24-11-2017
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL İÇİN YOL BİRDİR

(THERE İS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleriSAĞ TIKLAYIN
lütfen)





























 
Önerdiğimiz sayfalar:
M. SAİD ÇEKMEGİL 
anısına
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090


Nuri BİRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek



Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   kardeşimizin
(facebook sayfasından
dikkate değer görüşler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52



M.Selami Çekmegil'den
(twitter'da kısa beyan 
                ve tartışmalar)
https://twitter.com/M
SelamiCekmegil



M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!
1-
http://tr.wikipedia.org/
w
iki/Selami_%C3%87
cekm
egil
2-
http://www.biyografya.com
/biyografi/5959



    ____________________
BU SİTE
    Selami ÇEKMEGİL’in
Yeğenleri:
    MelikeTANBERK ve 
    Fatih ZEYVELİ'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGİL 
  anısına ARMAĞANIDIR!  


   Anasayfa arrow M. Said Çekmegil arrow TAKLİT MARAZI
TAKLİT MARAZI PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 6
KötüÇok iyi 
Yazar M. Said ÇEKMEGİL   
14-02-2010
 TAKLİT MARAZI(*)

                                             M. Said ÇEKMEGİL
İlmin insanlık için öneminde ittifak etmeyen akıl ve baliğ bir kimse görülmüyor. Fakat ilmin tarifinde ise bu birlik yok. Biz burada İslam dışı kaynakların da, nihayet “akıl için (yol) tarik birdir” özlü sözünü doğrular şekilde gerçeğe yanaştıkları bir tarifle konumuza giriyoruz. Ancak aynı manayı birisi ebedi, diğeri geçici hayatı göz önüne alarak verirler. İki zıt yönden aynı çizgiye yaklaşmayı birkaç cümle ile ifade etmek istersek, ilim (fıkıh), hayatı zorlamadan kolaylaştırmak; eşyadan faydalanmanın çarelerini ararken “İnsanın lehine ve aleyhine olan”ı öğreten kaynak mektebe giden yolu bilmek, bilmeğe çalışmak ilmin temeli bulunuyor.

İşte söz konusu bu ilim, benibeşerle o kadar iç içe bulunuyor ki hiçbir insanın kendisini ondan muaf görmesi tabii olamaz. Her insanın fert fert bilmeye çalışmakla mükellef olduğu ve bilmeye talip olmayışın ağır vebalini kaldıracak hiçbir mazeretin kabul görmediği ilim nasıl elde edilir? İnsanlığın haysiyetini koruyan bu bilgiye nereden varılır; onun kaynağına götüren yola nasıl girilir? Bu zaruri sorular ilmin vecibelerini gösterir, malayaniyi değil, ilmi geliştiren bu çeşit soru müessesesi bizzat yaratıcının teklifidir.

Sualler tefekkürü, tefekkür araştırmayı, araştırmak ise insanı kaynağa giden (Şer'i) yola; Türkçesiyle (pınar başına), yani ilmin çıkış noktasına götürür.

İnsanı tanımaya çalışırsak, ondaki fıtri niteliklerden birisinin, neden ve niçinleri merak etmeden duramadığıdır. Bozulmamış bir fıtratın tezahürü olarak merak etmek, düşünmek, aramak ve bu yolda isabet etmek kadar olmasa bile yanılmalara düşmek, sadece insana has bir keyfiyet olarak görülür. Onu yaratan Fatır’ı Azam, ondaki bu eşsiz seciyeyi beraberinde halk etmiş ve hilkatinin gereğinin yapılıp yapılmadığını otokritik edebilecek güçteki aklı da lütfetmiştir. İhsan edilen bütün bu nimete karşı şükran olarak beklediği ise aklın güzel çalıştırılmasıdır. Bu güzel çalışma tarzı, tefekkür ve taharri yollarından geçmeye bağlı olduğu için de düşünüp ibret alsınlar diye kitaplar vahyetmiştir. Ayrıca Müslüman olanları “doğru düşünmek,” “hayra isabet etmek” manasında verilen “Rüşt” ü arayanlar olarak tanıtmıştır. Yani doğruyu, doğru düşünmeyi; “en layık ve en uygun olanı talep” etmeyi; “taharri”yi, araştırıcılığı İslam’ın kendisinden koparılamaz bir vasfı olarak göstermiştir.

Doğru düşünmesini bilenlerce, ilmin en yüce kaynağı olarak iman edilen temel kitaptan anladığımıza göre insanoğlu, eğer hayra erişmek için yapmakla mükellef olduğu arayıcılığı, gücü varken, tahkik ve tetkik vazifesini terk ederek taklide razı olmuşsa, gayri İslami tutumlara rıza göstermiş (peki) demiş bulunur. Şüphesiz ki insanın bizzat kendi öz eliyle, Müslümanlığını işlemez hale getirmesi büyük bir felakettir. Bu akıbete razı olmuş bir kimse bizzat kendi nefsine yazık etmiş olur ki tebliğdeki zulüm ve cefa (cevr) manasında kullanılan “kasitun”un da manası böyle verilmiştir.

İnsanı zulümden kurtararak Müslümanlığında temadi ettiren işbu ferdi araştırma mükellefiyeti o kadar şahsidir ki yaratıcısı bile onun kendi öz yoluna bu mükellefiyetten soyunmuş olarak davet edilmesini istemiyor; körü körüne değil, ilerliyi görmeye çalışan “bir basiret üzere” El-Âlim’in ilim yoluna çağırmak emrini bizzat kendisi veriyor.

Bu esaslara dayanarak İslami çizgide kalabilen müminlerin hiçbiri, güçsüz biçarelerin dışında, hiçbir insanın bu konuda mukallit olabileceğine, şayet fıtratını iptal etmekten mahcubiyet duymayarak taklide razı olanlar varsa, onların tövbesiz affedileceğine kani olmamışlardır. Çünkü insan, kendi meselesi üzerinde samimi olarak tatmin oluncaya kadar araştırma yapmakla vazifelidir. Öyle ki konusunda itminana erişmemişse Müslüman, ilmi otorite kabul edilenler de önerse yine de zaruretlerin naçarlığı dışında taklide razı olamaz. Taklide razı olanların yapmakla mükellef oldukları işlerde makbuliyet görülmez; isterse bilmeyerek doğru hareket etmiş olunsun. Gücünce araştırmayı terk edenlerin ibadetlerini iade gerektiği kaydedilmiştir. Fakat gücü yettiği kadar, gerektiği gibi araştırma yapanların işlerinde sonradan yanlışlık da görülse yine de ecirlidir, makbuliyet arz eder. Bu hususu “müftüler sana fetva verseler de bir kere de (yüce fikirlerin hareket merkezi olan) kalbine danış” mealindeki nebevi tavsiye tekid eder. Bilhassa konu beşer ilmine bırakılmamış ise; insanın asli vazifeleriyle ilgili değilse “…Müslüman sağlam bilgiye dayanmayan hiçbir noktada fazla durmaz.” Gereksiz tartışmalarla asli vazifelerine yarayacak enerjisini israf etmez. Emri İlahi mealen şöyledir: “Bunlara dair içlerinde hiçbir kimseden fetva da isteme.”(bkz.Kehf:22)

Bu konudaki fıkha bir daha bakacak olursak, yine görürüz ki, gerekiyorsa araştırma ibadeti yapılmadan işlenen diğer amellerin değeri olmayacağı bellidir. Öyle ki araştırmadan yapılan ibadet şeklinde görülen işlerde isabet dahi olsa, bu işler makbuliyet arz etmezler. Hâlbuki bütün gücünü sarf ederek araştırmakla Müslümanlığını idrak etmişse bir kimse, yaptığı ibadetler hatalı da çıksa, yanlış da bulunsa kabule şayan görülmüştür. Çünkü işin doğrusunu henüz bilmiyorsa, aramak için mevcut bütün gücünü sarf etmek ibadetini eda etmiştir. İmam Şafi  demiş ki: “Müslüman’ın karşılaştığı her mesele için ya apaçık bir hüküm veya hakikate uygun şekilde bir delalet mevcuttur. Eğer meseleyle ilgili dorudan doğruya bir hüküm varsa Müslüman’ın ona uyması gerekir. Eğer doğrudan doğruya bir hüküm yoksa içtihat yapmak suretiyle hakikate uygun olan delaleti araması icap eder.” İmam Gazali ’ın tespitiyle de: Her insan bir başkasının görüşüne göre değil, bizzat kendi araştırmasıyla meydana gelen galip “zannına uymakla memurdur.” Mevlana ’ya göre de bir memuriyeti; bu sünneti mubarekeyi ihmal ederek araştırmayı terk etmek öldürücü bir bidattir.

Doğruyu arayıcılıkla “kişi henüz ilim isteğindeyken ecel ona gelirse, Allah’a kavuşur; onunla peygamberler arasında nübüvvet derecesinden başka hiçbir derece yoktur” haberi ve Gazali’nin: “…kusursuz bir araştırma ve inceleme esnasında tahkikatını bitirmeden ölürse” bir kimsenin mağfur olunacağının görüşü düşünen beyinleri yeteri kadar aydınlatamaz mı?

Bütün bu gerçekleri, sünnet ailesinden çoklarınca tespit edilerek şöylece özetlemiş olarak buluruz: “Kalbine gelen şüpheyi kaldırıp atmak ve hakikate vasıl olmak için bütün gayretini sarf ettiği halde meramına nail olmadan ölen, fakat şüphe ve tereddüt içinde durmayarak hakkı bulmak yolunda çalışmış olan adam felah ve selameti bulmuştur. Çünkü bu adam şüphe ettiği noktada kalmayarak hakikati aramaya koyulmuş ve aklını durmadan kullanmıştır.” Yine bu yüce ailenin büyük müçtehidi Ebu Hanife’nın “Fıkhi Ekber”’inde bu hususta hükme bağladığı bir re’yi şöyle gösterilebilir: Bir insanın, bizzat kendi meselesi olan bir konuda müşkülata uğrayınca, kaynağından veya onu delilleriyle bilenlerden sorup öğreninceye kadar şüphesiz yüce Allah doğru söyler; O ne demişse sadıktır, diye bir itikadı mahfuz tutması kendisine o anlık yeterli bir görev olursa da… Ancak yaşayan insanoğlunda bu yeterlilik ona, değil sorup araştırmayı terk etmesini, aksatmasını bile gerektirmez. Yani kendi asli meselesi konusunda bir kişiye değil aramayı terk etme, “aramayı geciktirme (dahi) caiz olmaz. Bu hususta duraklaması ile o (insan) mazur tanınmaz. Duraklarsa (duraklamayı zararsız görürse belki) küfre girer. Şafii ekolünde eserler vermiş olduğu kaydedilen diğer büyük bir âlimin görüşü ise şöyle veriliyor: İlmi tebliğleri tümünden veya bir kısmından uzaktaysa kişi, “araştırma isteğini uyandırması” gerekir. “Böyle bir arzu uyandıktan sonra hakikat araştırılmazsa veya araştırmada kusur edilirse bu da küfür olur.”

Müslüman içtimaiyatçısı İbni Haldun’nun dediği gibi: “Bundan dolayı biz sebepleri nispetsiz bir surette araştırmaktan vazgeçerek, bütün sebeplerin hakiki sebebi olan yüce (Allah’a) yönelmekle memuruz. Bütün bu sebepleri yaratan ve icat eden Odur… Bir kimse bu sebeplerden birinde tevakkuf eder (durursa, yani anladığımıza göre araştırmamayı meslek haline getirip aklın bütün gücünü sarf ederek doğruyu (Rüştü) aramaktan vazgeçerse) o kimse küfür içine dalmış olur.”

Şimdi konumuzu özetlersek rahatlıkla anlarız ki ilmi yola girmek çabası insanın en şerefli işlerinden birisidir; hatta birincisidir. Öyle izzetli bir ameldir ki bu doğruyu arama işi, gerçeği öğrenip en uygun olanı yaşamaya çalışmak ibadeti, aynı zmaanda mümin insana güzel bir sıfat olmuştur: MÜSLÜMAN. “Müslüman olanlar rüştü (kemale isabet etmek için dosdoğru gitmeyi) aramış olanlardır.”

Bir örnek olarak Allah Resulü İbrahim'in (A) onunla şereflenmiş olduğu bildiriliyor. Ve yine Resulullah Musa (A) onu aramak için yola çıkmıştır. Mütefekkir, sanatkâr Celaleddin-i Rumi’nin mısralaştırdığı gibi: “…Aramak yok mu (aramak! O ne) kutlu bir iştir…” Çünkü insanın gerçek istikbaliyle ilgili öz meselesini halletmek için araştırıp hakka nasıl hizmet edeceğini “… düşünmek farzdır…”

İnsanlar üzerlerine lazım olan meselelerde, mevcut gücünü sarf ederek araştırmalarda bulunurken vermeye mecbur olduğu hükümlerde hataya da düşse, yanılsa da bu büyük ibadetinden dolayı ecrini yine de alacağını haber veren, Allah’ın son nebisi ve mükmül Resulü Muhammed (Aleyhisselam) dır.

Böyleyken; bu vahyi haberler gayet vazıh bulunmuşken, “Rüştü - taharri”yi yani, doğru yolu araştırmak ibadetini hatırlamamak, daha acısı onu unutturmaya çalışmak, bilerek veya bilmeyerek İslami hayattan uzaklaşmak değil de ne olur? Günümüzde ve tarihte araştırıcılık gibi Salih bir ameli iptal edenlere acımak gerek. Bütün gücüyle doğruya isabet için, fikri ve fiili cehtler sarf etme; çalışmalar yapma camilerinin kapılarını kapatırken, tembelhanelere açılan taklit kapılarını ardına kadar açanların "din günü"nde hesaplarının çok çetin olacağını anlamış bulunuyoruz. Ve anlatmak istiyoruz ki: “Hüküm Allah’tan başkasının değildir. O, kendinden gayriye; (indi olarak helal ve haram koyucularını ilmi bir kaynak olarak kabullenmememizi, yani onlara böylece) ibadet etmememizi emreylemiştir. DOSDOĞRU DİN İŞTE BUDUR. Fakat insanların çoğu” bu hususu bilmiyorlar. İşte bu nevi bilgisizlik “dosdoğru dine tabi olmayı engelliyor” ya.

Yegane yanılmaz olan Allah’ın, seçtiği Resulleriyle yolladığı muhkem tebliğleri bir tarafa itip de kendileri gibi az veya çok yanılma niteliği bulunan insanları taklit etmeyi doktrin sanmışlara söylenecek söz bulamıyoruz. Ne diyelim; “onlar ilmini kavrayamadıkları şeyi yalan saydılar. (Oysa) kendilerine (vahiyle bu ana meselelerin) tevili gelmedi. Onlardan evvelki (ler) de böyle (ce vahyin ilme kaynak oluşunu) tekzip etmişlerdi. (Ama iyice bak (ve gör ki), o zalimlerin sonu nice oldu?”; ve nice olmaktadır.

Kötü akıbetten sakınmak isteyen insanlara hatırlatılacak çok önemli güzel amel: Rüştü taharridir; temel meselelerde en doğruyu aramaya çağırmaktır. Bu Salih iş üzerindeyken bazı bazı hatalara da düşse, imtihanı bitmiş insanın, ebediyeti için kazandığı ecrinden bir şeyi kaybolmaz. Diğer endişeler dünya ve dünyacılar içindir.

Not:
1-
Dip notlara (37 adet) Said Çekmegil’in İnsanın Yolu İslam adlı kitabından (veya kriter dergisi'nden) bakılabilir.
2-
(*) YAZISelma ARSLANER tarafından sitemize iletilmiştir;  teşekkür ederiz...                                                                              kriter

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 14-02-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
29554559 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net