24-05-2024
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow AKIL ALMAZ (KAMUSAL) YÖNELİŞLER
AKIL ALMAZ (KAMUSAL) YÖNELİŞLER PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 15
KötüÇok iyi 
Yazar M. Selami ÇEKMEGİL   
12-09-2010
AKIL ALMAZ (KAMUSAL) YÖNELİŞLER
                               M. Selami ÇEKMEGİL                        
Ülke geçmişinin akıl almaz istikametlere sürüklenişine  -geminin bürokrat tayfalarından biri olarak- bilfiil tanık olmuş biriyim. Raporumu da 1991 yılında “Tilki Tuzağı” kitabımla sunmuştum. Sanırım bu kitap –açıkça söylenmese de- yola devam eden yahut sonradan göreve giren tayfalara istikametin çarpık olduğu konusunda bir zemin, Ülke kaptanlarının zihinsel yargısına egemen sakil zihniyete dikkat çekme konusunda –zayıf ta olsa- bir sinyal; bazı düşünür ve politikacılarımıza –ülkeyi götüren kadroların zaafı konusunda- kemiyette çok zayıf, keyfiyette
oldukça güçlü bir ışık oluşturdu. Bunu Kitap hakkında çıkan 29-30 kadar yazının oluşturduğu bir kanı olarak söyleyebiliyorum. Bu ışık benim de olayları daha iyi görmeme ve tahlil yeteneğimin artmasına önemli bir katkı sağladı...

Şimdi düşünüyorum da liseden arkadaşım, eski bakan ve bürokratlardan Hasan Celal Güzel’in, 2008 yılında “Türban Faşizmi”(*) başlığıyla gündemi tarif eden yazısı sanki ülke gemisinin artık yalpalayışının bir kanıtını vermişti... -Hadi belli bir yaşa kadar Kur’an öğrenme yasağını İslam karşıtlığı ile izah edelim- Toplumu umrana  yönlendirmesi gereken medyatik siyasi mekanizmaların, “aydın” geçinen karanlık kafaların güdümünde, ülke enerji ve dikkatlerini gerçekçi sorunlardan uzaklaştırarak ve de ülke dövizini çocuklarımızın öğrenimlerini  tamamlamalarını  teminen  yurt  dışına  çıkarılmasını  teşvik  eder  biçimde –kendilerinin tahfifkar şekilde- “iki metrelik bez parçası” dedikleri başörtüsüyle mücadeleye teksif ettirip, halkın yüzde sekseninin enerjisini tüketmeye yönlendirilmesi hangi vatansever duyguyla izah edilebilirdi? “Politik hayatı pahasına da olsa” altı yaşındaki bir çocuğu –onun en iyi hamisi ve eğiticisi olma konumundaki- anasından ve babasından alarak, on sekiz yaşına kadar meslek ve beceri kazandırmayan, lisan öğretmeyen, düşünce eğitimi vermeyen bir “eğitim tarzı”nın pençesine atmayı siyaset diye satan morarmış bir tavır nasıl savunulabilmişti; çözemiyorum. Vaktiyle Ülkeyi  “bir Cent’e muhtaç" hale getiren bu kabil politikaların çetin izahı nedir ve nasıl tarif edilir ve hala meydanlarda gerdan kırarak kendini nasıl halka sunar bilemiyorum… 

***

Ben bilemiyorum ama İstiklal Şairimiz merhum Mehmet Akif bu serencamın çok uzun bir geçmişi olduğunu ta ötelere yönelen üç deyişiyle çok güzel anlatıyor:

1-                          ÇÜRÜME SEBEBİ için diyor ki:  “Eski divanlarınız: dopdolu oğlanla şarap; /biradan fahişeden başka nedir şir-i şebap”…

2-                          HAYIFLANIYOR: “Kızımın iffeti batmakta rezilin gözüne/ Acırım tükrüğe billahi tükürsem yüzüne”…

3-                          Ve Tanzimat döneminde bir  “SÜKUT-U HAYAL” sergiliyor: “Al okut  Avrupa tahsili desinler gönder/ Servetinden bölerek na-mütenahi para ver/ Sonra bir bak meğer karga imiş beslediğin…”

İşte bu üç aşamalı süreçte “Ülkeyi bir Cent’e muhtaç” hale getiren ve 27 Mayıstan beri de -ülke insanını heder eden akıl almaz politikalarla- içine düşürüldüğümüz manzara -iki binli yıllara varmadan- bize şöyle bir tablo çizmiş bulunuyor. (Bu tabloyu özetle mütefekkir şair Said Çekmegil’den alalım). M. Said ÇEKMEGİL:

            “Vapur, tren, oto, otobüs, dolmuş/ Hayat yollarda kaybolmuş/ Hayretteyim.” diyor, ve ekliyor: “...Bazı kadınlar sanki banyoda/ Plaja dönmüş caddeler...” Dahası:

“Doymamış aç gözler/ Olgunlaşmamış kof sözler/Bulvarlar dolusu bozulmuş özler/ Ahlak mı?.. Artık varsayım”...  Üstüne üstlük:

“İnsanlar gördüm/ insanlar yaya kalmışlardı/ Atsızdılar.../ İnsanlar gördüm dünyaya dalmışlardı/ gamsızdılar” diye de yakınıyor...

Yine bu platformda :
“Koltuk çoklarını aldattı/ Mustağripleri kendine/ gravatlarıyla bağladı/... Koltuk/ Cemaatla namaz alanlarını nasıl da daralttı/ ve de: “Göz alan avizelerin altında dolu kasalar/ Nazı niyazı azalttı.../ diyen bu şair:

Kilim üzerinde oturan Fatih/ Duymadın mı İstanbul’u nasıl kuşattı?” şeklinde sorumsu bir iddia da ortaya getiriyor...

 “Koltukçular, koltukta namazlarından oldular/ İnsanları nar-ı Cahimle değil/ Tağutla korkuttular.../” diyerek hayıflanıyor.

Şairler sokağından İstanbul’a sapınca, tabii;
“Ben İstanbul’a şiir yazmam/ İstanbul artık Fatih’in İstanbul’u değil/ Selvi selvi minareler olmasa/ Bizans’ı andırır sanki “ diyor ve hemen ekliyor:

“Her şey/ Cuma’nın Pazara dönmesiyle başlamadı/ Bu beden bu yarayı taa ötelerden aldı...” diyerek yaranın kökenini işaret ediyor.

Belli ki, Çekmegil “Tanzimat”ın oluşturduğu ortamı beğenmiyor;
“Bu ne biçim ortam!..” diyor:
Sosyoloğu karanlık Ziya/ İdealisti mürted Fikret/ müçtehit taslağı baidullah Cevdet/ Diplomatı refik-i Patrik paşa Fuat/ Başları Mustafa Reşit...” Bitmedi:

“...Edepsiz Halide, çalıkuşu beyinli/ Toptan hergele/ Gavur kayırıcıları bilmezler…/ Şairi: deli değil; ama Orhan Veli/ Zavallı sokak kedisi/ Ciğeri rüyasında gören mideci/ Kadını sokakta rimelli/ Erkeği evde; kıskanmaz belli/.

Çekmegil’e göre manzara şu:
“Açmışlar  TV.yi/ Sohbet yok, kıraat yok/ Azdıkça azıyorlar/
Bir yandan taklitçi vaızlar/ Habire mühür kazıyorlar/ Ya enteller?/... Oturmuş şiir yazıyorlar...”
 “Kamyonlar (bizce Ankara’dan ama) İstanbul’dan Anadolu’ya/ Tonlarla Batı taşıyorlar/ Oturmuş kurtlar, kuzular, kuşlar/ Güller ve dikenler gibi asude bir hayat yaşıyorlar...”

Ve yakınırken müsebbiplerinden: “Ey Batı’da dilenen zifiri aydın!/ Sen, olmaz olaydın/...” diyor…
“Baksana kimler çıkıyor mikrofonlara/ Kimler tırmanıyor ekrana/ Çetin mi çetin/ Çöreklenmiş tepesine Milletin/...
"N’olacak; velisiz toplum/ Hatibi ham hum”

Tabii bu durum karşısında  geçmişe tahassür yazılmaz da ne yazılabilirdi ki:
“Su sesi çağlardı kulağımızda/ Borularda akıp gitti/ Para sesi vardı cüzdanımızda/ Kağıtlar yerini aldı bitti/
“Bir ses daha vardı/ İliklerimize kadar akardı/ Alkole buladılar/ Mikrofonlar eritti/
“Lahuti bir nağme eserdi dünyamızda/Onu şükürsüzlük yedi bitirdi/
“Göğü uçaklar/ Denizi torpidolar/ Yeri fabrikalar öğüttü./
“Mekanik bir dünya geldi /Tabii dünyamızı itti...”

Bunu tabii görüyor Merhum Çekmegil; ona göre:
“Doğruya doğrulmayanlar, yalanlara boğulurlar/ Veli olmaya çalışmayanlar, velilere köle olurlar/ Sezar’a hak tanıyanlar, İsa’nın hakkını/ Anlayamazlar/ Allah’a ortak koşan çoğulcular, ortalıkta/ Dolaşan koğucudurlar/ Yaratana saygı duymayanlar, yaratılmışlara saygı dururlar/ Kibirle kasılanlar, vakardan yoksundurlar/ Namazsızları sorgulamayanlar/ Namazlarından sorgulanırlar/ Kitabın semtine uğramayanlar/ Bilmezlerle beraber uğurlanırlar!../ İmansız sonlar, sonunda mutsuzdurlar/ Gündemde değilse ana konular/ Bir meşin yuvarlakta yuvarlanırlar...” (*)
***            
            Gelin isterseniz şimdi bizi bu tabloyla yüz yüze bırakan tarihi geçmişimizin -düşünür bir tarihçimizin bir konferansından algıladığımız şekliyle intibaen zihnimizde kalan- bu tablodaki fırça darbelerine birlikte bir göz atalım:

             Gerçi branş olarak Tarih bir ilim değildir, felsefi bir perspektiftir. Buna tarih felsefesi de diyebiliriz. Ama bu felsefi gidiş, mevsuk, sahih, ve kesin tespitler üzerinde ilerliyorsa,  yer yer bilimsellik vasfı da kazanabilir. Kaldı ki “Tarih”te ilim oluşturan bir yön de vardır; (mesela arşiv kayıtlarına, mevsuk belgelere göre 1453 yılında Fatih’in İstanbul’u fethettiği; 1516’da Yavuz Selim’in Çaldıran da (Osmanlı düşmanı) Şah İsmail’i bertaraf ettiği gibi)…

            İki-üç yıl kadar önce İlber ORTAYLI  hocanın, sayın Vedat Ahsen COŞAR beyefendinin yönetimindeki  Ankara Barosunda, bir konuşma sonrası (Av. Şuayip Gaziulusoy meslektaşımın sorusu üzerine) yaptığı cevabi anlatım –zihnimde- ülke sorunlarının temeline önemli bir ışık tutmuştu. Onu algıladığım ve hatırımda kalan şekliyle burada da aktarmak: konuyu tartışabilmek bakımından ufuk açıcı olacaktır, sanıyorum: 

            Hocadan anladığım kadarıyla: 1839 tarihimizin önemli bir dönüm noktası idi. O tarihe kadar başta bulunan Türk ve Müslüman padişah -mülkünde yolsuzluk yapan- devşirme sadrazam ve paşaların malına el koyup kellesini alabiliyorken, tam da o tarihten sonra (yolsuzlukçu) devşirme sadrazam ve paşalar “başta bulunan” Türk ve Müslüman padişah kellesi almaya  başlamışlardı ve  ilk kurban da  Sultan Abdullaziz idi. Hoca, zindanda  O’nun -iki bileği birden kesilerek- katlediliş tarzını pek güzel sergilemiş, en katı yürekleri bile etkileyebilecek şekilde  bu gerçeğe duygusal bir renk te katmıştı…

             Daha sonra işbaşına gelen Sadrazam Mithat Paşa’yı adi cinayetten idama mahkum eden Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa riyasetindeki Mahkeme kararını uygula(ya)mayıp sürgüne çeviren “kızıl sultan”(!) “cennetmekan” Abdulhamid Han’ın  bu  tavrı  merhametiyle mi, acziyle mi, yoksa konjonktürü değerlendiren siyasi dehasıyla mı izah edilir bilemiyorum… 

            Sultan Abdulhamid’in bu tavrı ile beraber 1.ve 2. Meşrutiyet dönemlerinde çoklukla nitelikli ekalliyet temsilcileri yanında -saf ve hedefsiz- Anadolu ruhu taşıyan Müslüman temsilcilerden oluşan Meşrutiyet Meclisleri dönemini takip eden “İttihat-Terakki” güdümündeki faciaların (Balkan faciası, Palandöken dağlarında tek kurşun atmadan dondurucu soğuğa feda edilen mazlum şehitlerimiz, “Girit bizim canımız feda olsun kanımız…” şeklinde sloganlarla elden çıkarılan varlıklarımızın) yer aldığı o sahnede ki  Zaza  Ziya Gökalp’in -Batılı düşünür Durkheim’den muktebes fikirleriyle- Türkçü olarak  rol aldığı ve Osmanlı ülke bütünlüğünün kavmiyetçilik belasına maruz bırakıldığı -Osmanlı’yı yıkıma götüren-dönemin acı dramını nasıl irdelemeli?!..  O ne dram ve Tanzimat Meşrutiyetinin o ne anlaşılmaz politikaları idi ki, Müslümanı (ve tabii Türk’ü) azınlıkların güdümüne vermiş ve “altı yüz yıllık çınarı”  60 yıl gibi kısa bir sürede çürüterek ıskartaya çıkarmıştı. 

            Ne var ki bu aziz millet, elinde kalan son kale Anadolu’da –akıl almaz canhıraş bir gayretle- göğsündeki imanın hediyesi İstiklal mücadelesinde Meş’um Tanzimat ve Meşrutiyet düalizmine son veren basiretiyle nefes aldı da, hala dünyada var olma hakkına sahip olduğunu açıkça kanıtladı. Düşünsel alanda da –derinlikli bir iç seziyle- varoluş şartı olarak adalet, basiret, ebediyet ülküsünü tahkim ve takviye için -Safahat, 9 ciltlik Elmalı Tefsiri, ve 12 ciltlik Babanzade Ahmet Naim’in Sahihi Buhari …Tercümesi gibi- bir kaç muhteşem eserle İslam’ın  düşünsel alandaki yaşam hakkına bir kanıt, bir içerik, bir düzey de sağlamaya yönelmiş oldu..
***.
            Burada bu trende -nasıl ve niçin- hangi icraatlarla tedricen darbe indirilerek son verildiği tartışmasına girmeksizin, Kıbrıs konusunda Türkiye’yi yeniden söz sahibi kılmaya yönelen, ve sanırım 1957’lerde Dünya Bankası müzakerelerinde ABD’ye (aslında İngiltere’ye) hafifçe kaşını kaldırarak alternatif politikalar arayışına giren Menderes İktidarına (ya da iktidarsızlığına) karşı gerçekleştirilen 1960 yılındaki 27 Mayıs etiketli darbeden sonra yapılan ilk işin, “Milli Hakimiyet” ülküsü temelinde  “Kuvvetler Birliği” ilkesine müstenit 1924 anayasasını ilga ederek, çözüm mekanizmalarının işleyişini zaafa uğratan bir içerikle “Kuvvetler Ayrılığı”nı esas alan “61 Anayasası”na vücut verilmiş olması calibi dikkattir… Sanırım bu Anayasa ile –yeniden- 600 yıllık bir imparatorluğu çok kısa sürede yok eden iç çekişmelere çözüm kapısı olması muhtemel “Milletin Hakemliği”ne yasal alanda “devrimsel” bir zaaf getirilerek, “Millet adına” “Kurumsal Egemenlik” ilkesine alt yapı oluşturulmuştur. “Netekim”  bu anayasa ile oluşturulan -“Senato”, “Temelli Senatörlük” gibi- anlamsız yapıları ilga ederek 1961 anayasasını melezleştirmiş olan 1980 darbesi –bilinçaltında- bu iflah sökücü çözümsüzlüğe son verme içgüdüsünün bir yansıması, bir bilinçaltı refleksi idi. Yeterli ve akli bir fikir temeli olmadığı için de, devirdikleri iktidarın güdümünde -benim gibi mütevazi bir vatanseverin oluşmuş yasal haklarını yok etmeye bile yönelen ve bazen zulüm derecesine varan- akıl dışı, münferit yanlışlarının gölgesinde çabucak -bilinçli ve hedefi belli 60-68 zihniyetlilerin tırpanları altında– eriyip gitti. Ne yazık ki, “Aydın” geçinenlerimiz, şimdiki olayların ve çekişmelerin ve de boş uğraşılarımızın sebebinin 960 darbesi değil de –Haydar Saltuk ve Necdet Üruğ paşalarımızın sekreteryasında yürüyen-  980 müdahelesi olduğunu sanıyor...

(Bu konuya gerekirse daha sonra detaylı bir makale ile dönmek ümidi içinde şimdi) O gün bugündür -hüviyet tanımı zor bir yapı içinde yapılan- kamusal tuhaflıklar ve akıl almaz görüntüler listesi üzerinde düşünce üretip bir teşhis arayacağım. Şöyle:

a)      İstiklal Harbimizde mermi taşıyan “Nene Hatun” gibi asil annelerimizin ve kız kardeşlerimizin terbiyelice giyim tarzları –ne demekse- “kamusal alanda” hem de “hukukçu(!)larca” yasaklanarak, sokaklarda ve “kamusal işyerleri”nde -yer yer adeta teşhirciliğe varan- iç gıcıklayıcı giyim tarzının önü açıldı, teşvik edildi.

b)      Erkeklerin işgücü devre dışı bırakılacak şekilde, geleceğimiz için vasıflı aile çocukları yetiştirmesi gereken hanımların –adeta amele pazarlarına sürülerek- doğal misyonlarının önü kesildi (ve bu misyon saptırma zulmü ile) tedricen evlenmez, evlenemez ve de evlilik birliğini sürdüremez bir “kadın hakları” (daha doğrusu haksızlıkları) ortamı oluşturuldu.  Buna mahkeme salonlarında dolup taşan boşanma davalarının ürküten aşırı çokluğunu da katarsanız yaşanan ve yaklaşan sosyal vahametin boyutunu anlamak hayli kolaylaşır sanıyorum. 

c)      Yıllarca resmi yayın organlarında ve tuhaf destekli medya organlarında 10 yıl ülkeye Başbakanlık yapmış, fakirin ayağına ayakkabı giydirmiş, halka Devlet kapılarında hak arama imkan ve kabiliyeti kazandırmış bir Başbakanın asıldığı bir yerde, İmralı’da, 35.000 bebek öldürdü diye tanıtılan bir kimse Devlet garantisi ile millet kesesinden beslenerek koruma altında –hatta  politik demeçler de vererek- adeta politika üretmeye, icrayı sanata devam ediyor; ve bu garip hal “haber değeri olduğu için” aynı medya ile  reklam da ediliyor,..

d)      Merve KAVAKÇI isimli, topluma gösterilen hedef içinde “Batı eğitim”li, Türk soyundan,  müdeyyin bir hocaefendinin hanımefendi kızı -özendirilen demokratik kurallar içinde Milletvekili olduğu halde- devrin, hem de “ilerici, demokrat ve sol” Başbakanının da  (zorlandığından olsa gerek kararan bir çehreyle dahil olduğu fiili bir uygulama ile)  TBMM’de, Türkçe yapmak istediği –“çağdaş, ileri” Batı demokrasilerinin şartı olarak(!) yasayla zorunlu kılınan- “Laik”liğe bağlılık yemini engellenip - siyasi hakları yanında adeta medeni ve tabii haklarından da fiilen mahrum bırakılırcasına; hiçbir şeyden habersiz küçücük çocukları ilkokullarda yuhalattırılarak, gece bir buçuklarda savcı tarafından evi basılmak suretiyle taciz edilip Ülkeyi terke zorlanırken; çeşitli ithamlar altında zanlı tutulan Leyla ZANA isimli bayan bir Milletvekilinin -üç renkli puşusu ile, resmi dil dışında kendi dilini de kullanarak-  yemini tamamlattırılıp, Parlemento’da, tabii şekilde, bütün haklarını kullanmak suretiyle, en yüksek parlamenter maaşıyla emekli edilebiliyor. Bunun gibi:

e)      Daha yukarıda sözünü ettiğim Ziya GÖKALP’in  –Osmanlı İmparatorluğunu parçalayacak çaptaki çelişkili slogan ve ırkçı söylemleriyle bayraklaştırıldığı ülkemizde, "Türk’ün ruh köküne bağlı" Maraşlı şairimiz Necip Fazıl KISAKÜREK’ın maruz kaldığı -henüz orta yaşlı neslimizin belleğindeki- takibat, muamele ve hapishane deneyimleri;

f)       Ve de “Türküm, Müslümanım demişim/ Türk’ün Müslüman kalmasını istemişim” diye diye bir taşra vilayetinde yayınladığı 40 kadar eseriyle -ülkesi için fikir üreten- babam M. Said ÇEKMEGİL’e  27 Mayısta –hem de kendisini yakından tanıyan Alpaslan TÜRKEŞ’n devr-i iktidarında yapılan muameleler insanı, özellikle de beni çok düşündürüyor…  
 
Bunlar şu anda aklıma gelen misal kabilinden bir iki akıl almaz örnekler. Bu akıl almaz örneklerin sergilediği tablo çok beyin törpüleyici. Bürokraside hangi ırktan kimlerin resmi himaye altında “en yüksek makam”larda “en yüksek” bürokratlara tanınan imtiyazlardan faydalandırıldığı, taltif edildiği ülkemizde –büyük riskleri göze alarak ülke çıkarlarına  sahip çıkan- ne tip bürokratların, en basit “yasal haklar”ından bile bazen nasıl mahrum edildiğini görmek için şu benim “Tilki Tuzağı” isimli anı kitabımın okunmuş olmasını çok isterdim.
 
Ama, güdük sol zihniyetli “aydın”ların(!), çok sıradan, sanal kitapçıklarının resmi TV’lerde reklam edilip Kültür Bakanlığı bütçesinden desteklendiği ülkemizde yerli düşünce ile resmi çarka ait anı ve eleştiriler yansıtan bu kitap -hakkındaki şükranla yadettiğim, soldan (Sayın İlhami Soysal dostumuz) ve sağdan (Metin Önal kardeşimiz ve Yavuz Bülent Bakiler ağabeyimiz gibi) otuza yakın çok değerli tahlil ve takdir yazıları dışında en ufak resmi bir tanıtım ve desteğe nail olamamış, umut taşıyan gözlerden uzak tutulmuştur…
 
Şükür ki ümitsiz değiliz; “M. Said Çekmegil üstadımız” bu ümidimizi Kriter dergimizde yıllar önce şöyle dile getirmişti:
“Şehit ekili toprak altından/ Yemyeşil filizler beliriyor/ Güneş yeniden doğmak için ufukta/ Tunç renklerini dökerek batıyor...
“Çırpınıp duruyor ipek kanatlı kelebek/ Aynalarda yıkanıyor bir melek/ Boşuna gitmedi olanca emek/ Kentten uzakta bir çoban/ Karışan saçlarını tarıyor...
“Kulak ver arzın kalbine/ Umutlar taşıyor baksana ahengine/ Sen hayale dalma da yine/ Dünya afakı aydınlatmak için yanıyor...
“Bu kadar yağmur duası boşuna mı/ Çakan şimşekler altında/ Biriken göz yaşlarımız yağıyor/ Bir çocuk doğacak günlerden habersiz/
Ağlıyor...” (**)

Tüm bu “Akıl Almaz kamusal yönelişler”i vatansever kardeşlerimin ufku daha da açılsın ve benzeri durumlara maruz kalmaları halinde hayrette kalıp meyus olmasınlar için yazdım.
Bireysel ve toplumsal hayatımıza kendi irademiz dışında hükmeden fiziki ve sosyal tabiat yasalarına aykırı yönelişlerin toplumu dejenere  etmekten başka hiçbir sonuç vermeyeceğini hatırlatmak istedim. Aklını kullanmayan toplum ve bireyleri Allah’ın pislik içinde bırakacağını(***) hatırlatmayı düşledim…  
*** 
Vatan ve Milletini ve de kendini severlik yer yer fedakarlık ta gerektiriyor; asıl ödül ahirette; Cennet’te…
 
                                                                  M. Selami ÇEKMEGİL
_____________
(*) 17.01.2008 tarihli Radikal'den
(**) Serdar Arseven’in TERCÜMAN
gazetesindeki “ÇEKMEGİLCE”  Başlıklı yazısından alıntıdır. Bkz.:
http://www.kriter.org/index.php?option=com_content&task=view&id=59&Itemid=48
      (***) bkz. K.: 10/100

Yorum
Acaba Neden?...
Yazar Sanih açık 2010-09-15 10:44:33
Sayın yazar tutarsızlıkları sıralarken, Çalışan bir adama asgari ücret ödenirken, çalışmayanlara emekli parası adı altında asgari ücretin on katına kadar karşılıksız para ödendiğine nedense temas etmemiş; neden?

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 25-09-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
112648745 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net