24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
'YAŞAMAK ÖLDÜRÜYOR BENİ' PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 20
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin Evci   
23-01-2006
O asil Fransız öldürmenlerinin(!) kurşunlaya kurşunlaya bitiremedikleri bir halkın yaşamın dışına atılmış, Paris’in tırnak uçlarına itilmiş bilmem kaçıncı kuşaktan Arap kökenli iki kardeşten daha savunmasız olanının sözü, yaşamın veya ölümün sivri uçları gibi batıyor en duyarlı yerime. ‘Yaşamak beni öldürüyor.’ diyor, bulunduğu dar aralıkta var olma şansını kim bilir kaçıncı son hamlesiyle denerken kapıların umuda kapandığı ya da umutsuzluğa açıldığı bir anda teninin rengi uçmuş, ışıltısız bakarak. Orada yaşamla ölüm arasındaki mesafe ortadan kalkmış, orada yaşamla ölüm birbirini anlatıyor, açıklıyor olmuştur. Ölümün rengi yaşama karışmıştır. Ölüm tüm akli, mantıki seçenekleri denemelerinizin sonuçsuz kalması sonrasında umut adına yaşamı yanına çağırmaktadır. Ölüm ritminde gelen bir yaşam, yaşam sayıtlısıyla sizi kuşatan bir ölüm duygusu sarmıştır benliğinizi. Burada ilginç bir savunma ve var olma mekanizması çalışır. Madem arada bir mesafe, madem bir renk farkı kalmamıştır, yaşamak adına ölüm bir umut ya da umutsuzluk olarak seçilir. Çünkü yaşamak beni öldürüyorsa ölüm de beni yaşatacak demektir. Her intiharda aklın ve var olmanın kalan son kırıntısıyla böyle bir mantık işler. Kimilerince müthiş bir korku ve kaçış, kimilerine göre müthiş bir cesaret, kendi varlığını sonlandıracak ölçüde çılgınca bir direniş noktasına hakim olmuştur. Haiddegire ‘Umutsuzluk ölümcül hastalık’ diyordu. Geçenlerde (18.11.2005) Fadime Özkan Yeni Şafak’taki yazısına bu Arap asıllı Fransız çocuğun sözünü alıntılayarak başlamıştı. Fransız yönetmen Jean-Pierre Sinapi’nin aynı ismi taşıyan filmini izlemedim. Ne ki, o çocuğun daha o yaşta ‘hiçbir şekilde yaşama dokunamadan, kenara itilmişlik, ezilmişlik, değersizlik duygusuyla baş edemeden, varlığına bir anlam veremeden ve sonunda yaşayamadan ölmesi’ne insanlık büyüttüğü hangi vicdanla dayanacak? Yaşamak beni öldürüyor. Zehir tadında ve kurşun ağırlığında bir söz bu. Sizi bilmem ama beni takatsiz bıraktı. Bir an tüm hatlarıyla vicdanım iki büklüm çöküverdi. Sözün tükendiği yerde bir söz bu. Sözel yaşantımızın bildik, kurgusal retoriğiyle bu sözü anlamaya çalışmak sonuçta bizi kategorik indirgemeciliğe götürecektir. Bu çocuk kimdir, nedir? Yaşı onda bir sınıf ya da grup bilinci oluşacak seviyede olamaz. O daha bir çocuk. O nedenle hiçbir olumsuzluğun onun mutluluğunu zehir etmeye gücü yetmemeli, yetmemeliydi.
Bazen bilmemek, bazen düşte, masalda yaşamak insana öyle yaşam coşkusu katıyor ki.. Bu gerçek en iyi çocuklarda gözlenir. Bir de savaşlara, soykırımlara aldırmaksızın açıveren çiçeklerde. Nasıl mı? Şöyle; ikisi de bir ölçüde aldırmasızdır. İkisinin de hüzünleri, acıları geçici cinstendir. Unutulan, unutulacak cinsten. Her yanda savaşın kanlı senfonisi ölüm dalgaları halinde yayılırken bir de bakıvermişsiniz en olmadık bir yerde meselâ ‘beton duvarlar arasında bir çiçek açar’ Yok edicilerin ölümcül saldırganlığına inat yaşamın dizginlenmez gücüyle belki biraz mahzun belki biraz hüzün renginde ama ısrarla umut yapraklanır. O yapraklar, o çiçekler bir direnişçi için, bir anne için var olmayı düşündürerek açar. Tüm çiçekler yaşamın, yaşamanın sırrını fısıldar. Sisler, dumanlar, boğuntular içinde, savaşın asıl suçlusu, müsebbibi onlarmışçasına ama inadına asi(l) bir ruhla çiçekler aşkı açar. Sokaklara kuduz köpekler gibi salınan ölümün karanlık uğultusuna aldırmadan. Üşüyen kuşların kanatları gibi titreyen çocuk bakışlarından tarihe ve tüm coğrafyalara saçılan korkudur. Nelerin olup bittiğini henüz anlayamamış körpe idrakler boş bulduğu bir aralıktan kendini umudun kucağına atarak sonraki zamanlarda güç bulacaktır. Korku yenilecektir. Korku kendini aşamamış benliklerin çaresizliğidir. Bir kez daha umut. Bir kez daha direnmek yeşerir masum coğrafyalar. Aynı umudu aynı kıvılcımı istisnasız savaşın tüm mahzun çocuklarda da gözlersiniz. Onlar savaşın çocukları…Oyunu, oyuncakları ne çok özlemişlerdir. Barış; masalsı bir düş müdür? Elbette yürekleri yırtılmış, ruhları tarifsiz, dayanılmaz acılarla tahrip edilmiş. Ama tüm yıkılan kalpleri onaracak yaşama içgüdüleri hâlâ güçlüdür. Yaşama sarılmayı, başkaları için daha çok da büyükler için yaşama tutunmayı ve yaşama kışkırtmayı farkında olmaksızın başaran bir yanları vardır. Allah’ın fıtratımıza bahşettiği önemli bir yan. Hiçbir savaş, hiçbir yoksulluk, hiçbir itilmişlik, dışlanmışlık onları saklambaç oynamaktan, ip atlamaktan, top oynamaktan alıkoyamaz. Bir iskarpin bütün acıları unutturmaya yeter. Bir şeker, bir çikolata parçası onların bir damla mutluluğunu sele dönüştürebilir. Annesi nerdedir, şimdilik önemi yoktur. Babası niçin gitmiştir, kaç zamandır neden dönememektedir, şimdilik önemi yoktur. Şimdi horoz şekeri, şimdi elmalı şeker, pamuklu şeker vaktidir, yorulasıya çember çevrilmeli hatta savaşçılık oynamalıdır. Öbür şeyleri düşünecek zaman değildir. Hatta ne mutlu ki babaları da şimdi böyle kendileri gibi savaşçılık oynamaktadır. Savaş; arada her yanı yakıp yıkan, çılgınca kaçışmalardan sonra sokaklara sıçrayan kan(lı) yönüyle çok korkunçtur. Ama ne çare ki, büyüklerin de oyunu böyle olmaktadır işte. Acaba baba ölmüş müdür, tekrar kalkıp gelecek midir, veya kaç düşman öldürmüştür? Onlar için bu tablolar ilk travmalar, masalsı düşlerinden ilk kopuşlar, yaşama dair ilk ipuçlarıdır. Zeka müthiş sıçrayışlarla kendine özgü bir çalışma düzeneği oluşturur. Yaşamın katı, donuk yüzünü tanımayan kimi soft büyükler esasen nasıl kocaman birer çocuksalar; savaşın, sıkıntının çocukları da büsbütün birer çocuk adamlardır. Bunlara en olumsuz koşullarda bile yaşamın çocukların günahsız ruhlarına gizlendiğini hatırlatmak için değindim. Sıcak bir buse, bir tutam şefkat, küçücük yüreklerine kıstırılmış yaşamların bakışlarından mavi, siyak akışlarla dışarıya taşması için yeterlidir. Onları aldatmak avutmak için çabalamayın. Onların isyan etmiş ruhlarını yatıştırmak için palyatif, pembe politikalar üretmeyin. Onlarda çocukluktan çıkmanın yaşı ruhun başkaldırı yaşıdır. Ne yazık ki, kurulu düzen başkaldırıya erken zorlar onları. Şöyle gönüllerince doya doya düşlerinin tadına varmadan erken yüzleşirler hayatın acımasız gerçeklikleriyle. O gerçekler onlar için özel tasarlanmıştır egemenlik merkezlerinde. Bizler burada nasıl geç olgunlaşırsak orada da çocuklar erken büyür. Orada çocuklar birden büyür. Yaşanmamış çocukluklarını düşündüklerinde hayatlarının çoktan çalınmış olduklarını da fark ederler. Toklukları alınmış yerine açlıklar verilmiştir. Dilleri, düşleri, düşünceleri, sevdaları alınmış yerine küçümsemeler, nefretler, sefaletler verilmiştir. Yaşamları ellerinden alınmış karşılığında ölüm verilmiştir. Bu günleri ve yarınları alınmış karşılığında zamansız karanlıklar, karanlık zamansızlıklar verilmiştir. Ölmek gariptir. Yaşamak daha garip. Niçin? Tüm bu reva görülenler hangi işlenmiş suçun karşılığıdır? Bu nasıl yaşamaktır? Böyle yaşamak nasıldır, nasıl bir şeydir?
‘Böyle yaşamak öldürüyor beni’
‘Böyle yaşamak öldürür seni’
Ne söyleyeceksiniz? Ey dünyanın siyasetçileri, ey psikoloğlar, sosyal psikoloğlar, felsefeciler, şairler gelin ve çözümleyin bu cümleyi.. Ne müthiş bir dize olur değil mi? Peş peşe sigara ve çay takviyesiyle sabahlara kadar peşinden gittiğiniz belirsizliği işte yakaladınız. Aradığınız sese belki uyumlu düşmeyecek ama muazzam bir deyiş, güçlü bir imge olmaz mı hani? Elimiz, gönlümüz uzağa da düşse payımıza vicdanen bir rahatlık kalır yine de. Akademisyenlerimiz bu söylenişin dil kurallarına uygunluğunu tartışsınlar. İçlerinden biri kürsüye tüm ağırlığını koyarak doğru söyleyişin ‘Böyle yaşamaktansa ölmek daha iyidir’ şeklinde olması gerektiğini söylesin. Aynı mantık kodlarını kullanan bir iletişimci içerik açısından iletinin tam algılanamadığını bu koşullarda sağlıklı iletişim kurmanın imkânsızlığını anlatsın çocuklara. Sosyoloğlar, Psikoloğlar hatta kent bilimcileri sempozyumlarda önce sorunun ciddiyetine değinip sonra şöyle desinler meselâ; ‘Yeni liberal düzen içinde makro ekonomik göstergelere bakarak finansal ve artık değer paylaşımının dağılım dengesi yakın gelecekte sosyal düzeni etkileyecek bir durum arzedebilir. Az gelişmiş bölgelerden modern kentlere yönelen yine ekonomik, sosyal, kültürel sebeplere dayalı göç ve mülteci hareketleri, gettolarda bir alt kimlik ve alt kültür oluşturmuşlardır. Bir türlü modern yaşama biçimine entegre olamayan bu yoksul ve eğitimsiz gruplar kent yaşamıyla bütünleşmek yerine çatışmaya girmeyi seçerek…’ Konu genel kurul gündemlerine, komisyonlara taşınsın. Önergeler, teklifler verilsin. Manşetler atılsın, yazılar yazılsın ve bir süre sonra bu mesele de çözülmüş olsun.
Duyarsızlaştırıldık.
Asıl ölümcül duyarsızlık aydın, entelektüel duyarsızlığıdır.
Sanıyorum bu evrensel duyarsızlığın asıl sebeplerinin başında aydınların bir şekilde egemen güçlerin denetiminde olmaları geliyor. Sadece tartışılanların içeriği değil, tutumlar, eylemler de büyük ölçüde egemenlerin gözetiminde yapılıyormuş gibi geliyor bana.  ‘Yeni burjuva aydını’ tipi tam anlamıyla Firavun’un sihirbazları rolünü oynuyor. Ancak ‘Böyle yaşamak öldürüyor beni’ diyerek kendini ifade eden çocuk, bir gün ‘Böyle ölmek yaşatıyor beni’ dediğinde, o zaman tartışma, anlama, sempozyum, önerge, toplantı, komisyon için vaktiniz hiç kalmayabilir.
Başkalarının ölümlerinden çalınıp, çoğaltılan yaşam imkânsızlığı seçmiş demektir. Benim huzurum senin huzursuzluğuna bağlı olmamalı. Senin zevklerin benim acılar içinde kıvranmamı gerektirmemeli. İnsanı öldüren bir yaşamın böylesi nasıl bir şeydir? Nasıl bir çile, nasıl bir dayanılmazlık, katlanılmazlıktır? Her bakışında renk renk çiçekler açacakken bir çocuğun umutları nasıl kesilir, düşleri nasıl, niçin paramparça edilir? Belli ki, başka değil tam ortasında ruhunu, yüreğini büyüteceği bir yaşam arzulamaktadır. İçine girdiğinde, dokunduğunda hiç olmazsa ölümü aramayacağı bir dünya istemektedir. Yine belli ki böyle bir dünyanın düşü filizlenmektedir içinde. Ama siz görülür, görülmez dikenli tellerle çevrelediğiniz ‘özgürlük, kardeşlik, eşitlik’ alanında başkalarının yaşama dokunmasına bile tahammül edemediniz. Devrim sonrası dönemlerde başkalarını içi boş yeni, yaldızlı kavramlarla hipnotize eden Fransa’nın şimdiki Dışişleri Bakanı Sarkozy, üstelik kendi ulusuna dahil ettiği insanları sömürgeci bir refleksle  ‘bunlar pislik’ diyerek hâlâ çirkince ötekileştirme yolunu seçmekle sorunu nasıl çözecek ya da ne zamana kadar erteleyecek? Batı kendi gerçekliğiyle yüzleşmekten kaçmayı sürdürürse samimiliği sorgulanan değerler çerçevesi tümüyle kırılıp, dağılabilir. Çalınmış, gasp edilmiş hayatlarla mutlu olunmaz. Özgürlüğe uçmak isterken sınırlarınızı geçemeyen güvercinlerin ruhu o tel örgülere takılıp kanadı, kanıyor.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 23-01-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 52 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
60243064 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net