar üzerine yerleştirilmiş su arkları ile 14-15 km uzaktan Aspendos’a su taşınmış.. Zira biz  Zeytintaşı Mağarası’na giderken dere boyunda  kilometrelerce uzakta bu su kemerlerinin kalıntılarına rastladık. Dolaysısıyla  şehre gelen su, kilometrelerce öteden, esas su kaynağından itibaren kemerlerle taşınmış..

      GİZLİ HAZİNE,  ZEYTİNTAŞI MAĞARASI

      Evlerimizde iş yerlerimizde  süs bitkisi olarak saksılarda yetiştirdiğimiz “Kaynana dili”nin  bahçe kıyılarında çit olarak dikildiği köy yerleşimlerini geçerek  Toroslar’ın eteğindeki ormana dalıyoruz

      Tertemiz  hava. Bol oksijen..

       Ve arabamız Toroslar’a  tırmanıyor. Akbaş Köyü, Gökçeler mahallesinde  kendini dağa dayamış bir kocaman  düz yüzeyli yekpare  bir kütle şeklinde duran beyaz kayanın önünde park ediyor arabamız.

      Demir kapı ile kapatılmış kaya ağzında “Zeytintaşı Mağarası” yazıyor.

      Bizi güler yüzlü ve  işi kendilerine zevk  bilmiş görevliler  ile  mağra ağzında kurulmuş konaklama tesislerini işleten köyün(Akbaş Köyü) muhtarı Mehmet Cansız karşılıyor.

      Mağaraya giriyoruz.

      MAĞRA YENİ BULNMUŞ..

      1997 de Yol inşaatına  çakıl, mıcır yapmak üzere bölgedeki kayalarda lağım atarak üretim yapan müteahhit ve işçiler yine  iş başındadır.

      Kayada lağım atmak için  çeşitli yerlere dinamit lokumu koymak üzere  yuva açarlar. Dinamiti yerleştirip kendilerini güvende olacak alana çekilirler.

      Dinamit büyük bir gürültü ile patlar

      Kayada, dinamitin tesiri ile fırlayan parçalarla önemli bir  oyuk açılır.

      İşçiler kopan parçaları arabalara yüklemek üzere koşarlar.

      Oluşan molozlar toplanır.

      Birde  ne görseler?

      Dinamit patlatılmak suretiyle oluşturulan kaya kovuğundan ileri ye yol var.

      Ama bildik yol değil

      İlginç oluşumlarla kaplı bir yol. Kupkuru kaya ve ovuğuna inat, içerde çağıldayarak  akan sular, damlalar damlalar..Farklı şekiller..

      İlgililere  haber verilir..

      Gelir bakarlar, yüzyıllarca dededen  babaya intikal ederek bölgede yaşayan köylüler ve tarih, tabiat bilgisi herkesten yüksek  bilginler şaşırır kalırlar

      Buralarda böyle bir şey yoktur ve iç duyulmamış tarihler yazmamıştır, efsanelerde geçmemiştir.

      Binlerce yılık yerleşim yerlerini  bağrında barındıran Antalya, Serik böyle bir şey ne duymuş ne de görmüş.Üzerinde  binlerce yıldır yaşayarak bilgi birikimlerini  bir birlerine aktaran medeniyet sahipleri insanlar, hiç böyle bir şeyden haberdar olmamışlardır.

      Evet  binlerce yılın oluşumu tabiat harikası  gizli hazine, böylece bir  güzel tesadüfle  yün yüzüne çıkar.

      Ortada  çok önemli   hem de iki kat bir mağara vardır. İlgiller devreyi girer. Anıtlar Yüksek Kurulundan, köy ihtiyar heyetine. Kim varsa sahip çıkar.

      Düğüm çözülemez.

      Bir sürü hukuki girişimlerden sonra İl Özel İdaresi ve köy tüzel kişiliği mağarayı insanlığın hizmetine sunar.

      Bölgenin  adının Zeytintaşı kayalığı olması dolayısıyla  mağaraya Zeytintaşı Mağarası  ismi uygun görülür.

      Hem bu şekilde hikayesini dinliyoruz hem de  şırıl şırıl suların aktığı, oluşumun devam ettiği mağarayı inceliyoruz.

      Aman Allah’ım! Sen nelere kadirsin..

      Anlatılması imkansız, yaşanılması, görülmesi gereken oluşumlar oluşumlar.

      Sanki Kapadokya’daki   peri bacaları.. Pamakkale’de ki yapı...

      Anadolu’da ne varsa mağara içinde  bir benzeri bulmak mümkün.

      Tül tül perdeler..

      Yıldız yıldız danteller.

      Aşk odalarını andıran  bölümler.

       Belli  bölüme vardığınızda sizi alt kattaki- henüz hizmete girmemiş olan -güzelliklere buyur eden geçit..

      İnsanı  ötelerden ötelere taşıyan bembayez çubuklarla bezenmiş  birbirinden ötekine geçen kubbeler..

      Göz nuru , el emeği işlenmiş bohçalara benzer  oluşumlar

      Şıkır şıkır akan suyun birikmeden nerden gelip nerden gittiği belli olmayan kanallara yön bulması..

      Çeşitli hayvan figürleri,  hele hele çikolataya banmış fil ve filcikler..

      Kaleler..Surlar.

      İnce nakışlarla işlenmiş sutunlar, sutunlar..

      Hatta Noel babaya benzetilen temsili  heykelcikler.. Başka mağaralarda   oluşan sarkıtların üzerinden süzülen  sular oluşum yaparken

burada  kalem gibi ince ve nazlı üstleri kupkuru sarkıtların içinden hep aynı

ahenkle sular akıyor.

şka mağaralarda   oluşan sarkıtların üzerinden süzülen  sular oluşum yaparken burada  kalem gibi ince ve nazlı üstleri kupkuru sarkıtların içinden  hep aynı

      Ve tabi bir çok yerde de  yüzey üzerinden akan sular, sürekli yeni oluşumlar yapmakta, yaralarını her an tamir etmekte..

      Mağara içinde sadece oluşumları değil, değişen havayı, bir merdiven basamağı çıkınca  değişen ısı farkını da hissediyorsunuz.

      Ya  çağlayan sular, belki milyonlarca çubuktan damlayan suların oluşturduğu müzik?

      Evet,  vakit tamam olmuş. Milyonlarca yıl saklanan gizli hazine; hava, deniz, güneş tarih ve ormanından oluşan güzelliğine güzellik katmak üzere, Serik’e yeni bir lütuf olarak  tıpkı 1948 yılında vapur iskelesi inşaatında kullanılmak üzere taş ocağı olarak tespit olunan bugünkü yerinde, bir dinamit ateşlenmesi sonucu bulunan Damlataş Mağarası gibi  birbirinden güzel binlerce sarkıt ve dikitlerle süslü ZEYTİNTAŞI MAĞARASI sır perdelerini aralamış.

      İsterseniz karşı dağdan  yöre ağzı ile  bir “mınar”ın (pınarın) kaynağından bin bir güçlük ile ama azimle getirtilen suda demlenen mis gibi çayı yudumlayarak çam ormanı içinde bol bol oksijen depolamakla kalmayıp,  yer yüzünde Aspendos’un insan eliyle oluşturulan tarifsiz inceliklerini  ve de  Zeytintaşı Mağarası’nda  milyonlarca yılın ürünü, her an durmadan dinlenmeden devam eden  oluşumların güzelliğini,  binlerce yılık insanlık tarihi içinde gidenlere gizli  ama  artık size ayan harikuladeliğini düşünebilirsiniz..

      Ne dersiniz  Manavgat -Antalya  yolundan Aspendos’a

      Ya da  Belek’ten.. Kadriye’den …Serik’ten   uzanıp, benzeri az görülen karakteristik özelliklere sahip, iki katman arası 14 metre derinlikte, oluşumu devam eden  Zeytintaşı Mağrası’nda sadece gözünüzü değil ruhunuzu dinlendirmeye var mısınız ?

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 27-02-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60242844 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net