09-12-2023
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow Bakın kim ağlar ahval-i perişanımıza...
Bakın kim ağlar ahval-i perişanımıza... PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Taraf - Istanbul - 21.04.2010   
22-04-2010

1-Başörtüsü yasağına çok öfkeliyim               

Taraf - Istanbul - 21.04.2010

Nobel’li yazar Günter Grass Taraf’ta açıkladı: Benim dinle hiç alakam yok ama başörtüsünü gericilik sayıp yasaklayanlara çok kızıyorum.

 Günter Grass 7 Aralık 1999’da Stockholm’deki törende, Nobel Edebiyat Ödülü’nü kabul konuşmasına bu duyuruyla başlamıştı: “Devamı var.” Oradan on dokuzuncu yüzyıl edebiyatına getirmişti sözü. Dickens’ın birçok romanının, Tolstoy’un Anna Karenina’sının okuyucuyla ilk kez, dönemin gazetelerinde tefrika edilerek tanıştıklarını, her bölümün sonundaki “devamı var” müjdesiyle, hiç bitmeyecekmiş gibi sürüp gittiklerini anlatmıştı. Aslında, sadece klasiklerin    
değil, bir bütün olarak edebiyatın verdiği sonsuzluk duygusuydu söz ettiği... Hikâyelerin hiç bitmeyeceğini anlatıyordu bize. İnsanoğlu, yazıyı keşfinden çok önce başlamıştı hikâye anlatmaya ve başladıktan sonra da hiç susmamıştı aslında; devamı hep vardı, hep olacaktı.

Dün Taraf’a geldi Günter Grass. Üç buçuk saat boyunca, Ahmet Altan’la birlikte Grass’la sohbet ettik. Seksen üçe yaklaşan yaşına rağmen, yarı yaşındakilerde az rastlanan bir enerjiyle konuşmasına; hiç acele etmeksizin, ağzından düşürmediği piposundan sakin nefesler alıp her cümlesinde küçük kavisler çizerek, parantezlerde oyalanarak ama yönünü de asla kaybetmeden, onca yılın biriktirdiği hatıralarla bugün kafasını meşgul eden meseleler arasında gidip gelmesine kulak verdik.

Bizim onun yazısını tanımamızdan ve onun Taraf’ın nasıl bir gazete olduğunu işitmiş olmasından öte bir samimiyet vardı sohbetimizde. İlk kez değil de, uzun aradan sonra yeniden buluşan eski arkadaşlar gibiydik. Söz bitmiyordu. Bizim onu yormamayı, zamanını fazla almamayı kendimize hatırlattığımız mahcup suskunluklarımıza bile izin vermiyor; Almanya’dan Türkiye’ye, Japonya’dan Yemen’e uzanan hikâyelerini, yazısında yarattığı “üç zamanlı uzam” misali geçmişi, şimdiyi ve geleceği bir tür “miş-yor-cek” kipinde birleştiren bir akıcılıkla anlatıp sözü bizzat sürüklüyordu.

Edebiyat, insana küçüklüğü kadar sonsuzluğunu da hatırlatır. Grass’la konuşmak da biraz böyleydi. Yaşadıklarını yorgunlukla değil, hâlâ taze bir öfkeyle taşıyan gerçek bir yazar o. Grass’ın enerjisi ve öfkesi bana da bulaştı sanırım; sohbetimizi yazmak için masama oturduğumda, “devamı var” dedim kendi kendime; bir haberden ziyade, hiç bitmeyecek bir hikâyenin bugün tefrika edilecek olan bölümünü yazacağım hissine kapıldım...

“Taksim’de aman bir şey olmasın”

Danzig (bugünkü Gdansk) şehrinde doğan, anayurdunu Polonya sınırları içinde bırakıp, anadili olan Kaşubya lehçesini de romanlarının birkaç istisnai bölümü dışında hafızasına gömdükten sonra, Almanca’nın en büyük edebiyatçılarından ve Almanya’nın en çok tartışılan yazarlarından biri haline gelen Günter Grass’la sohbetimize, Ermeni meselesinden başladık.

Grass’ın on yedi yaşındayken Hitlerjugend üyesi olarak Nazilerin SS birliklerinde savaştığını anlatıp, kendi geçmişiyle, belki biraz gecikerek ama büyük bir samimiyetle yüzleştiği Soğanı Soyarken kitabından yola çıkan bir yazı yazmıştım geçen hafta Taraf’ta. İstanbul’a gelip, “Ben geçmişimin gerçeğine bakabildim; gözlerimi yaşartsa da soğan gibi soyabildim kendimi; siz de kendi tarihinizle, Ermenilerin bu topraklarda yaşadıklarıyla yüzleşebilmelisiniz” diye bizlere seslenmesinden etkilenmiştim.

Grass, uzatmalı İstanbul ziyaretinde kendisine refakat eden Osman Okkan ve İlker Sayın’la birlikte gazetemize gelir gelmez, kendisine kısmen tercüme edilen o yazımdan bahsedip “Ben Ermeni meselesiyle ilgili konuşuyorum çünkü vahşetin yükünden kurtulabilmek ve bir daha tekrarlanmaması gerektiğini haykırabilmek için, tarihle yüzleşmenin şart olduğunu hem Alman toplumundan hem bizzat kendimden biliyorum” dedi.

24 Nisan akşamı Taksim Tramvay Durağı’nda bir grup Türkiyelinin ilk kez 1915’teki Büyük Felaket’i anma hazırlığı yaptıklarını anlattım Grass’a... “Çok önemli bir şey bu,” deyip uyardı hemen, “Aman bir şey olmasın, provokasyon olmasın, iş şiddete dönmesin.” Planlanan toplantının mumlar ve siyah giysiler içinde sessiz bir anma olduğunu söyleyince, “Böylesi en doğrusu” dedi.

“Anneannem de başını örterdi...”

Ahmet Altan’ın bize katılmasıyla, Ermeni soykırımından, Grass’ın “ikisini asla kıyaslamıyorum” dediği Holokost’a uzandı söz. Oradan, faşizmin güncel tezahürlerine, milliyetçiliğin bilumum maskelerine, “ulusal gurur” denen şeyin toplumları nasıl da zehirleyebildiğine vardık.

Ben kâh iki edebiyatçının siyaset ve tarih konuşmasına bunun benim için ne büyük bir ayrıcalık olduğunu hissederek katıldım, kâh Günter Grass’ı ve dolayısıyla da Ahmet Altan’ı siyasetten bir nebze koparıp dilden, yazıdan, romandan konuşmaya çekebilmek için meraklı çocuk soruları sordum. Grass’ın ve Altan’ın bir gözleri Avrupa tarihine, diğer gözleri edebiyatın geleceğine dikilmiş halde, birlikte aynı ufka baktıklarını hissettiğim anlarda ise susup onları dinledim.

Bu konuşmanın ayrıntılarını daha sonra yazmak üzere, şimdilik Günter Grass’ın, sohbetin orta yerinde, “Belki sonsöz olarak şunu söyleyebilirim” diye açtığı ve açar açmaz “sonsöz” olmayacağını sanırım kendisinin de kavradığı bir parantezi aktarmak istiyorum sadece.

“Alman hesabıyla seksen iki, Türk hesabıyla seksen üç yaşındayım” dedi Grass, “ama ihtiyar hissetmiyorum kendimi, çünkü yaşlandıkça mülayimleşen, bilgeleşen insanlardan olamadım ben. Hâlâ öfkeli, hem de çok öfkeliyim.”

“Yazarlar öyledir” dedi Ahmet Altan. Piposundan bir nefes çekip “mesela” diye devam etti Grass, “Bu başörtüsü meselesi çok ama çok öfkelendiriyor beni.”

O ana kadar hiçbirimiz dinden, örtüden, laiklikten, inanç hürriyetinden söz açmamıştık ama Grass’ın lafı buraya getirmesi, içinde dolaşıp durduğumuz ortak hikâyenin bütününe gayet uygun düşüyordu.

“Benim dinle hiçbir alakam yok. Ateistim” dedi Grass, “ve dindarlara gerici gibi bakanlar, başörtüsünü gericiliğin simgesi gibi gösterenler beni öfkelendiriyor. Fransa’da, Almanya’da, Türkiye’de laiklik adına bunu yapanlara kızıyorum. Benim anneannem de başını örterdi; belki de kendince dinsel bir inançtandı bilmiyorum. Ama ne fark eder. Başörtüsü yapay bir sorun; böyle yapay bir sorunla insanların üzerine gitmelerine sinirleniyorum.”

Bunun üzerine Ahmet Altan, “Bu yapay soruna duyduğunuz öfke Türkiye’de çok geniş bir kesimi derinden etkileyecek” dedi ve oradan, sadece azınlıkların değil, çoğunluğun bile “ikinci sınıf vatandaş” muamelesi görebildiği bir düzenin tuhaflığını konuşmaya geçtik.


2- Banning the burqa is simply not British


  • 24 Jan 2010
  • The Sunday Times

  • ‘UKIP IS CHANNELLING
    THE FEAR OF TERRORISM IN THE PURSUIT OF VOTES’


    ‘As I was once strolling through the inner city, I suddenly happened upon an apparition in a long caftan with black hair locks. Is this a Jew? was my first thought . . . but the longer I stared . . . the more my first question was transformed into a new conception: is this a German?”

    That is the passage from Mein Kampf in which Adolf Hitler describes how, walking as a student through the less salubrious streets of Vienna, he had suddenly understood the true threat that the Jews presented to the Germanic way of life. I hadn’t read those words since I was a student, but somehow they returned to my mind last week, prompted by the UK Independence party’s announcement that it would campaign to “ban the burqa”.

    This is not to say that Lord Pearson, UKIP’s new leader, is a figure in the Hitler mould. Far from it. Having met Pearson on more than one occasion, I know him to be a civilised and considerate person. Yet in attempting to gain market share from the British National party in the run-up to the general election, Pearson is indulging in a lethally dangerous form of identity politics; and in his claims to be standing up for “British values”, the UKIP leader is in fact trashing them.

    Pearson declared last week: “We are not Muslim-bashing, but this [the wearing of the burqa] is incompatible with Britain’s values of freedom and democracy.” First of all, he absolutely is “Muslim-bashing” — it’s of a piece with his gratuitous remarks in his first interview as party leader that “the Muslim population is rocketing; their birth rate is much higher than ours”. (In that Vienna passage from Mein Kampf, Hitler used the same old “they’re outnumbering us” tactic: “Especially the inner city and the areas north of the Danube canal swarmed with a people who even externally no longer bore a similarity to Germans.”)

    Second, how is it compatible with “Britain’s values of freedom and democracy” to use the force of the state to prevent a small number of law-abiding women from wearing an item of clothing they regard as part of their religious observance, and to arrest them on the streets if they persist in exercising their conscience in a way that harms nobody?

    On Thursday’s edition of Newsnight, confronted by a formidably articulate female Muslim student (who was not wearing a burqa), Pearson tried a different tack. The burqa, he claimed, was “oppressive to women” and should be banned for that reason. His interlocutor was magnificent in her incredulity: “So we should criminalise women in order to empower them? Send them to jail to free them?” She might also have noted that UKIP’s sudden embrace of feminism is desperately insincere: it seemed to have no problem with its MEP Godfrey Bloom when he declared that the problem with women in this country was that they didn’t clean behind the fridge properly.

    There are legitimate feminist arguments against the wearing of burqas: that it enforces the idea that women should be ashamed of revealing themselves in public, and that it is a pseudo-religious manifestation of male prejudice against women; but it is absurd — morally and legally — to force women to be feminist against their wishes. It may be that there are some British women wearing the burqa not because they want to, but because they are forced to. I suspect this would be a nugatory minority of a minority; but how would the law establish which of these women were wearing the burqa as “an act of oppression”? Presumably their husbands or parents would have to be arrested as well.

    Does UKIP — and those who support its proposition — think that there is so little genuine crime in this country that the police would welcome this as some way of filling up empty cells? It would be analogous to the legislative fiasco of the banning of hunting with hounds, which occurred largely because Labour MPs regarded as deeply offensive the sight of the English gentry dressed in red charging around on horses — exactly as offensive as Pearson and his colleagues find the sight of women in full veil on British streets.

    In effect, UKIP, which purports to be a libertarian party as far removed as possible from new Labour busybodyism, is appealing to the same lamentable culture of offence to which this government has so shamelessly pandered. As Shami Chakrabarti, the director of Liberty, recently pointed out, this “political and legislative culture that conflates irritation, offence, alarm and distress has promoted a general fear of difference and dissent”.

    One could see a glimpse of this effect on the national character during BBC1’s Question Time last week, when the mooted burqa ban was discussed. A member of the audience declared that she was “intimidated” by the sight of burqas. Cue sympathetic nods from the panellists. Since it is not done for politicians to show irritation with any member of the studio audience, no matter how inane the remark, none of them said what needed to be said: get a grip, woman, and if you are genuinely terrified of your neighbour because she is wearing a full veil, see a psychiatrist about your unusual phobia.

    Perhaps, however, this woman had merely been reading Pearson’s letter in The Times the previous day, in which he warned darkly that “one of the 21/7 bombers escaped wearing the burqa: the hidden face can also hide a terrorist”. That’s right: any of those veiled women you see on the high street — I’m not speaking from experience, but then I live in East Sussex — may not just be buying groceries; they may instead be casing the area to see which shops would be easiest to blow up. On the other hand, if they were not wearing the full veil, then the neighbourhood would be safer, since we might (according to Pearson’s reasoning) be able to tell by staring at their uncovered face whether or not they were a terrorist. This is, again, absurd, even if you believe that the true purpose of UKIP’s policy is to prevent Islamist terrorism; in fact, its purpose is much less constructive — to channel the fear of it in the pursuit of votes.

    Nicolas Sarkozy, so transparently a mountebank, is attempting a similar burqa ban in France; it follows the banning of all “ostentatious” religious emblems, including the veil, from schools and public buildings. France, however, since its bloody revolution, has had a determinedly anti-clerical political culture, regarding religion as something that has no place whatever in the public realm. That is not the British way; we evolved — not least as a result of our own historical experience — a much more tolerant approach to open expressions of religious difference, which can be summarised by the phrase “live and let live”.

    Christians in this country understand this well, which is why a ComRes poll last week reported that 85% of self-described Christians agreed that, whatever your faith, the law should protect the right to wear its symbols, provided they do not harm others. If the would-be populists of UKIP think that the average British churchgoer would be enthused by the attempt to stamp out the visible manifestations of a minority’s adherence to Islam, in effect to criminalise religious conscience, they are much mistaken.

    In fact, they don’t even carry their own party united behind the new policy. One online UKIP forum contains the following comment from a party member: “This call to ban the burqa is simply pandering to those who might just vote BNP. I think in future we as frontline members will now find it a touch more difficult to convince the public that we are not the BNP in blazers.”

    Precisely so; and it would be nothing less than UKIP’s leadership deserves. Shame on you, Lord Pearson. You have betrayed the very British principles of freedom and liberty that your party swears to defend.



    Yorum
    Nihayet..
    Yazar admin açık 2010-04-29 06:03:06
    Nihayet; ama buna da şükür!.. 
     
    http://www.stargazete.com/politika/basortusune-yasagin-hukuki-dayanagi-yok-haber-258009.htm

    Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
    Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

    Powered by AkoComment 2.0!

    Son Güncelleme ( 27-04-2010 )
    < Önceki   Sonraki >


    Advertisement

    Kullanıcı Girişi
    Ziyaretçi Sayısı
    106102709 Ziyaretçi
     
    www.beyaz.net