05-10-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow OKUL ÖĞRETİR Mİ?
OKUL ÖĞRETİR Mİ? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 7
KötüÇok iyi 
Yazar Raci DURCAN   
15-10-2010
                      OKUL ÖĞRETİR Mİ?

                                                                       Raci DURCAN     
    Okul yılları insan hafızasında derin izler bırakır. Bunlarda ortaokul yıllarına dayanan birini  hiç unutmuyorum. İkinci sınıfta, Türkçe dersimize; sertliğiyle tanınan okul müdürünün gireceğini öğrenince endişelenmiştik. Gariptir zorlandığım derslerden bir tanesi hep Türkçe olmuştur. Sınıfı geçmesine geçiyorduk ama anlayarak değil ezberleyerek. Hiç konuşamadığım İngilizcemin pekiyi, konuşabildiğim Türkçeden ise zar-zor geçer almak tuhaftı. Müdürün sertliğinden çekinip şiddete maruz kalmamak için özenli davranıyordum. Sınıf da benim gibi yapıyor olmalıydı çünkü işler iyi gidiyordu. Endişem yatışmış; hatta hocaya yakıştırma yaptıklarını, hakkını yediklerini düşünmeye başlamıştım.

   Hocamız kolay bir ev ödevi vermiş; Atatürk’ün hayatını kompozisyon haline getirip yazdıklarımızı sınıfta okumamızı istemişti. Herkesin hemen her yerde bulabileceği ve zorlanmadan yapabileceği bir ödev konuydu. Ders saati çatmış, gönüllüler parmak kaldırarak hazırladıkları ödevleri neşeyle okuyorlardı. Neden sonra Mustafa adında, ev ödevi yapmamasıyla tanınan bir çocuğun da ısrarla parmak kaldırdığını fark ettim. Söz verildiğinde gayet düzgün bir şekilde ve sırayla defterine bakarak anlatmaya başlamıştı. Bir ara yanında oturan ve Mustafa gibi haylazlığıyla bilinen arkadaşı Sedat kıpırdanmaya, gülmeye başladı. Hoca okumayı durdurdu; ne olduğunu sordu. Sedat ayağa kalkarak ‘hocam bu defterde bir şey yazmıyor ki!’ dedi. Sınıfın havası birden buz kesildi. Kısa bir sessizlik oldu. Hoca, böyle bir şeye cüret edilmesini anlamaya çalışıyor olmalıydı. Sonra çocuğu tahtaya kaldırdı ve bir boks antremanını andırır şekilde benzetti. Kendini kandırılmış hissetmiş, acısını çıkarmıştı.

   Ortaokuldan sonra bu iki çocuğun tahsile devam ettiğini zannetmiyorum. Onlara ne olduğunu da bilmiyorum. Belki maden ocağına işçi yazılıp hayata devam ettiler. Sistem böyle insanları eliyor, bir kenara atıyor. Bizim gibi hocadan ya da çevreden çekinerek ödevlerini düzgün yaptığı halde sınıfta yüksek sesle okumaktan çekinenleri ise ödüllendiriyor.

    Bu olayın zihnimde böylesi yer etmesinin nedeni Mustafa’nın o yaşlarda nadir görülen bir cesaretle, yazılı olmayan bir metni sınıfta muntazam okuyabilme becerisi göstermesiydi. Çok azımızın başarabileceği bir şeyi yapmış fakat yaptığı şey aldatma teşebbüsü olarak değerlendirmeye alınmıştı. Bu tür talihsizliklerin sadece Mustafa’nın başına geldiğini zannetmiyorum. Sisteme aykırı görünen her şey eğitim camiasından eleniyor, dışarıya itiliyor.

    Normal şartlarda bir tahsilin, zihinde oluşan soru yumağını azaltıyor olması gerekir. Belki yeni dosyalar açılır ve yeni sorunlarınız olur ama en azından eskileri çözerek devam etmelisiniz. Bu bende böyle olmadı. Okudukça yumağın karıştığını ve büyüdüğünü gördüm. Niçin böyle olduğunu soracak kimse yoktu. Sorduklarımdan da cevap alamadım. Dersler karışık, anlatım bozuktu. Anlayıp kavradığım bir mevzunun daha kolay izah edilebilir bir yolu olduğunu okul yıllarından sonra fark ettim. Çalışma hayatına başlayıp devasa iş makinelerinin teknik yapılarını incelerken önümüzde bulduğumuz kullanım kitapçıklarının; hiç tahsil görmemiş insanlara dahi anlaşılabilir ifadelerle sunulabildiğini gördüm. Yurt dışında hazırlanmış hemen her metinde anlaşılır olma özelliği vardır. Bizde niçin tersi olmakta, en basit anlatımlar anlaşılmaz hale gelmektedir?

       İlkokul beşinci sınıfa devam eden kızıma ev ödevlerinde yardım ederken, sordukları sorularda neyi kastettiklerini anlamakta zorluk çekiyorum. Mesela bir tanesi şöyleydi; ‘eskiden kullanılan ve şimdiki besin maddelerinin adlarını yazıp karşılaştırınız. Bu soruyu görünce yeni bir besin maddesi mi bulundu diye düşünüyorum. Besin maddesinden neyi kastettiğini anlamak için kitabı karıştırıyorum; et, süt, yumurta v.s şeylerin resmini gösteriyor. Cevap gecikince çocuk soru sormasına sinirlendiğimi zannederek özür dilemeye başlıyor. Soruyu anlamaya çalıştığımı söyleyince çok şaşırdı. Neden sonra bu besin maddeleriyle üretilen gıda maddelerindeki değişikliğe dikkat çekmek istediklerini, bunu soruyor olabileceklerini düşündüm. Çocuğu bırakın; bir yetişkin ve onların gösterdiği tüm eğitimden geçmiş birinin anlayamadığı (bilemediği demiyorum bilmiyorsanız bakar öğrenirsiniz) soruyu çocuk nasıl cevaplandıracaktır?

    Bu türden anlatım problemlerin tercümelerden kaynaklandığı kanaatindeyim. Hemen her konuda eğer tercüme eden kişi konuyu bizatihi bilmiyorsa tercüme de edemiyor. Mesela Ali İzzetbegoviç’in harika kitabı ‘Doğu Ve Batı arasında İslam’ böyledir. Tercüme eden kavramlardan ve hadiseden uzak olduğu için anlamadan aktarmaya çalışmış. Bizde hemen her safhada öğretilen bilgiler tercümeye dayanır. Bir defa burada bir kayıp vardır. Öğretmenler sınıflarında anlatabilseler belki bu nokta bu kadar önem kazanmazdı. Ne yazık ki bu şanstan da mahrumuz. Çünkü öğretmenler de anlamadıkları şeyleri aktarma çabası içindedirler. Nasıl anlasınlar ki! Öğrenmeye fırsat bulamamışlardır. Okul yıllarında müfredat konularını tam kavrayamamış, sonrasında meslekleri gereği aynı konular çocuklara öğretmeye başlamışlardır. İnsana sadece hayatın öğretip kılavuzluk edebildiğini anlamadan bir ömrü tamamlayıp giderler. Emeklilikten sonra kendi başına iş yapmak isteyen bazılarını bunun dışında tutabiliriz.

      Küresel ısınma konusuyla ilgilendiğim bir dönemde bir profesörün konuyla ilgili konferansına katılmıştım. Anlatım bittiğinde tepegözle duvarda canlandırılan diyagramla ilgili bir soru sordum. Yani gözümüze tuttuğu diyagramdaki rakamların bazılarının ne olduğunu biraz daha tafsilatlı anlatacaktı. Diyagrama kendisinin daha önce hiç bakmadığını, hatta ne olduğunu hiç anlamadığını fark ettim. Küresel ısınma var diye önümüze bir sürü rakam getirmesine rağmen ne olduğunu merak etmemişti. Bunu orada benden başka fark eden olmadı. Herkesin beynine ‘profesör küresel ısınma var diyor, demek ki varmış’ diye yazıldı.

     Eğitim sisteminin belki de en önemli defektini şimdi söyleyeceğim. Okulda öğrencilerin başarıları, yani anlatılanları kavrayıp kavramadıkları imtihanla anlaşılır. İmtihanların süreleri vardır. Bir sınavdaki tüm soruları bilseniz dahi bunu yeteri zamanda cevaplandırmamışsanız diğerlerine göre başarısız sayılıyorsunuz. Diyelim ki sınav saatini 2 değil de 4 saat olarak değiştirdiniz. O zaman sonuçların ne kadar değiştiği basit bir denemeyle anlaşılacaktır. Zaman uzayınca herkesin çözebileceği birkaç soru daha olacaktır. Ancak sınav sizden hem doğru cevap vermenizi; hem de bunu en kısa sürede yapmanızı talep ediyor. Siz her soruyu bilseniz dahi bunu verilen süre içinde yapmadığınız için; soruların yarısını bu süre içinde yapan birine göre başarısız sayıyor. Uygulama ilk bakışta doğruymuş gibi görünüyor, değil mi? İşin can alıcı noktası burasıdır. Bilim; bir konu üzerinde uzun uzun düşünülerek yapılır. Verilen bir şeyi hemen kavrayan bir zihin, bir daha o noktaya geri dönmez. Ancak verilenleri hemen algılamayan bir beyin ne olup bittiğini kavramak için tekrar tekrar o noktaya dönüş yapar. Nihayetinde eğer konu kendi açısından aydınlanmışsa o meseleyi kökünden halletmiş olur. Bilgi üreten beynin dalgaları uzun ve derindir.

     Bu hadiseyi bilgisayara benzeterek izah etmek mümkündür. Bilgisayarın bir ön belleği, bir de ana diski vardır. Ön belleği güçlü olan bilgisayar hızlı çalışır. Bir şey yaptığınızda çabuk tepki verir, sayfalar hızlıca açılıp kapanır. Ancak ana bellek zayıfsa çok sayıda dosya yüklemeniz mümkün olmaz. Diyelim ki tersi oldu. O zaman da bilgisayarınız yavaş çalışır fakat aradığınız her şeyi yavaş ta olsa bulur, işlem yaparsınız. Gönül ister ki her ikisi de birlikte olsun. Fakat öyleleri hem çok pahalıdır hem de teknik olarak pek mümkün görünmüyor. Bilimsel zihin yukarıda verdiğimiz örnekteki ana belleği kapasiteli bilgisayara benzer. Ana bellek çok güçlüyse oraya çok bilgi sığdırılabilir. Buraya depoladığı bilgileri daha sonra ön belleğe çıkartarak işlem yapıp sonuçlandırır. İneklerin geviş getirmesi belki bu konuyu açıklamak için biraz kaba fakat iyi bir örnektir. Bu durumun kötü tarafı hazırcevap olamamaktır. Böyleleri toplumsal hayatta aptal gibi görülebilirler. Milli eğitimin vazifesi böyle insanları tespit edip eğitim sisteminin dışına atmaktır. Eğitim sistemimiz bilgi üretmeye değil, tüketmeye endekslenmiştir. Şimdiki sistem çok iyi bilgi tüketen insanlar yetiştirir. Aptal gibi görünenlerse; sistem kendilerine böyle muamele ettiğinden zamanla kendileri de öyle olduklarını düşünmeye başlarlar. Bir süre sonra direnemeyip gerçekten aptallaşırlar. Eğitim sistemimiz bilim yapmaya müsait beyinleri hiç sektirmeden bulup çıkartır ve ıskartaya ayırır. Bundan istisnai olarak kaçıp kurtulanlar belki vardır.

      Bu size inanılmaz ve fazla komplocu gibi görünebilir. Şahsen bu sonuca çok uzun süre düşünerek ve bazı tesadüflerin yardımıyla ulaştım. T.V de Einstein’ın beynini inceleyen bir belgesel dikkatimi çekmişti. Öldüğünde beynini alarak otopsi yapmışlar ve normal insan beyninden farklı olup olmadığını araştırmışlardı. Niçin farklı olduğunu düşündüklerini anlamaya çalışıyordum. Beyninin bazı bölümlerinin biyolojik farklılık gösterdiğini anlatıyorlardı. Şimdi tam hatırlamıyorum ancak sonuçta Einstein için zihinsel özürlü anlamına gelebilecek şeyler söylemişlerdi. Ya da ben öyle düşündüğüm için anlatılanlardan bu sonucu kendim çıkarmıştım. Bunu destekler başka bir veri olup olmadığını anlamak için internetten araştırma yapınca sezgilerim doğrulanmış oldu. Bizlere dahi olarak anlatılan Einstein aslında otistik, yani öğrenim zorluğu çeken bir insanmış.
      Yıldızların altına oturup günlerce değil aylarca ve hatta yıllarca bıkmadan aynı noktaya merakla bakan insanı nasıl adlandırırız? Büyük bir keşifte bulunarak, hiç kimsenin farkına varmadığı bir noktayı izah ederse takdir edilir tabii. Peki ya şansı yaver gitmezse?

      Bilgi üretimi insan ve devletlerin en büyük ihtiyacı, aynı zamanda zenginliğidir. Kısa dalgalı, hazırcevap ve toplumun zeki olarak adlandırdığı beyinler uzun soluklu bilgiyi üretemez. Bunu söylediğimde aklıma hep çağdaş iki düşünür olan Nasreddin Hoca ve Mevlana gelir. Nasreddin Hoca’yı hazırcevaplılığı ve nüktedanlılığıyla tanırken Mevlana çağları aşan derin bir felsefenin sahibidir. Hangisini diğerine tercih edebiliriz? Ya da niçin tercih etme zorunluluğumuz olsun? Hayat bizden sorunları her zaman hemen mi çözmemizi istemektedir? Değilse niçin böylelerini tercih edip diğerlerini ıskartaya ayırıyoruz?

     Okul yıllarında bana aykırı gelen şeylerden biri de büyük bilgin olarak gösterilen kişilerden daha çok şey bildiğimi düşünmemdir. Mesela Newton fizikte devrim yapmıştır ve ortaçağ aydını bundan bihaberdir. Hele Rutherford’un atomu parçalama deneyinden kimin haberi olabilirdi? Bir ortaçağ padişahının benim kadar konforlu yaşaması mümkün değildi. Çünkü hemen düğmesine basılarak yanan bir lambayla aydınlanmıyor, kulağını bükünce ısınıp akan bir suyla yıkanmıyor; birkaç cariyenin salladığı yelpazeyle asla elde edilemeyecek klima soğukluğunda çalışmıyordu. O halde bilgi ve zenginlik nedir?

      Bilgi ve zenginlik sizi çevrenizden farklı kılan şeydir. Herkesin bildiğini bilmek bir fark yaratmaz. Türkiye’deki bütün üniversite proflarını toplasanız ve sorsanız; şimdiki bildiklerinizi mi yoksa coca cola’nın formülünü mü bilmek istersiniz diye. Zannederim hepsi ikincisini tercih eder. Bütün üniversite profların bildiği bir coca cola formülü kadar etmiyorsa bunca şeyi onlardan öğrenmek için bu kadar zahmete değer mi? Coca Cola’nın formülü üniversitede mi bulunmuştur? Ya da orada bulunabileceğini düşünür müsünüz? Bulunuyorsa çok kişinin arzuladığı bu formülü milyonlarca mezun niçin bulamamaktadır?

      Bilgi odur ki sizi çevrenizden farklı yapar. Okullarda öğretilenler genel şeylerdir. Kimsenin farkında olmadığı bir dönemde dünyanın yuvarlak olduğunu bilmek size çok önemli bir avantaj sağlayabilir. Fakat şimdi olduğu gibi herkesin bildiği bu şeyi biliyor olmak ne kazandırıyor? Sizi başkalarından farklı yapacak olan şey; şahsınıza ait olan fakat başkalrı tarafından bilinmeyen özel bilginizdir. Bunu ancak kendiniz elde edebilirsiniz. Okulda okuyarak değil; hayatta elde edilecek bir şeydir bu!

     Milli eğitim mümkün olduğunca çabuk çocuklarımızın ayağına bağ olmaktan kaçmalı, beş yıllık eğitimden sonra yakamızı bırakmalıdır.

     Okulların amacı Kuran’ın tavsiye ettiği ‘ikra’ yani anlamak, mahiyetini kavramayı öğretmek değildir. Onlar herkesin bir şeyi aynı şekilde görmesini amaçlarlar.

     Bir anaokulunda yapılan denemede, öğretmenin tahtaya çizdiği bir noktayı her çocuk farklı bir şekilde görmüştür. Bu nedir diye sorulduğunda kimi ‘dünya’, kimi ‘ben’, kimi ‘annem’ diye cevaplandırmışlardır. Ama ‘nokta’ diyen olmamıştır. Eğitim seviyesi yükseldikçe cevaplardaki çeşitlilik azalmakta ve nihayet nokta olarak görülmektedir. Bilim; herkes gibi bakmak değil, herkesten farklı bakmaktır. Bilim adamları suya bizim gibi bakmaya devam etselerdi onun asla hidrojen ve oksijenden müteşekkil olduğunu anlayamazdık.

    Çocuğunuza okulda eğer ‘çok zeki’ diyorlarsa, bilim adamı olacak diye heveslenmeyin. İyi bir bilgi tüketicisi olarak taltif edilip topluma kazandırılacaktır.

Yorum
Bir Çocuk Şiiri
Yazar Melitenli açık 2010-10-18 00:54:35
OKUL DİYORLAR!.. 
 
Ahmet Sami ÇEKMEGİL(*)  
 
 
 
Okul diyorlar 
Bence çok yanlış biliyorlar. 
Okul dediğin bir hapishane 
Yani çocuklara işkence… 
 
 
Bir de ödev veriyorlar 
Gelmeyince notları indiriyorlar 
Artık yeter diyoruz 
Ama hala anlamıyorlar… 
 
(*) İlköğretim okulu 4. sınıf öğrencisi,  
 
 
http://kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=1268&Itemid=77
Acaba?..
Yazar Melitenli açık 2010-10-19 23:57:35
Raci bey üniversite mezunu, makine Mühendisi başarılı bir iş adamıdır.  
Merakım, Acaba üniversiteyi bitirip  
bu vasfı kazanmasaydı böyle bir yazıyı kaleme alabilir miydi?..  
 
İlhami Melitenli..  
Çare?
Yazar sefikaleyla açık 2010-10-21 23:33:13
Raci beyin fikirlerinin çoğuna katılmakla beraber, başka seçeneğimiz varmı?..belkide insanın hayata hazırlanırken, mevcutlar içerisinde, yaşıyacağı toplumu tanıyabileceği, alternatif geliştirebileceği tek fırsat.
Melitenli'ye...
Yazar Sanih açık 2010-10-22 09:10:42
Ülkedeki okumuş sayısı ile düşünce üretebilen kişi syısını; harcanan para ile ortaya çıkan sonucu karşılaştırmalı sonra da Peyami Safa ve Said Çekmegil gibi Okul dışında yetişmiş kişilerle kaç okulda okumuşun yarışabileceğini göz önüne almalı...  
Ozaman doğruya daha yakın bir sonuç elde edebiliriz sanıyorum... 
Yalnız ülke kaynaklarının daha çok okumuşlar tarafından heba edildiğini de unutmamalı...

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 15-10-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
88016201 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net