24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
FARKEDİŞİN ESTETİK BOYUTU PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 15
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin Evci   
20-02-2006

1.

Fark edemeyişin boşluğunda bir hoşluk yaşamaktayız.

Ve her şey bir farkedişle başlayacak. (1) 

İnsana, insanın varoluşsal anlamına ve alanına yönelik çabaların mevcut

işleyiş içinde bir kıymeti kalmamıştır. Modern kapitalizmin öncülüğünde

global evresine giren yeni yaşamın insana soluk aldırmayan acelesi, çılgınca

bir ritimle insan varlığını hiçlik duygusunun, çaresizliğin öldürücü

boşluğunda kıstırmayı başardı.. 

İnsan; hangi iklimde olursa olsun dünün dünyasında yeryüzünün efendisi olan

insan, bugün sadece madde ve para ekseninde karşılık bulan nesnel ilişkiler

ağı içinde yaşamını sürdürmek zorunda bırakılmıştır. Korkunç yalnızlıkların,

yabancılıkların karanlık kucağında ontolojik bitişini, tükenişini

yaşamaktadır. 

İnsanın neredeyse hiçbir anlam dünyası, hiçbir anlam derinliği kalmadı.

Dün, insanın eşya anlamında sahip olduğu fazlaca bir şeyi yoktu. Zaten tüm

yalınlığı, doğal zenginliğiyle bir büyü bir bitimsiz düş tonunda/tadında

akıp giden cennette böyle hırdavatlara, ıvır zıvırlara gerek de yoktu. Ama 

var edilmişlerin en asili olan insan tüm sessizliğine, tenhalığına rağmen

bütün bir yeryüzünü dolduruyor, anlamlandırıyor, süslüyordu. 

Allah’ın, (mutlu olmak için büyük- küçük tüm ayrıntılar hesap edilerek)

yaratıp kendisine bahşettiği cenneti; insan o üstün zekasıyla cinnetler ve

cinayetler cehennemine çevirerek sonunda  yaşanmaz kılmayı başardı. Başardı

da ne oldu? Ruhunun derinliklerinde; insan varlığıyla yaşamaya razı olmayıp

sözde tanrılık iddiasıyla dünyayı yeni baştan, yepyeni bir tasarımla inşaya

koyulan bu nankör, bu kıskanç, bu zavallı varlık anlamını  yonta yonta,

kazıya kopara yükselttiği ışıltılı yaşamın bir türlü aydınlatamadığı

karanlık dehlizlerde acınacak halde yorgun, üstelik beyin kanaması ve kalp

spazmı geçirir halde varoluşa doğru şuursuz çırpınışlar yaparak esasen

kendini aramanın fakat bir türlü bulamamanın dindirilemeyen sancısını

çekmekte. Sağlıklı algılama düzeneğini, anlama, anlamlandırma yeteneğini

kaybettiğinden o kısır döngüye tekrar girmekte tahtını yine anlamsızlığa,

hiçliğe kurmakta. 

Fark edememekte.

Oysa her şey bir farkedişle başlayacak.

Yitirdiği değerlerin, kaybettiği güzelliklerin farkına varamamakta, daha da

kötüsü beyhude bir çabayla dönüp dönüp bu yitirilişi hazırlayan, hızlandıran

saiklere sarılmaktadır. 

İnsan, kendi varlığının mekanik düzeneğin eline ve emrine teslim

edilemeyecek  asaletini bir fark edebilse, o zaman her şeyi değiştirecek bir

güzide başlangıcın ilki gerçekleşmiş olacak. 

Gaflet, bir ‘farkedemeyiş’ hastalığı olarak aklımızı, duygularımızı ölümüne

sindirmiş durumdadır. Demek oluyor ki, aklın ve ruhun yeniden uyanıp güç

kazanması gafletin ölümü olacaktır. Kitleler bugün hakikati dışlayan

gündelik hayatın, değirmeninde her şeyi öğütüp un ufak eden çevrintisinde

ufalanıyor, yontuluyorlarsa bu trajedi insan varlığımızı pusuya düşüren

gidişata katılmamızı hiç olmazsa eleştiri getirmemizi, buğz etmemizi tutarlı

çıkışlar arayışımızı şimdilik mümkün kılmayan akıl tutulmasından, bilinç

eksikliğindendir. 

Farkediş bilincin yaradılışından sapmaksızın duru ve diri kalmasıyla mümkün

olur. Algı organları, algı mekanizmaları işlevsiz olanların herhangi bir

bilinç sahibi olmaları, ileri aşamalarda yüksek bilinç inşa etmeleri mümkün

değildir. Yüce Kur’an ‘gafil olanlar’ dan söz ederken onların algı

yeteneklerinin dumura uğradığına dikkatimizi çeker. ‘Onların gözleri vardır

görmezler, kulakları vardır işitmezler, kalpleri vardır idrak etmezler.’

İşte mes’ele bu, vehamet burada!.. İnsan kendi varlığını anlamlı kılan

duyma, düşünme yeteneğini yitirince her an yeni bir farkedişle hakikatin

anlam alanına birey olarak katılma, o alana bir şeyler katma imkânını da

yitiriyor. Varlığını amaçsızlığın çukurundan kurtarıp kendi fıtratına, aşka

ve aşkınlığa doğru coşkulu hamleler yapacağı yerde kendi yapıp ettikleriyle

çökerttiği ruhunun yıkıntıları arasında sonu bilinmez tükenişlere doğru

gidişini esrar içmişçesine aptal aptal seyrediyor.

Ey insan seyrettiğin kendi tükenişindir.

Ayet bu gafil tipleri ‘Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir’ diye

nitelendiriyor, ‘hatta onlardan da aşağıdırlar.’.

Bu aşağılık hal, insan varlığından soyunarak tanrılık tahtı elde etme

çabasındayken terk ettiğin akıl, izan, irfan, erdem gibi hassasiyet ve

meleke yoksunluğunun sana kazandırdığı yeni  mevkiindir. 

Bu düşüş, bu kör kuyu senin öykün, kendi arzunla üstelik arzularından başka

ölçülere itibar etmeyerek yazdığın, muazzam bir gayretle yaşadığın kendi

kaderindir ey insanoğlu.

Fark edemiyorsun.

Oysa her şey bir farkedişle başlar.

Belki Musa asasını yine atar.

Farkedişleri engelleyen tüm perdeler aralanır,

Büyü bozulur belki, oyun, oyalanma biter,

Önce büyücüler inanır,

Gerçeğin tahtına kurulmuş yalanlar çöker. 
 

2.

Her şey tam bir fark edişle başlayacak.

Böyle bir başlangıç için hangi zemin araştırılmalı, hangi imkânlar

kullanılmalıdır? Cevabı hangi yönde ve duyarlıkta olursa olsun geniş

araştırmalar, açıklamalar gerektiren bir soru bu.  Sanattan felsefeye,

sosyal psikolojiden fıkha, kelama, siyasete kadar tüm pencereleri açmak

gerekecektir. Amacım bu sorunun cevabını aramak değil. Ayrıca buna ne

imkânım ne de takatim elverir. Duyarlılık sahibi her insan eninde sonunda

mevcut düzen(i) içinde sürüp giden hayata karşı sorgulama başlatır. Bu

sorgunun tabanında içimizdeki ve dışımızdaki gerçekliklerin yüzleşmesi,

tartışması vardır. Fark edişler işte bu tartışmalar sonucu oluşur,

olgunlaşır. Bazen de fark ettiklerimizle bir tartışmayı başlatmış oluruz. 

Duyarlık ve farkediş…Muazzam akıntı ve geçişlerle birbirini besleyen bu iki

alan sanat için, sanatçı için en elverişli alandır. Sanat, duyarlığın

estetik hüviyet kazanmasıdır.

Sanat bir yönüyle fark ediştir. Sanatçı fark etmekle işe başlar, sonra da

fark ettirmeye, hissettirmeye koyulur. Bu çaba bölüşme, paylaşma arzusundan

kaynaklanır. Aslında gizliden gizliye de bir yoklama faaliyetidir bu.

Eseriyle sanatçı bize bir ses vermiştir. Bakalım biz ona nasıl mukabele

edeceğiz. Bizden nasıl bir yankı gidecek ona. Sanatçı (aydın) bir yerde

durmuş bakınmakta, bize kendini göstermektedir. Bir bakıma buluşmanın ilk

hareketi ondan gelmiştir. Peki, biz nerde durmaktayız? Sanatçı, örneğin şair

de bunu merak etmektedir zaten. Birbirimizi fark ettik mi? O halde fark

ettiklerimizi paylaşabiliriz artık. Karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde

bir anlam alanı oluşacak demektir. Fark ettiklerimizi paylaştığımız bu geniş

alanın sınırları düşlerimiz, düşüncelerimiz, hayallerimiz boyunca uzayıp

gider. Bu kapsamıyla ‘anlam’ kavramı yazarda ve okurda sonsuz, esnek ve

zengin mahiyete sahip olur/olmalıdır. Anlam nedir, nasıl oluşur,

belirleyenleri, değişkenleri nelerdir gibi sorular ve sanat etkinlikleriyle

bulacağımız karşılıkları ‘farkedişin estetik boyutu’ üzerine yeniden

düşünmeyi gerektirmektedir. 

Sorumuzu tekrar soralım: Farkediş için hangi zeminler araştırılmalı, hangi

imkânlar kullanılmalı?  Çoklarının tecrübeyle fark etmek arasında doğrusal

ilişki kurduklarını müşahede ettim. Farkediş bütünüyle ampirik bir olgu mu?

Tecrübelerimizle mi fark ederiz? Yoksa fark ettiklerimiz bizi tecrübe sahibi

mi yapıyor?

Doğaldır ki burada kavramları netleştirmemiz gerekecektir. Biz burada

sanatsal ve entelektüel anlamda bir tecrübeden ve duyarlıktan söz ediyorsak

tecrübenin farkedişi, farkedişin tecrübeyi artıracağını, hızlandıracağını

söylemeliyiz. Yok, eğer gündelik yaşam içinde tanımlanan bir tecrübeden söz

edilecekse meseleyi kısa bir değiniyle vuzuha kavuşturmakta yarar umuyorum. 

Tecrübe bir anlamda fark edişler toplamıdır.

Eğer yaşam varoluşun coşkun, tekrarsız akışının adıysa tam ve mütekâmil

anlamıyla en azından bu dünya için mutlak bir tecrübeden söz edilemez. Yeri

gelmişken herkesin kendi tecrübesini edindiğini yani bir başkasının

tecrübesinin bana yaramayacağını söylemeliyim. Tecrübe geç fark edilendir.

Geç fark edersin taşın sert olduğunu. ‘Su insanı boğar ateş yakarmış.’

Güzel. Herkes taşın sert olduğunu fark edecektir, suyun boğuculuğunu, ateşin

yakıcılığını. İyi de şair bunu fark etmiş, aynı tecrübeyi kullanamaz mıyız?

Kullanamazsın. Tecrübe paylaşılmaz, kişiye özeldir. İlla yaşamak gerekir.

Anlarsın. Çokluk anladığında iş işten geçmiş olur. Sana kırılan kafanda

izler, yüreğini yüreğini yakan bir ateşin artık hatıralara savrulmuş külleri

kalır. İçini inciten, burkan. Heybende bu incinmelerini biriktir. Veremlere

doğru mor sancılarla atan kalbinin sızılarından bir koleksiyon yap. 

Tecrübe edinmeyi aynı suda iki kez yıkanma yanılgısıyla anlayanlar zaman

içinde suyun da kendilerinin de değiştiği gerçeğini unutanlardır. Tarih

dediğimiz zamanın akış mecrası içinde her an yepyeni oluşumlarla 

karşılaşıyor, değişiyoruz. İşte bu noktada tecrübe ölçebildiğimiz,

değerlendirebildiğimiz kadarıyla  dünden bugüne yarına içimizde ve dışımızda

o akışın yönünü, yatağını tahmin etmemize yarayabilir. Geçmişte vuku bulmuş

bir hadiseyi hazırlayan ya da hazırlamış gibi gözüken sebeplerin benzer

tarzda tekrar oluşması tarihin tekerrür edeceği anlamına yorulmamalı. 

Doğruları, daha tutarlı bir ifadeyle realiteleri, kendi koşulları, kendi

ortamına göre değerlendirmelidir. Her bir olayı hazırlayan koşullar

farklıdır. Tarihsel olaylar bir defaya mahsus olaylardır. Bu kapı

aralığından geçerek katıldığınız yaşam ona özgü esprisiyle sizi çoğu zaman

şaşırttı, şaşırtmaya devam edecek. ‘Gemlik’e doğru denizi göreceksin sakın

şaşırma’ diyordu Orhan Veli.  Bir yönüyle büyü de burada değil mi? Bu

gizemli süreç içinde ve her defasında fena yakalanıyoruz. Daha doğrusu

hazırlıksız yakalanıyoruz. Aşklara, acılara, başarılara, bozgunlara,

ihanetlere, çukura düşmelere, uçup gitmelere çoğunluk evet hep hazırlıksız

yakalanıyoruz. Sözün kısası her defasında acemisi olduğumuz bir hayatı

yaşıyoruz. Hayatın ustası olduğunu söyleyenler varsa bu ustalığı hangi derin

sırları çözerek kazandıklarını izah etsinler.  Bugünün tecrübelerini yarın

için kullanabileceğinizi nasıl temin edebilirsiniz. Hayat her gün

değişiyor.her sabah yeniden kurulan, her gün yeni bir başlangıç olan dünyada

bugünün bilgisi bugünün doğrusu yarına eskiyorsa kendinizi yenilemek var

olmanızın gerek koşuludur. Tecrübe… neyin tecrübesi, hangi meçhulün, hangi

esrarın keşfi ile kazanılan mucize? İşte açık yüreklilikle söylüyorum benim

tecrübem bilgisizliğin tecrübesi olabilir belki.. Cehalete övgü mü

yapıyorum? Elbette değil ama ‘bilme’ noktasında yaşamın ustası olduğunu

söyleme acemiliğiyle ne gülünçlüklere tanık olmuyor muyuz? Bildiğim her şey

beni başka bilgisizliklerin eşiğine bırakıyor. Bildiklerimiz

bilmediklerimizi çoğaltıyor, bilgisizliğimizin farkına bildiklerimizle

varıyoruz. Belki de bilgiyi bilgisizlikten, bilgisizliği bilgiden yonta

yonta tecrübe dediğimiz alanımızı genişletiyoruz. İşte burada tecrübenin

neye endeksli olduğunu, neye denk düştüğünü bir kez daha düşünebiliriz. İyi

ki hayatın bildiklerim üzerine çektiği esrar perdesini aralama ustalığını

gösteremeyecek kadar acemiyim. Acemilikler ustasıyım. O yüzden olacak

varoluş coşkusunu hep hissediyorum. Hayat elimden tutmuş götürüyor beni. Bu

gidişten çoğu kez arkadan iz sürerek yaptığım yürüyüşten şikâyetçi değilim.

Karışmayın. Bırakın her şey kendi büyüsüyle, tılsımı ile kalsın. Bir

yanılsamayı fark edişimin gerçek zevkine vardığımı söyleyebilirsiniz. Gerçek

üzerine yanılgılar kutsamaktansa, gerçek bir yanılgı olan yaşamın tadına

varmalı diyorum. Acısıyla tatlısıyla yaşamın tüm cezbesini, tüm cazibesini

içimizde duymak… İyi ki bilmiyorum, yaşasın bilgisizlik!... kelimelerle

bilimle zihinle kurulan bilgisizlik. Gaybın kapıları açılsaydı ve bilseydik

olacakları ne olurduk, ne halde olurduk bir düşünün? Hayatlarının önünden

gidenler hiçbir şeyin gizli kalmadığı dünyaya nasıl dayanırlardı acaba?

‘Yarını düşünme’ diyor İncil, ‘onun telaşı kendine yeter’. Bu ayet de bana

yeter. Hayatın önünden gittiğini söyleyenler acaba aklı havada gidenler mi

dersiniz? 

Bazen bilmezlik öyle işime yarıyor ki. Kendi dünyamda bilgelik tahtımı

bilinmezlik ve bilgisizlik üzerine kurmanın keyfini, sanal mutluluğunu

yaşıyorum. Her yer Gemlik, her defasında Gemlik ve en olmadık yerde deniz

çıkıyor karşıma. Bilmece de büyü de sürüyor. Asıl bilmemiz gereken işte bu:

Yaşamın bir bilmece, bir yönüyle dünyanın bir oyun, oyalanma olduğu. Hayat

müthiş kurgulanmış bir oyun. Kendi oyunumuzu hayretle, heyecanla, nefesimizi

tutarak izliyoruz. Oyunda olduğumuzu derin bir unutuşla unutacak kadar

statümüzü önemsiyor, rolümüzü ciddiye alıyoruz.. Bazen yönetmenin doğrudan

kendisi bazen gerilerden gizli- açık bir ses asıl yaşamı bize hatırlatmıyor

değil. Ne ki, gerçeğin yerine ikame ettiğimiz yalan dünyalardan ve bu

dünyanın uydurma değerlerinden kopmayı başarabilmek mümkün olmayabiliyor.

Peki, ne olacak? Bu trajik tablo hep böyle mi sürüp gidecek? Onu bilemem ama

bilinmesi gereken derin unutuşlar içindeki toplum karşısında derin

hatırlayış ve farkedişler ustası olarak sanatçıların  görev ve

sorumluluğunun daha çok arttığıdır.

İşte bütün bunları fark etmekle başlayacak her şey. 

İlk elden yaşamın mevcut ve genel kabul gören formatına aykırı şeyler

söylediğimi peşinen kabul ediyorum. Doğallıkla işte tam burada sanki köklü

bir eleştiri getiriliyormuş edasıyla ‘Yani, tecrübe edinmenin, onu

kullanmanın mümkünü yok mu? Akıl tecrübe edinmede bir işe yaramaz mı?’ türlü

soruların zihinlerde uçuşabileceğini tahmin etmiyor değilim. Elbette mesleği

icabı kurulu saat gibi rutin bir işleyişle her gün aynı işleri yapan örneğin

kunduracılar, terziler, askerler, memurlar, işçiler vb. kendilerince tecrübe

sahibidir. Bu tarz rutin uğraşları  ‘adet’ kavramıyla kategorize etmek daha

isabetli olur kanısındayım. Bilineceği gibi adet zihinsel bir çaba

olmaksızın sayısız tekrarlar sonucu  kazanılan alışkanlıklardır. Gündelik

hayat alışkanlıklarımızın kalıplarına döktüğümüz hayattır.  Ama ben gündelik

akışın dışında başka bir akıştan tabir yerindeyse bir dip akıştan, öz

akıştan söz ediyorum. Hayata, kainata, insana hasılı bütün bir varlığa dair

değişmeyen özden(anlam), espriyi kavramaktan… 

Köreltici ve indirgemeci  modernist yaşam insanı alışkanlıklarına

çivilemiştir. Yaptığı işle boyutlu,yaptığı iş kadar olan insan bütün bir

yaşam içinde ne kadar özgür, ne kadar derinlikli olabilir? Sartre

‘Denemeler’inde bu basit ama köklü soruyu soruyordu. Canhıraş çalışmalarla

dışımızda kurduğumuz yaşam çoğu zaman iç yaşantımızı yıkmak içinmiş meğer.

Tatlı hayaller, boş avuntular satın almak için gerçeklerimizi vereduralım,

yaşam gizliden gizliye alttan alta bizi, her şeyi tutmuş kaçınılmaza doğru

sürüklüyor. Tüm kaçınılmaza doğru. Olmaz sanılana, imkânsız denilene,

beklenmeyene, yalan sanılana, yoksanana doğru adım adım gidiyoruz ‘Aman ya

Rabbim ne kadar yanılmışım, ne akılsızmışım.’ diyeceğimiz günlere

götürülüyoruz. Kendi payıma aklım, bu satırların yazarının aklı, başka değil

sanki ‘Ah ne aptalmışım’ dedirten olumsuzlukları fark etmem için verilmiş

gibi. Yine mi müştekiyim? Asla. Bu anlamda aklımın tecrübe edinmemde,

tecrübelerimin bir bakıma ayrımına varmamda bana yardımcı olduğunu

söylemeliyim.

____________

(1)- Bilerek birleşik yazılan ‘farkediş’ ‘fark etme’den ayrı içeriğiyle bir

kavram olarak kullanılmıştır.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 50 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
60243106 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net