12-08-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow BABAMIN MEŞİN ÇANTASI
BABAMIN MEŞİN ÇANTASI PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU-İktibas,Temmuz,2010   
08-07-2010
BABAMIN MEŞİN ÇANTASI                                                                             
                                                                                                                              
             METİN  ÖNAL MENGÜŞOĞLU-İktibas, s.379
Bu yazının başlığı aslında “Babamın Bavulu” olacaktı. Gelin görün ki Nobel ödülü alan ilk Türk romancısı Orhan Pamuk’un ödül alış törenindeki konuşması aynı başlığı taşıyordu. Ondan ödünç aldığımı açıktan söyleyerek kullanabilirdim belki. Kullansaydım içimde en ufak bir endişe kalmayacağını biliyordum. Bunun bir mahsuru bulunmadığı hususunda da hiçbir şüphem yoktur. İyi bir romancı olduğunu kabul etmeme rağmen elimi kolumu bağlayan şeyin, onun bana her seferinde yabancı görünmesi midir, diye kendimi sorguluyorum. Okuyucu yahut eleştirmen tepkisini sürekli kalbimin üzerinde bir baskı unsuru olarak görseydim eğer, yazarlık ömrüm boyunca yazdıklarımın ancak onda biri kadarını gün yüzüne çıkarabilmiştim.
Benim kurdum kendi içerimdedir. Vakıa her insanın şeytanı kendisiyle birliktedir, fikrini çok erken yaşlarda paylaşmış birisiyim ben. Başkalarının bana reva gördüğünden çok daha ağır eleştirileri ben, her eşref saatinde vicdanımdan işitmiş ve yaşamışımdır. Herkesle dost geçinebilirim, hasımlarımın bütünüyle bir biçimde baş edebilmeyi beceririm, diye düşünüyorum, lakin kendimle baş edebilmenin hazır formüllerinden o kadar uzaktayım ki.

Hülasası şudur ki ilk sözlerimin, bu yazıya Babamın Bavulu adını vermekten kendimi kendim alıkoydum, cürmü ve kabahati yoktur bir kimsenin. Ayrıca her ikimizi de okuma bahtiyarlığına erenler görecektir; bavullar o kadar farklı malzemeler içermektedir ki birbirinden. Yazıların başlığı aynı olsaydı da bir şey değişmeyecekti. Kendi kendimi yedim, ama o başlığı atamadım işte.

Babam 18 Mayıs 2010 tarihinde aramızdan ayrıldı. 17 Mayıs 1947 benim doğum tarihimdir. Şu anda 63 yaşındayım. Babam benim doğumumdan 63 yıl sonra ve benim doğumumu takip eden gün vefat etti. Mayıs ayı ve 63 rakamına herhangi bir kutsiyet yahut özel önem atfedeceğimi düşünenler yanılırlar. Bunun beni derinden düşündüren, düşündükçe gizlice mutlu kılan bir denge olduğunu söylüyorum sadece.

Babam, Devlet Demiryollarının hareket kısmında tren şefi olarak uzun yıllar görev yaptı. Biz çocuklar, kendimizi bildik bileli babamızın, bulunduğumuz şehir ve kasabalardaki istasyonlara, yürüme mesafesiyle en az yarım saatlik yolu, elinde kocaman bir meşin çanta veya bavulla gidip geldiğini hatırlarız. Bu kocaman çantayla öylesine bütünleşmişti ki, kendisini onsuz düşünmemiz mümkün değildi. Sanırsınız atalarından miras kalan muazzam bir serveti, hiçbir seferinde yanından ayırmaksızın onun içerisinde taşımaktadır. Günün veya gecenin herhangi bir saatinde annemiz erkenden uyanır, babamın üniformasını bir güzel ütüler, sonra da kaç günlük yola gidiyor, kaç öğünlük yemeğe ihtiyacı varsa, o miktardaki yiyeceğini sefer taslarına ve ağzı kapalı tencerelere yerleştirir, çantasına koyardı. Babamızı biz her vakit elindeki o kocaman çantayla yola giderken ve yoldan gelirken görürdük. Babamın trenleri Sivas, Fevzipaşa, Malatya, Yolçatı, Elaziz, Genç, Diyarbekir ve Kurtalan istasyonları arasında sürekli gider gelirdi. Marşandiz, posta katarı yahut ekpresler bizim hayatımızın birer parçasıydılar. Kirli sarı renkte ve umumiyetle bizim mimari anlayışımızı yansıtmayan gar binalarının, dış duvarına takılı kocaman kampanalar vardı. İstasyondaki trenler kalkmadan önce evvela bu kampanalar dan dan dan diye çalınırdı. Üniformalı hareket memurları bir trafik levhasının yeşil tarafını ellerinde tutarak trene yolun açık olduğunu bildirirdi. Sonunda babam elindeki borazanı öttürürdü. Bu borazanın yerini sonraki tarihlerde düdük almıştı. Trenler yürür, biz onların arkasından nedense her yolculukta gözlerimiz yaşararak bakardık. Belki de babamızı alıp götürdüğü için yüreğimizi gizli bir hüzün basardı.

Babam gittiği her yerden kocaman meşin bavuluna o yöreye özgü yiyecekler doldurarak dönerdi. Diyarbekir’de ilk mektebe gittiğim yıllarda, bir defasında, babamın çantasından portakal denilen nefis meyve çıkmıştı. Portakalı ilk kez görüyordum. Kabuğundaki kokuyu asla unutmadım. Fevzipaşa istasyonundan getirdiği Besni üzümleri de bizim oralardakilere hiç benzemiyordu. Trenlerle durmaksızın yollara gidip gelen babamın evde oturduğu zaman dilimi çok azdı. Bu bakımdan evdeki kalabalık çocuk nüfusunun, annemiz üzerinde ağır bir baskısı var olmalıydı. Lakin anne şefkatiyle sağlanmaya çalışılan disiplinin güçlüğü ortadadır. Evdeki kargaşayı durduracak, dindirecek bir otoriteye olan ihtiyaç, annemiz tarafından bizim üzerimizde baba korkusu olarak yaşatılmaya çalışılırdı. Babamızdan korkardık. Bu sebepten onun yola gidişi bizim (çoğu kere benim, zira ben izin vermesem kardeşlerimden hiç biri yerinden kımıldayamazdı, böyle yapay bir otorite sahibiydim) haylazlıklarımızın hürriyet anahtarı gibiydi.

Babam, şimdiki Tunceli’nin Mazgirt kasabasında doğmuştu. O zamanki adı Dersim olan eyaletin ehliydi yani. Mengücekoğulları’nın yöredeki son beyi olan dedem Halil Bey, tam kırk sekiz köyün sahibi olarak biliniyordu. Arazilerinin içerisinden ileride Murat Irmağı’na dökülecek olan iki çay akmaktaymış. Bu çayların üzerinde de üç adet su değirmeni mevcutmuş. Köylerden gelen hububat ayrıştırılarak bu değirmenlerde öğütülür, köylü veya yarıcıların hissesi verildikten sonra kalanı Halil Bey’in evine götürülürmüş. Ben en son 1969 yılında yöreye gittiğimde bir kısım arazileri, akan çayları, artık yıkıntı halindeki değirmenleri görmüştüm. Dedemin hükümranlığı arkadan vurulup öldürüldüğü 1916 tarihine kadar sürmüş. Etki alanı Pertek kasabasına kadar uzanan bu hükümranlık, şimdi baraj gölü içerisinde kalan ve turistik bir değer taşıyan Pertek Kalesi’ne kadar uzanmaktaymış.

Dedem vurulunca Dersim isyanının ilk kıvılcımları patlak vermiş. Ülke dört bir taraftan kuşatılmış, muhtelif bölgelerdeki azınlık unsurlarının bir kısmı düşman safında ayaklanmışken, babamın ailesi Harput Sancağına bağlı Göllü Bağ denilen bir bucaktaki tekkeye sığınmışlar. Dedemin annesi, ninem, amcam, halam ve babamdan oluşan beş nüfusun kursağına, Dersim İsyanı bastırılıncaya kadar yıllarca tekkede üç öğün kaynayan mercimek çorbasından başka bir nimet girmemiş. Öyle ki babam, pilav denilen yiyeceğin bile nasıl bir şey olduğunu hayli geç zamanlarda öğrenmiş.

Bir hülasa daha yaparak söylemeliyim ki babam, büyük, hatta muazzam bir güç ve varlıktan buralara düşmüştü. Mülkün, hükmün ve hikmetin hakiki sahibi olan Allah, onları böyle elden ele, kuşaktan kuşağa aktarıp duruyor ve büyük bir imtihan sualini soruyor, sorduruyordu.

Ordu Müfettişliğine ve istasyona yakın Ermeni Haço’nun evinde kiracı olarak oturan babamın ilk çocuğu ben, o evde doğmuşum. Amcamın ve babamın elinde köylerine, arazilerine dair tomarla şer’iyye senedi vardır. Lakin hiç birisinin gönlünden geçmez; uğruna babalarını kaybettikleri bu arazilere yeniden dönerek oradaki marabalar, yarıcılar, hizmetkârlar ve de devletle mücadele sonrasında malı ve mülkü yeniden sahiplenmek. Devletin verdiği maaş dönemine göre bir hayli fazladır ve kendilerince yeterlidir. Allah devlete millete zeval vermesin’dir. Öyle ki Keban barajı inşası sırasında devlet, bizimkilere bir yazı gönderir. Pertek Kalesi’yle alakalıdır bu yazı. Şer’iye senedi bu kalenin Mengücek oğulları ailesine aidiyetini göstermektedir. İleride bir ihtilaf olmasın için babamların devleti mahkemeye vermesi gerekmektedir. Bunu yapmazlar. Tersine noter marifetiyle bir ibra gönderir ve bu hususta bir şey talep etmeyeceklerini belgelerler.

Babamın elinde atalarından kendisine kalan artık tek bir arpa tanesi dahi yoktur. Koca bir beyliğin bakiyesi sadece nüfusa işlenmesi yasak ama halk arasında söylenti seviyesinde dolanıp duran unvanlarıdır: Mengücek oğullarının son torunları. Soyadı kanunu da bunu kullanmayı yasaklayınca babam Beyoğlu sıfatını yitirip Nuri Önal olur.

Tren Şefi Nuri Önal’ın eşi Rukiye Hanım’dan tam yedi çocuğu dünyaya gelir. İlk beşi erkek son ikisi kızdır. Memuriyeti sebebiyle türlü istasyonlarda dolanır durur. Ağabeyi Talat Önal da kendisi gibi tren şefi olmuştur. Talat Önal Genç İstasyonu’na yakın bir yerde geçirdiği feci bir tren kazası sonucu vefat edince, Demiryolları idaresi Nuri Önal’ı, son görev yeri olan Malatya’da, o zamanki adıyla taksim-i vezaifle görevlendirir. Hayatımızdaki en önemli değişiklik, babamın evden artık bir bavulla çıkıp gitmemesi olmuştur. Sanki ikinci kez muazzam bir serveti yitirmiş gibidir babam, uzun süre kendisini soyguna uğramış gibi hisseder. Elaziz, Maden, Diyarbekir ve Malatya’da yıllarca kiracı olarak yaşayan babam, sonunda yine Malatya’da, uzun vadeli borçlanarak Koyunoğlu Mahallesi’ndeki evini satın alır. Tutarı on iki bin iki yüz elli liradır. İki katlı, bir kısmı toprak damlı ve minik bir bahçesi olan bu ev, bütün çocuklardaki “baba evi” imajının genel merkezini ve ana maddesini oluşturacaktır. Çünkü ilk, bir bakıma da son baba evimizdir.

Mahalledeki sokağa adını veren Hacı Evliyagil ailesine ait bu ev, babamın mütevazı ve küçük tekkesidir artık. Trenlerle yola gitmekten alıkonulan babam, her akşam ve tatilde evdedir artık. Evin sofraları müthiş şenlenmiştir. Camide rastgele yakaladığı kimseleri akşamları eve yemeğe getiren babam, hiç kimseyi bulamasa mahallenin delisini alır yanına. Onu getirir, yedi çocuğun kahrına dayanamayan annemin üzerine ilave yük bindirirdi. Delinin esvapları yıkanır, yemeği yedirilir ve yeniden sokağa salıverilirdi. Daha ziyade perşembe geceleri birçoğu okuma yazma bile bilmeyen kimi dindarlar eve dolar, geceler boyu zikirler çekilirdi.

Biz çocuklar daha önceki kira evlerimizde eve zarar verici davranışlardan özellikle sakındırılırdık. Başkasının malına verilecek zararın günahı, evden kovulma korkusu ile beraber kulaklarımıza küpe olarak takılırdı. Kendi evimize taşınırsak eğer daha serbest olacağımız söylenirdi. Evimize taşındığımızda çift kanatlı kocaman tahtalardan yapılmış cümle kapısını, nişangâh niyetine kullanarak oraya bıçak saplamaya uğraşırdık. Bizi bundan alıkoymaya çalışan annemize ise, kiracı evlerindeyken verdiği sözü hatırlatırdık. Hani kendi evimizde daha hür olacaktık?

Üniversite hayatı, iş güç, evlenmeler derken babamın çocukları birer birer evden ayrılıyoruz. Babam bu arada otuz üç yıl hizmet ettiği kurumdan emekli oluyor. Aile artık gözle görülür bir darlığın içerisine düşmüştür. Bir evimiz vardır lakin büyüyen çocukların artan ihtiyaçlarını tek bir emekli maaşı karşılayamamaktadır. Babam ömründe ilk kez bakkala, kasaba, manava borçlanarak ayın başını getir(eme)mektedir. Aile üzerindeki ağır misafir yükü, yarı tekke şeklinde yaşanan hayattan ötürü her geçen gün artmakta, ama aylık gelir, bunların altından kalkacak miktara bir türlü ulaşamamaktadır.

Yıllar, sıkıntıları üst üste biriktirerek geçer gider. Çocukların bir kısmı evlenir, bir kısmı iyi kötü iş sahibi olur. Benim babamla İslâm anlayışı hususundaki tatlı kavgalarım bu arada sürer gider.

Baba evimiz yıkılmak üzeredir. Annemiz sürekli şikâyet eder. Evde yalnız ikisi kalmış ve hayli yaşlanmışlardır. Kerpiçler dökülmekte, dam akmaktadır. Bu evi toparlamaya annemin gücü yetmemekte, babamsa gelip giden misafirlerinden bir türlü vazgeçmemektedir. Çocuklar yuvadan uçup gitmiştir. Anneme komşuları destek vermekte, çoğu kere evin işlerini gelen misafirlerin (müritlerin demek daha doğru) hanımları yapmaktadır. Müteahhitler ise evi arsa olarak alıp yandakilerle birleştirerek apartman yapmak arzusundadırlar. Evin arsası tek başına apartman olacak kadar büyük değildir çünkü. Babam ömrünün, emeğinin getirisi saydığı bu tek mülkü elinden çıkartmaya kıyamamaktadır. Bu arada birkaç yıl içerisinde göz tansiyonu şikâyetiyle babam her iki gözünü birden kaybeder. Onlara Malatya’da yeni bir ev alırız, diğer evimize yakın bir sokakta. Eski ev hepimizin hatıraları üzerine yıkılır. Ama bir türlü yerine yenisi yapılamaz. Aldatılırız. Annemin ayaklarından şikâyeti artınca her ikisini de tedavi maksadıyla yanımıza alırız. Apartman dairelerinde birlikte büyük aile olarak oturmanın güçlüğü görülünce, yine annemizin önerisiyle Malatya’daki ev kiraya verilir ve onlara Bursa’da bir ev kiralarız. Gözleri görmeyen babam gün geçtikçe çöker, yataktan ancak ihtiyaçları için çıkabilecek bir hal alır. Annemizin ise babamızı taşıyacak takati kalmamıştır. O da dizlerinden rahatsızdır. Kendilerine bir bakıcı tutmamıza rağmen geceleri kardeşlerimden birisi onlarla birlikte kalmak zorundadır.

Annem iki bin sekiz yılında aramızdan ayrıldı. Babam artık orada tek başına kalamazdı. Kardeşlerimin evine taşındı. Bir orada bir burada dolanıp durdu. Çocukları, torunları ve torunlarının çocuklarını sayarsak babamın elliye yakın evlat ve ahfadı vardı. Mülk olarak ise Malatya’daki eski evin altmış metre kareye tekabül eden arsası ile kiradaki evi kalmıştı. Şöyle yaptık: Elinden bir vekâletname alarak, artık hiç kimsenin işine yaramayacağını düşündüğümüz arsası ile evini sattık. Baba evi diyebileceğimiz bir mekân yoktu şimdi. Gözleri görmeyen babamızdan başka kimsemiz kalmamıştı. O da kardeşlerime yük olduğundan ötürü üzülmekteydi.

Beşinci erkek kardeşimin evinde gözlerini hayata yumduğunda ben maalesef yurt dışındaydım. Babamı son bir defa göremedim. Son hizmetini yapamadım. Gerçi hem öz hem de diğer manevi çocukları benim yapacağımdan fazlasını yapmışlar, bunu biliyorum. Ben yalnızca Rabbimden bir ömür boyu dürüstlüğüne ve İslâm taraftarlığına tanıklık ettiğim babama bolca rahmet dileyebilirim.

Ondan geriye ne kaldı derseniz, “yalnızca bir bavulu vardı” diye cevaplayacağım. Kullandığı esvap ve çamaşırları konulurdu içerisine. Bunlar onun servetinden kendi hissesine düşen son mirasıydı. Yine ve hala artık eline bile alamayıp yattığı ranzanın altında duran bir tahta bavulun sahibiydi. O bavulu ne yaptınız diye sorduğumda, benim küçüğüm olan kardeşim, yoksulu çok olan bir köye gönderdiğini söyledi. Hem de bavuluyla birlikte göndermişti. Bildiğim kadarıyla yeryüzünde hiç kimseye borçlu değildi, alacaklarını ise helal etmişti. Bu eski esvaplara bile muhtaç insanların bulunduğu o köyün, bir vakitler tam elli misline sahip bulunan babamdan geriye, şimdi İstanbul’un Anadolu yakasında bir mezar kaldı.

(Özgün Duruş, 09/06/2010)



 

 

Yorum
allah Rahmet eylesin...
Yazar Sanih açık 2010-07-08 22:27:46
Nuri amcamız kamil ve asil tavırlı bir insandı; Allah rahmet etsin, Mekanı Cennet olsun

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 13-07-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
85636385 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net