18-11-2017
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL İÇİN YOL BİRDİR

(THERE İS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleriSAĞ TIKLAYIN
lütfen)

Bülent ECEVİT'e dair


How Nice to be 
                  remembered...
        (Sesi de açınız lütfen)
Murat Bardakçı'dan: 

Değerli yazar 
Soner YALÇIN sorup: 
Hangi Gerçek diyor!... 











 
Önerdiğimiz sayfalar:
M. SAİD ÇEKMEGİL 
anısına
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090


Nuri BİRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek



Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   kardeşimizin
(facebook sayfasından
dikkate değer görüşler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52



M.Selami Çekmegil'den
(twitter'da kısa beyan 
                ve tartışmalar)
https://twitter.com/M
SelamiCekmegil



M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!
1-
http://tr.wikipedia.org/
w
iki/Selami_%C3%87
cekm
egil
2-
http://www.biyografya.com
/biyografi/5959



    ____________________
BU SİTE
    Selami ÇEKMEGİL’in
Yeğenleri:
    MelikeTANBERK ve 
    Fatih ZEYVELİ'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGİL 
  anısına ARMAĞANIDIR!  


   Anasayfa arrow M. Said Çekmegil arrow İNSAN ŞAHSİYETİNİN TEKÂMÜLÜ
İNSAN ŞAHSİYETİNİN TEKÂMÜLÜ PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 4
KötüÇok iyi 
Yazar M. Said ÇEKMEGİL   
07-01-2010
İNSAN ŞAHSİYETİNİN TEKÂMÜLÜ


                                             M. Said ÇEKMEGİL

Vicdan, ruh, akıl, duygu… Ne dersek diyelim; karşımızda bütün unsurlarıyla beraber, hiçbir yaratılmışa benzemeyen, tercihleriyle değerlendirilen ayrı bir yaratık, insan vardır. Ve asıl mesele (problem) de aslında bu insanın şahsiyetini koruması, geliştirmesi (tekâmülü), “iki günü birbirine uymaması” her gün biraz daha olgunlaşması söz konusudur.[1]


Dış müdahaleler, iblisane vesveseler bir yana, bütün yaratılmışlarda olduğu gibi âdemoğlunun da “Her biri kendi asli tabiatına göre hareket eder.” Onların bünyesinde iyiye de kötüye de yönelmeye müsait nitelikler vardır. Siz onları “madenler gibi bulursunuz.” Cahiliye dönemlerinde “hayırlı olan” kalitelileri, gerçek yolu “anladıkları (fıkhettikleri) zaman” doğruyu arayıp hakkı teslim ettikleri devirlerinde “de hayırlıdırlar.” Fakat kalite zaafına uğramışlarsa, doğrular arasında da olsalar şer olurlar.

Bu oluşlar bir determinizm (muayyeniyet=gereklilik) değil, Sünnetullah’ın yaratılmışlar tarafından hiçbir zaman değiştirilemeyecek izzetini ifade eder; doğru düşünmesini bilenleri malayanilerden (boş işlerden) korumak içindir.
 
Yaratıcı, yaratıklarının karakterlerine koyduğu kanunları kendisi dilerse kaldırabilir (nesheder) se de, yaratılmışların onları kaldırmaya değil, değiştirmeye bile asla gücü yetmeyeceğini anlıyoruz. Bunu idrak eden arayıcı kişi, onlara karşı çıkmayı Donkişot’vari – denemekle ömür tüketmeğe razı olmaz. Aksine, meselelerini Sünnetullah’ın ışığı altında çözmeye çalışarak ilerler.

“İnsan kelimesinin aslı üns” ins lafzının beşere, içtimai (sosyal) bir varlık olduğunu anlatmak için verilmiş bulunduğunu görüyoruz. İns’in; ünsiyetin, yani kendi aralarında bir nizam (düzen) içerisinde, birbirlerinin “velileri” olarak dostça beraber yaşamanın manasını taşıyan insan kelimesi, ünsiyetin zıddı olan “vahşet”le daha iyi tanınır ki bu “vahşi tabiri” âdemoğlunun insaniyetten ayrılmışlığını ifade eder.

Bedevi’liğe vahşet denilebildiği kadar, medeniliğe de insaniyet diyebiliriz. Bir ülkede (medine= şehir) nizam içerisinde toplu olarak, sistemiyle) beraber yaşamaya çalışan insan- herhangi bir sebeple- dağda yalnız da kalsa medenidir de; kanun, nizam tanımayan keyfiliklerle kendisini dağ başında sanarak, anarşiye kapılmış sıkıntılı bir psikolojiyle yaşamaya özenen âdemoğlu, Medine’de (şehirde) de olsa vahşidir. Kitab-ı Kerim’in ifadesiyle medeniler “said” dir (mesuttur). Vahşiler ise “şaki”dir; zahmettedir. Batılıların batıl felsefeleri her ne kadar bu soruya cevap bulamamış olsalar da, gerçekler değişmiyor. [2]

Medeniyeti, maddi ihtiyaçları kolay karşılamaktan; konfordan ibaret sanan, geçici rahatlıklara aldanan zihniyetin yoğurduğu reçetelerde derman arayanların dünyası işte gözler önünde: Doymayan göz ve tatmin edilmeyen ihtirasların sivrilttiği baş döndüren “gökdelen”lerde işlenen cinayetler, cinnetler, intiharlar ve hepsinden daha acısı; ayaklar altına alınan insanlık haysiyetleri… Bütün bunlar görülen zahmetlerin ancak birer belirtileridir. Öz kardeşler arasında bile şahsiyeti paralayan fırkaların çoğalıp yayılışı beşeriyeti beraberliğe mi, ayrılığa mı sürüklüyor? Materyalist dünya yönetiminin getirdiği işte bu… Medeniyetleri de merhum Mehmet Akif ®’ın deyişiyle: “… Tek dişi kalmış canavar.”

Bedevi cinnilerin vahşeti eline düşen konfor, medeni ins’in, yani insaniyetin eline geçinceye kadar beşeriyet elbette zahmet çekecek… Oysa görünen görünmeyen; “cinn ve ins”; bedevi veya medeni hepsi de şahsiyetlerini takınarak yüce bir gayenin gerçekleşmesine çalışmak için yaratılmışlardır.

Yol seçmek talebinde serbest kılınan insanoğlu hiçbir canlıya benzemiyor. O, “işitici, görücü” olarak yaratılmıştır. Ve “ona yolu göster”ilmiştir. Çocukluktan kurtulan her insana sunulan bu büyük ikrama ister teşekkür edebilsin, isterse küfredebilsin. Her adama talip olma hürriyetinin verilmiş olduğu görülür. Bu hürriyet korunsun diye ona herhangi bir inanışa zorlanamaz bir karakter de verilmiş olduğunu tebliğlerden anlıyoruz. Ve bu karakter mezara kadar insanoğluyla beraber bulunur. Onun buluğ çağına girince mes’uliyetler yüklenişi, yine fıtratı icabı (gereği) kendi seçtiği yolun getirdiği otomatikman mükellefiyetidir. Bu yükümlülükler hiçbir yaratılışın zorlamasıyla değil, yaratanın sünnetiyle tabii vazifeler olmuşlardır.

O halde, insan şahsiyetinin (kişiliğinin) tekâmülü (olgunlaşması), vahşete düşülmeden korunması nasıl olacaktır? Âdemoğlu zorlanamayacağına göre nasıl bir sistemle insanlığını, yani beşeriyetinin sosyal yanını nasıl geliştirecektir…?

Tarihi gözden geçirecek olursak, bu yüce kişiliğin yolunu bulmaya beşer gücünün yetmemiş olduğunu görürüz. Feylezofların birbirlerini tekzip etmekten ve insanoğlunun mutlak hakka dayanan adil bir nizamı kendi başına bulamayacağını, ispat etmekten öte bir iş görmedikleri meydanda. Onun için yaratıcı “Fatır-ı Azam”, müstesna olarak yarattığı insanlara rahmeten kendi aralarından seçtiği elçileriyle yegâne kurtarıcı nizamı tebliğ etmiş olduğu bir vakıa (gerçekleşmiş) olarak meydanda beşeriyeti zorlamadan, hatta körü körüne bir imana çağırmadan, yaratıcıya davetle vazifelenmişlerdir. Onlar insanlara vahşetten; kötü akıbetten (sonuçtan) kurtulmanın tek yolunun yaratıcı tebliğlere uymakla gerçekleşeceğini müjdelerken, bu işlerine karşı beşerden herhangi bir ücret talep edilmediğini de bildirmişlerdir.

Bütün gayretlerine rağmen, tebliğlerden haber alma imkânı bulunmayan insanlar elbette aklını samimiyetle, bütün gücüyle işletip doğruyu aramaktan başka bir şey ile sorumlu tutulmuyor. Fakat gücü ve imkânı varken araştırıcılığı bırakır da taklide razı ola ola yaşayanlar daha dünyada iken cezalanarak hata veya sevap, herhangi bir doktrin (mezhep) sahibi olma kişiliğini kaybederler. Artık bunlar, bu taklitçi hallerinden dönmedikleri müddetçe ömürlerini doğru veya yanlış; hata veya sevap yolunu seçmiş herhangi bir kişiye rağmen köle ederek tüketirken mukallit manzaralar arzedegelirler. Onlar için artık şahsiyet olma söz konusu değildir. Çünkü bir Müslüman mütefekkirin ifadesiyle: “Şahsiyet insanın kime ve neye olursa olsun, körü körüne itaati reddettiği ve insanın, ruhun üstün değerini kabul ettiği yerde başlar.”

Yıllar önce İstanbul “Aydınlar Ocağı”nda başkanın ricasıyla yapmış bulunduğumuz bir konuşmada bu konuda şunları özetlemiş: Şahsiyetli insan kendine has yürüyüş edasına sahip olan, hiçbir zaman kopyalaşmayan, vagonlaşmayandır… İnsan esas yapısında ne kadar birbirine benzese, mesela iki gözlü, iki elli, iki kulaklı, tek ağızlı, iki ayaklı ve tek başlı olmak gibi hususlarda birbirinin aynı olarak yaratılmış oldukları halde hiçbir kimsenin birbirine benzemesine imkân ve ihtimal bırakmamıştır. Bakış ve ses tonlarıyla dahi biri diğerinden seçilebilir. Aynen bunun gibi, şahsiyetli insanlar da milyarlarla beraber gittikleri tek yolda; esas olan yol beraberliğinde yeknesak oldukları yolda, sırf kendine mahsus hususlarda kimseye benzemeyen; güzeli, iyiyi, doğruyu kimde ve nerede görürse almaya çalışan, fakat plaklaşmayan, maymunlaşmayan kimsedir, demiştik. Gerçekten de “Sahabei Güzin”in esasta birlik isteyen yönlerde görülen yekpareliği, fürüatta (detaylarda) gerekiyorsa tezahür eden değişik anlayışları, şahsiyet olmak isteyenlere ne güzel modellerdir.

En çok hayvanlardan maymunda görülen taklitçilik yerinde sayarken, insan yavrularında görülse bile çocuklardaki taklit git gide araştırıcılığa doğru kendileriyle beraber uzanır. Ve nihayet sonunda yeryüzünde halifeler olma kişiliğini bulur.

İlmi tebliğlerde görüleceği gibi, buluğ çağına (olgunluğa) ermişliğin gereği her meselesinde durmadan doğruyu araştırıyor ve bu yolda olanca gücünü harcıyorsa insan, kendisine tekâmülün yolunu göstereceği ve o doğru yola doğrultulacağı vaat edilmiştir.

Gerçekten kötü neticelerden yaratanına sığınırsa (takvaya yönelirse) insan “iyi ile kötüyü ayırt edecek” bir anlayışla izzet kazanır ve artık geçmiş bütün kusurları giderilir. Vadi de büyük müjdelerdendir. Ayrıca her nerede olurlarsa olsunlar, bir araya getirilerek insanca prensiplerle mükâfatlanırlar. Yeter ki “iyilik etmek, kötülükten sakınmak hususunda” yardımlaşılsın. “günah işlemek ve (düşmanlıkta) haddi aşmak üzerinde” asla yardımlaşılmasın. Bütün bu bildirilere dikkatle riayet edildiği zaman müminler, doğruyu bularak “iyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırlar. Hayır işlerinde birbirleriyle yarış yaparlar. İşte onlar Salihlerdir.” Şahsiyetini bulmuş, kemale koşan kimselerdir. Artık insan bu yüce kişilikle yaşarken sonunda imtihanlarını başarabilmeyi ümit edebilirler. Ümidi gerçekleşen inanmış şahsiyetlere ise artık ne bir korku, ne de mahzun olma acısı yoktur.

Kişiliğini böylesine yaşayan insanlar yolunu ister Hz. Nuh, ister Hz. Musa, ister Hz. İsa, ister Hz. Muhammed’e, istese ismi cismi bize bildirilmemiş başka bir peygamberin (hepsine selam olsun) tebliğleriyle bulmuş olsunlar fark etmez. Hepsi de ebeden mesutturlar. Yeter ki insanlar erişmiş bulundukları tebliğleri yozlaşarak reddetmiş olmasınlar. Hesap gününe ve o günün mutlak hâkiminin huzuruna iyiliklerle çıkmış bulunsunlar; ecirleri asla kaybolmayacaktır. Fakat insanlar arasında olup da fıtri veya tebliği Müslümanlıktan çıkararak, birliği kendi nefislerinde bozmuş müşrik olanlar elbette hesap “günü bunların aralar” mutlaka iyilerden yarılacaktır.

Kitap, akıl sahipleri ibret alsınlar, akılları “ersin diye”, aklını kullanacaklar için açıklanmıştır. Kuran “akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir tebliğdir.” Bu kurtarıcı mesajlara uymayanlar en sonunda işi anlayarak “akleder olsaydık” şimdi bu ıstırapları çekmezdik demeleri, aklın kurtarıcıya muhatap olmasındaki eşsiz şerefi gösterir.

“İdrak etmez”lerin, Hakkı “akıllarına sokmaz”ların, akletmezlerin yaratılmışlar arasında en aşağı olduğunu tebliğlerden anlıyoruz. Ve ayrıca “aklını kullanmazlar”ın daha dünyada iken cezalanarak zihin pisliği içerisinde bırakacağını da yine tebliğlerden çıkarabiliyoruz.

Böyle iken, bu kadar ihtara rağmen, gücü ve imkânı olanların kendi öz meselelerinde aklını kullanmaksızın, kendi gibi bir beşeri taklit etmeğe razı halde yaşamasını akıllı insan nasıl kabul eder? Mukallitlerde şahsiyetin henüz teşekkül etmemiş olduğunu nasıl anlamaz?

Akıl sahipleri, yani aklını çalıştırarak meselelerinin çözümünü gücünce araştıranlar için, kâinatın (evren) yaratılışındaki tabii kanunlarda bile kurtuluşa götüren” ayetler vardır.” Düşünebildikleri her vaziyette bu tabii kanunlarla yaratıcıyı hatırlarlar, şükrederler.

Görülüyor ki kişiliğini bulan her insan, temel meselelerini çözüme kavuşturmak için araştırmalarında olanca gücünü samimiyetle (ihlâs) sarf edebiliyorsa Müslüman şahsiyetini taşıyor bulunur. Artık o, hem de doğruda olan kişiliğini bulmuştur.


Not: 1’den 48’ kadar olan kaynaklara bakmak isteyenler Said Çekmegil'in "İnsanın Yolu İslam" kitabına bakabilirler


(*) YazıÇekmegil'in  kızı Selma ARSLANER tarafından sitemize iletilmiştir;  teşekkür ederiz... kriter

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 15-01-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
29403701 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net