24-11-2017
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL İÇİN YOL BİRDİR

(THERE İS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleriSAĞ TIKLAYIN
lütfen)





























 
Önerdiğimiz sayfalar:
M. SAİD ÇEKMEGİL 
anısına
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090


Nuri BİRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek



Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   kardeşimizin
(facebook sayfasından
dikkate değer görüşler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52



M.Selami Çekmegil'den
(twitter'da kısa beyan 
                ve tartışmalar)
https://twitter.com/M
SelamiCekmegil



M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!
1-
http://tr.wikipedia.org/
w
iki/Selami_%C3%87
cekm
egil
2-
http://www.biyografya.com
/biyografi/5959



    ____________________
BU SİTE
    Selami ÇEKMEGİL’in
Yeğenleri:
    MelikeTANBERK ve 
    Fatih ZEYVELİ'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGİL 
  anısına ARMAĞANIDIR!  


   Anasayfa arrow M. Said Çekmegil arrow HATIRLIYORUM - II-
HATIRLIYORUM - II- PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 0
KötüÇok iyi 
Yazar M. Said ÇEKMEGİL   
08-12-2009
HATIRLIYORUM II
                                    *****
                                                M. Said ÇEKMEGİL
                                                 (HATIRLIYORUM I'den devam)
Yani neden mi anlatıyorum bunları?
İşte o dönemde ilkokullarda müspet ilim(pozitif) denilen, sanki müspet olmayan ilim de olurmuş gibi, evet, ilim diye bazı safsataları mekteplerde; hak-batıl karşımı gelenekçi bir din anlayışını da halk arasında yaşayarak bugünlere gelmiş olduk. Kusurlarımız yalnız bizlere ait değildir. Bunu Serdengeçti Osman Yüksel 1950’lerde 16 sayfalık bir broşürle “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler” başlığıyla ve lirik bir edebiyatla yazıp yayınlamıştı, o kuşağın hali pür melalini... Bu broşür, o dönemin ahvali içersinde mahzun gönülleri ağlatıp durmuş, ümitlere boğmuştu. Ancak hükümetin bakanlar kurulunu da telaşa düşürmüş; bir kararla toplatılmasına karar almışlardı. Beri tarafta bu broşür
el altından Anadolu’ya dağıtılmış elden ele okunup duygulanılmıştı. Ondan bir bölümü, o zamanki Büyük Doğu dergisine gönderip neşrettirmiştik. Sonradan Necip Fazıl, Osman’a biraz sitemkâr olunca dargınlığını yansıtan edalarla, ‘bunu neden neşrettirdiniz bize’ diye çıkışacaktı.
 
Ne olursa olsun, o günün bu mahzun kalpleri, bu cesur ve kahramanca hamleler, halka tercüman olmuştu.

Kendimi anlatıyordum. Evet, döneminde ‘Hocagil’ diye anılan bir ailenin içerisinden geliyordum. Ama ne var ki  ‘Efradını cami, ağyarını mani’ bir tezi henüz iyi kavrayamamıştık. Bu ahval içerisinde çırpınıp dururken; nerede bir hafız görsek, nerede camiye giden bir Müslüman’a rastlasak onları bir çocuk coşkusuyla seviyor, gıpta eder halde bulunuyorduk…

Bir de, okuma ve okuduklarını anlama hevesi… Ara sıra şiir yazma hevesi, bazılarını babama okuma hevesi, teşvikleriyle sevinme, tenkitleriyle yerinme çocukluğu… Yazdığım bazı şiirleri kardeşim Esad sınıfında okurmuş. Bundan haberdar olan genç bir arkadaş, henüz lise talebesi olduğu yıllarda şiir ve edebiyat tutkusuyla karşıma çıkmıştı. O yaşlarda bir ara mahalli Fırat gazetesinde çalışıyordu. Geldi gitti; şiir yazı istedi. Gençti, enerji doluydu, sanat yeteneği yerli yerindeydi. Adını da öğrenmiştim: Şemsi Belli; soyadını öğrenenler, solcu Mihri Belli ile yakınlığını soruyorlardı. Hiçbir münasebeti yoktu; ne sağcıydı, ne de solcu, sadece edebiyatçı… Hemşehrimizdi. Lütufkârdı. Aylık bir dergi çıkaralım, adı kervan olsun dedi. Bu dergi üç ay çıkabildi. Ben de amatörce –hala da öyleyim ya- birkaç yazı verdim. Fırat Gazetesinde de bizim Kültür Derneğine bir sütun verilmişti ve bir de bana bir köşe ayrılmıştı. Dava kokulu, fikir yapılı, ancak yeterli olmayan birkaç yazı da oralarda yazmıştım. Bu gayret bize ilk şiir kitabımızı yayınlattı. Bazı tenkitler bizi dikkate; tebrikler de gayrete getirmiş oluyordu. Mesela genç hamşehrimiz Şemsi Belli’nin, Deliçay imzasıyla 19.12.1948’de Doğu Gazetesinde, “…Sait Çekmegil, kalemine aşkı değil Hakkı, hakikati konu yaptığı için her şeyden evvel bu özelliğini takdirle karşılamak icap eder…” demişti. Yine Arif Nihat Asya’nın Malatya Lisesinde hocalığı zamanında talebeliğinde bulunan Ömer Erdoğan gibi bazı arkadaşlar bizleri sanata teşvik etmişlerdi, müteşekkirim... ” Arka arkaya her sene, senede bir  toplam üç şiir kitabı; (Gizli Bir Ses Dedi ki, Ruhta İnkılâp, Bir Nur Doğacak), bir de fikir kitabı (İnsanoğlu Kendini Arıyor) ve bir dava yüklü kitap (İman Anlayışımız) gibi eserler üç beş sene içerisinde yayınlandı. Daha önceleri, tatillerde kunduracılık, kuyumculuk ve terzi çıraklığı yapmıştım; tabi sonradan ustalığını da yapmıştık ya. 18 yaş sonrası rızamla evlendirildim. İlk çocuğum Mehmet Selami yeni doğmuştu ki.. ikinci dünya harbi (savaş) başladı ve bizi askere aldılar. Gurbete hiç çıkmamıştım. Malatya neresi, Bandırma neresi? Bizi 13 kişiyle birlikte Bandırmaya yollamıştı şubemiz. Orada 6. tümen 50. alay, havan takımına düştük. Havan topu yeni bir silah olduğu için oraya seçerek er alınıyordu. Çünkü orduda bu silahla henüz hiç ateş edilmemiş deniyordu. Ayrıca havan topu görmeyerek atış yapan, yakın mesafeyi de vurabilecek bir toptu. Nişangâh ve telemetre kullanabilecek erlere ihtiyaç varmış. İşte kıtamız böylece belli olmuştu. Ve biz peygamber ocağı denilen orduda böylece acemi bir asker olduk.

Takım komutanımız, disiplini çok seven Hamdi Turan adlı bir teğmendi. Aynı alayın 8. bölüğünde üsteğmen olarak kumandanlık yapan Alparslan Türkeş’in Hamdi Turan’la özel arkadaşlıkları da vardı ki, delidoluluğuyla ün yapmıştı Bandırma’da.
Alparslan Türkeş, Hikmet Arslanoğlu (kurs komutanımız), Hamdi Turan (takım komutanımız): bu üç arkadaşın 2 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra, Menderes hükümetinin yaptırıp da içerisine giremediği yeni TBMM binasında yeniden bir araya gelmiş olduklarını da gördük. Albaylıktan emekli Hikmet Arslanoğlu senatör olarak; Kurmay Albay Alparslan Türkeş, Başbakanlık makamında hükümet oluşturarak; Hamdi Turan ise TBMM meclisi genel sekreteri olarak (tabi üçü de sivil olarak) Ankara’da mecliste birlikte idiler. Herhalde iyi bir asker ve aynı zamanda fikir sanat yapılı bir genç olmuş olacaktım ki unutulmamıştım. 1960 ihtilal hareketinin “kudretli albayı” Alparslan Türkeş, o harekette bizim içeri alınıp da Sivas’ta gözaltına alındığımızı duyunca, o zaman lisede talebe olan oğlum Selami’ye telgraf çekerek teselli etmiş; bu vefakâr hareketiyle (ben ve orduda tabip Yzb. Kardeşim Mehmed Esad’ın) iki oğlu içeri alınmış yaşlı bir ananın daha da üzülmesinden başka bir şeye yaramayacak ev aramaları gibi eziyetlerin önüne geçilmesine vesile olmuştu.. ve böylece -o acılı günlerimizde- bizleri kendisine müteşekkir bırakmıştı… Bizim Selami bunu “Tilki Tuzağı” adlı eserinde anlatır.

Unutulmamak bize haz veriyordu. Türkeş, kurmay binbaşı olarak Elazığ’da kıta hizmetini yaparken görüştüğümüzde evine de davet etmişti. Ancak ben gıpta ettiğim tarafları olan Fehim Adak beyin (sonradan bakanlık da yaptı) misafiriydim. Malatya’da yedek subaylığını yapmıştı. Gönüllerimiz hemen hemen hep beraberdi: Onun daha sonra rahmete yolladığı hanımı, benim rahmetli hanımla arkadaş olmuşlardı. Bu aile, inandığını yaşayan, gıpta edilen bir aileydi. Tezkere alıp Elazığ Su İşlerine başmühendis olduğunu duyduk. Orası yakın diye davet edilip duruyorduk. İşte bu vesileyle Fehmi Adak’ın misafiriydik. Komutana her ne kadar özür beyan etimse de, Alparslan bey, bizi izaz etmiş olmak için olacak, Fehim beylere kendisi geldi. Gece geç vakitlere kadar sohbette bulunuldu.

Fehim beylere mistik yapılı bir zat da gelmişti. Sonradan öğrendik ki bu zatın köylerden kentlerden pek çok bağlısı varmış. Ancak o gece onu, İslam’ın temel esprisinden uzakta seyreder bulduk. Mesela velilerin hatasız olabileceğine ilişkin iddialarını menkıbelerle ispata çalışan bilmezler pozisyonundaydı. Geç vakitlere kadar tartışıldı. En nihayet kendisine “Bak kardeşim! Elazığ’da ilim adamları olması elbette mümkündür; bu hususları onlara bir sorun lütfen” deyip meseleyi kapatmak istemiştik. Hatırımızda kaldığına göre böyle olmuştu. Ancak Alparslan Türkeş Bey duygulanmış olacak ki ertesi hafta Malatya’ya bize gönderdiği mektubunda o gecedeki tahassüslerini yazmıştı. Düşündürücü fikirler içeren bu mektubu maalesef saklayamamıştım. Sonradan bir ihtilalın lideri konumunda olacağını bilseydim saklar, kendisine bugün ne diyorsun, derdim. Türkeş Bey, bizim Londra konuşmamız, “İbadet Anlayışımız” adıyla kitaplaşınca oradaki farz ibadetlerimizin şemasını tetkik etmiş…”Cidden fevkalade diyeceğim şemanız, her Müslüman Türkün cebinde taşıyacağı çok güzel bir açıklamadır. Bu hizmetinizden ötürü tekrar tebrik ederim…” deyip bizleri onurlandırmıştı. (Bkz. Malatya’da Ses 24’de neşredildi.)

Kurs komutanımız Hikmet Arslanoğlu ise yazdığı birkaç eseri imzalayarak, bizi unutmadığını anlatmak için göndermişti. TBMM’de ‘SENATÖR’ olarak bulunduğu dönemlerde misafiri olmuş, arkadaşlarına övgüyle takdim edilmiştim. Bir seferinde Malatya’da iş yerimize bir generalle gelmiş, ‘İşte paşam bizim askerimiz; eserleri de var’ diye tanıtırken bana dönmüş: “Bak Çekmegil, sen İslam’a yazılarınla hizmet ediyorsun, ama ben de Kore’de iken orada cami yaptırdım” diye övünmüştü.

Takım komutanımız Hamdi Turan ise, Büyük Millet Meclisi sekreteriyken sadece ikramlarıyla kalmamış, meclise külfetsizce, milletvekilleri kapsından gidip gelmemizi de sağlamıştı. Bir gün kendisine, “Komutanım, neden hala namaza başlamadınız?” dediğimde, çok çalıştığını; meclisin işlerinin yoğun olduğundan bahis açarak: “Sana söz; Çekmegil, ben emekli olunca beş vaktimi bırakmayacağım” demişti.

Bunları niçin mi anlatıyorum; şunun için: Fikri yapımızın oluşma döneminde; askerliğimizde bile düşünce yönümüzün öne çıkarılmasının mümkün olabileceğini ve ayrıca birçok acemiliklerin giderilebileceğini ihsasta bulunmak arzumu belirtmek için. Askerlik, disiplin merkezli düşüncelere; insanları olgunlaştırabilecek çilelere bir talimgâhtır. Oranın da, millet, memleket sevgisi, İslami gayretleri olanlara iman idealisti olma yollarını açabilen bir hayat mektebi olabileceğini birkaç misalle anlatmak istediğim için. Biz de şahsen bir eğitim ocağı olan o yerde, komutan ve yurdun her köşesinden gelen arkadaşlardan bir şeyler öğrenmiştik. Biz onlara bir şeyler; İslam sevgisi verebilmiş miydik, bilmiyorum. Ama İslam’ın insana izzet getireceğini gücümüzce göstermeye, bu yolda vesile olmaya çalışmıştık. İslam’ı sevmem ve namazımı aksatmamaya çalışmam sayesinde, küçük bir erbaş olmama rağmen, birliğimizin ast ve üstlerinin alakalarını yüce Rabbimizin verdiği imkânlar nispetinde çekebilmiştim, işte…

Yıl 1944. 50. alayda bir haber dalgalanmış; Alparslan Türkeş adlı bir üsteğmen tutuklanmış, “Turancılık” davasından dolayı tabutluklara atılmış. İşte o zaman gazetelerden okuduğumuza göre; bu Turancılar, içlerinde üniversite öğretim görevlileri, Serdengeçti gibi genç fakülte talebeleri, asker kökenliler bir araya gelip bir masa üzerine bayrak sermişler, üzerine tabancalarını koymuşlar, en üste de Kur’an’ı Kerim’i oturtup; yemin etmişler, bu vatanı Marksistlerden kurtaracağız diye. Bu haberler aslı olsun olmasın alayda yayılmıştı. Bayrak, silah, Kur’an genç ruhlarımızı tutuşturmuş, koğuşumuzun içerisinde “haklılar” diye haykırmışım! Alay komutanımız da seviyordu bizi;. Allah onu vesile edip bizi korumasaydı, belki biz de ıstıraplara uğrayabilirdik. Gerçekten de suçsuzduk…

Demiştim ya iyi askerlerden sayılırdım. Askerlik benim için üç buçuk senelik bir mektep ve harp senelerinin ibretler verici bir imtihanı olmuştu. Belki de harbe girmemiş olmamız; şiir, edebiyat ve de İslam Neş’esi sıkıntılarımızı azaltıyordu.

Harp dolayısıyla izinler kalkmıştı. Öyle olmasına rağmen üç sene içerisinde üç defa izinli gelmiştim Malatya’ya. Birinde iman şuurunu ayakta tutan babamı görebildim:

 O da, yine onun gayreti sayesinde şöyle olmuştu: Tümen komutanımız paşaya, sülüs el yazısıyla uzunca, fikir ağırlıklı bir şiirle müracaat etmiş, muhteva olarak: “Sizin tümeninizin 50. alayında oğlum askerinizdir. Onu ben çok özledim. Allah isterse görürüm ama bu işe bir vesile gerekti. Sizi rahatsız etmezdim ama başka bir çare bulamadım. Allah dilerse oğlumu mutlaka görürüm fakat sizin gibi anlayışlı; iyiliksever erdemli kişilerin sebep olmasını istedim. Ecrinizin de Rahim Rabbimizin vereceğine ümit varım. Hürmetlerimi selamlarımla birlikte arzederim.” şeklinde mana yüklü edebi ve uzunca bir mektubu, yer yer duygular serpiştirilmiş olarak yollamıştı. Paşa, tevhit muhtevalı, şiirli bu arzuyu masasının gözüne saklamakla kalmamış; alaya emir vererek beni aratmıştı. Alay komutanımız aceleyle beni aratmış, paşayı nereden tanıdığımızı sorgulamaya başlamıştı. Hiç tanımadığımı her ne kadar söyledim ise de inandıramamıştım. Gerçekten ben de hayretler içerisinde kalmıştım… bir arabayla beni tümen karargahına yolladılar. Generalin huzurundayız. Karşımda ak saçlarıyla vakur bir paşa:
-  Gel evladım, gel yakına şöyle!

Harp yıllarındaydık. Mareşal Fevzi Çakmak genelkurmay başkanı. Henüz üç buçuk aylık askeriz. Sıkı bir disiplin vardı. Onbaşının karşısına bile selamla giderdik. Bu ahval içerisinde paşanın karşısına çıkmıştık. Selam verdim:
-         Yaklaş, yaklaş! diye masanın yakınına kadar çağırdı:
-         Şimdi seni izine göndereceğim, git, o muhterem babana sıhhate olduğunu göster; benim yerime de ellerinden öp… Babanız çok büyük adam; siz henüz onu tanıyacak çağda değilsiniz… On beş gün yeter mi? Dedi, yaverini çağırdı; ‘izin kâğıdını doldurunuz, ben imza edeceğim’ diye emir verdi.

İzin kâğıdımı almak için karargâha götürüldüm. Orada bana bir albay (kurmaymış), masanın gözünden çıkardığı; iki parşömen kâğıdıyla birbirine eklenmiş, üzerinde sülüs denilen yazı türüyle ve usta hatlarıyla yazılmış bir şiiri gösterdi.
-         Tanıdın mı bu imzayı dediler? Tanımıştım; babamın imzasıydı. Çıkıştılar:
-         İnsan böyle bir babanın oğlu olur da okumaz mı; neden okumadın!

Artık siviller gibi konuşmaya başlamıştık…

-         Ben de yazarım şiir, dedim. Yanında var mı? dediler. Var dedim, birkaç gün önce babama şiirimsi bir asker mektubu yazmış yollamıştım. Defterimde kalan bir nüshasını çıkarıp okudum. Hemen oracıkta, kopya kâğıtları da koyup daktilonun başına geçen bir kurmay yüzbaşı; oku dedi ve yazmaya başladı. O şirimi, o dönemin Savaş adlı mecmuasına gönderelim, diye zarfladılar. Ben de daha sonra onu askerlik sonrası yayınladığım “Gizli Bir Ses Dedi ki” adlı, kitabıma aldım; unutmayayım diye. Fakat babamın o şahane mektubunu neden alıp saklamadım diye üzülür dururum. Ama öbür mektuplarının bazılarını, bazı kitaplarımın münasip yerlerine alarak yayınlamıştım. Babamdan gelen, şiir ve sanat yüklü mektupları alay karargâhındaki subaylar okumadan vermiyorlardı.

İşte böyle, ilk iznim dört aylık askerken gerçekleşmişti. Geldim Malatya’ya. Babamı, anamı, çoluk çocuğumu yakınlarımı görmüştüm. Fakat bir yıl sonra ikinci iznime geldiğimde babamı bulamamıştım; Allah’ın rahmetindedir inşallah. Bir üçüncü izinde de, 2. oğlum Mehmet Sanih’i bulamamıştım. Üç buçuk yıllık askerlik böyle geldi geçti…

Harp durdu. Güya dünya sulha kavuştu. Bizler de tezkere alıp yuvamıza sağ salim döndük… Selami dört yaşına girmiş; kardeşim Mehmet Esad Tıbbiyeye, küçük kardeşim Mehmed Mes’ud sanat okuluna devam ediyorlardı. Anam çok şefkatli ve muktesit bir hanımdı. Babasız bulduğu biz evlatlarına gönlünü kucağını açmıştı. Benimle beraber bu çetin yılların çilesini çeken azize eşim; darlıkta da varlıkta da rahim dayanağımdı… Dualar bizimleydi. Biraz borç parayla işe başladım. Dört beş sene içinde memleketin en verimli terzihanelerinden birini kurmuştuk. Öyle oldu ki konfeksiyon değil, siparişle iş yapan ve gıpta edilen, o günün en işlek atölyesini nasip etmişti Allah, şükrolsun… Emniyetçilikten valiliğe gelmiş şehrimizin valisi Ahmet Tekelioğlu sade müşterimiz değil, kültür hamuleli şefkatiyle fikir alışverişi yapabildiğimiz bir yakınımız durumunu da arzeder olmuştu. Malatya’daki birliklerin komutanı Kemal paşa da; giyinmesini bilen diğerleri de fikri tartışmalarla diyalektiğimizin teşekkülüne vesile oluyorlardı. Şimdikileri bilemiyorum; işi 223 yıldır bırakmış durumdayım. Fakat hala terzihaneler kadar arayıcı, fikir alış verişi yapabilecek hiçbir sanat yuvası düşünemiyorum bile...

Atölyemiz için üstad Necip Fazıl Kısakürek, ‘Malatya münevverlerinin akademisi’ diye yazmıştı, Büyük Doğu’da… Ergün Göze benzer iltifatlarla yazılar kaleme alıyordu. Liseyi Malatya’da okuyan Yavuz Bülent Baki’ler (merhum babası Cezmi Ağabey şehrimizin nüfus müdürü idi. Allah rahmet buyursun, Müslümanların dertleriyle dertlenen, her fırsatta bizi yalnız bırakmak istemeyen ‘babacan bir kişiliğe sahipti.’ İşte bu Yavuz Bülent yeğenimiz onun oğluydu. Hukuku bitirdikten sonra müellif ve içli bir şair olarak belirmişti. Dergilerde, gazetelerde, konferanslarında bizleri unutmayan vefakâr bir kardeşti. Mesela Türkiye Gazetesindeki bir makalesinde şunları da yazmıştı; Başlık: “Malatya Malatya bulunmaz eşin… 1950’li yıllarda adeta bir çöl durgunluğu içinde bulunurken, Malatya’lı ağabeylerimin silinmez izleri vardır. Said Çekmegil’in Orhan Türkdoğan’ın, Gökhan Evliyaoğlu’nun aydınlıkları, benim üzerime 1953 yılından itibaren düşmeye başlamıştır… “Malatya Malatya bulunmaz eşin” diye uzun yazısını bağlamıştı. (28.3.1992 Türkiye) Malatya’nın Nihal Atsız, Arif Nihat Asya ve Vasfi Mahir Kocatürk gibi tanınmış edebiyatçılardan çok alıp verdikleri vardır … Özetlersek, çoğunlukla sağ tandanslı elitlerin uğrak yeri oluyordu mağazamız. Sol kesimden de gelenler oluyordu. Aralarında Müslümanlara artık gerici gözüyle bakamayanlar olduğu gibi, Müslüman olanlar bile oluyordu. Mesela, ‘…artık kendimi Kur’an’a teslim ediyorum…’ gibi duygulandıran ifadeleri bir bildiri ile neşredenler bile olmuştu. O, günün hatırası olsun diye, “İktisat Anlayışımız” adlı kitabımızın sonuna almıştık o bildiriyi, (2. baskısının 121. sayfasındadır.)

Bir de cins bir kafa, orta öğretim görevlisi İbrahim Güneş beyin ustaca tahrikleriyle fikir sohbetlerine gelmeye başlamıştı. İkisi de aynı okulda orta öğretim görevlileri olarak tartışa geliyorlarmış. Ali Kılıç adlı bu genç öğretmen, benzeri her sosyalist gibi çok entelektüel ve militan tavırlı bir kişilik taşıyordu. Sohbetlerin tenkit turlarında, talebelerinin kritiklerine bile muhatap olamaz bulunca kedisini, fikir sancılarına tutuluyor. Dedik ya, cins ve kişilikli bir yapısı vardı. Sonradan öğrendiğimize göre, sabahlara kadar yatmıyor, okuyor, düşünüyor ve tartışıyor hale girmiş. Diğer solcular arasında da, güzel yolu seçenler olmuştu. Ama Ali Kılıç kadar çabuk; hızla 6 ay içerisinde İslam’ı seçeni hatırlamıyoruz. Kendisi “Mefkûre’de kaleme aldığı bir yazısında, fikir çileleri arasında yol aradığını izah ederken diyor ki: “…tetkike başladım. Bana bu sırada bir el uzandı. Malatya’nın dikenleri arasında kendi kendini yetiştirmiş bir gül misali eldi. Davasında öyle samimiydi ki, yaşamasında kusur ararken, yeni yeni gerçeklerle karşılaşıyordum. Kendi kendime düşünürken… Tek sistem, hurafe ve bidatlerden arınmış yaşama şekli… Allah Resulünün izi tek yolun İslam olduğunu… kavradığını” açıklıyordu yazısında.

Bu kardeşlere benzer, yazılıdan çok sözlü ifadeler, fikir sohbetlerinin verimli tarzını gösteriyor, şevkimizi artırıyordu.

Şehrimiz genelde kültür-fikir ağırlıklı çalışmalara açıktı. Bir ara benim de başkanlığına seçildiğim “Malatya Kültür Derneği’nin kurucu başkanı Avukat Nüvit Yetkin bey (sonradan milletvekili ve senatör) kültür hamulesi geniş, dönemin en popüler kişisiydi. Politikaya atılınca tüzüğü politikaya müsait olmayan dernek tarafından ihraç edilmişti. Kurup geliştirdiği bir ocaktan gözleri dola dola ayrılmak durumunda kalmıştı. 1960’lı yılların ihtilal şartlarına rağmen, en cesur hukukçu gazetecisi Gökhan Evliyaoğlu da (sonradan o da milletvekili) bu derneğin kurucusu idi. Politika onu da aldı götürdü. Bu dernek her kesimden, herkese, sağ-sol demeden açık bir ocaktı. Zaten haftalık sohbetlerinin adı “Ocakbaşı Sohbetleri”ydi.
Sonraları bu dernek tatile girince, mühendis Mehmet Helvacı beyin başkanlığında Alaaddin Gürün (sonra da Kriter sahibi), Yük. Müh. Mehmet Kapıdere, ilim adamı Şeyho Duman, şair Erdem Şentürk ve Hüseyin Kiraz hocamız gibi münevverlerle beraber kurulan “Malatya Fikir Kulübü” onun yerini almaya çalışıyordu. Bu derneklerin boş bıraktıkları sahaları ise bizim atölye doldurmaya çalışıyordu, o günlerde.

Yıl 1952. Çeşitli dergi ve gazetelerde yazı ve şiirler yayınlıyor; konuşmalar yapıyoruz. Bu cümleden olarak o yıllarda başlattığımız bir konferansımızı küçük bir risale olarak hazırlamıştık. Bu 10 Ekim 1952 tarihli “Büyük Cihad” adlı haftalık gazetede şöyle sunulmuştu: “… Okuyucularımızın çok iyi tanıdığı genç mücahit M. Said Çekmegil             bir formalık, gayet samimi ve lirik bir eda ile yazılmış bir konferansı,  …baştanbaşa ateşli bir ifadenin, …şahikaları yükselten iman kudretinin sırrına eren bir hassasiyetle akışı… Adeta manevi bir âlemde yaşar gibi oluyor… Devrin mezelletini de açıkça haykırmayı bilen ve yakın tarihten en sarih misaller veren  Çekmegil’in bu eserini ciğerimize çekerek sütunlarımızda okuyucularımızın da istifadelerine arzeder, sahibinin alnından gözyaşlarımızla öperken daha böyle nice nice baş döndürücü mevzularda kendisine muvaffakiyetler dileriz…”

Gerçekten de bu küçük eser çok ilgi görmüş; Irak’ta, el- Mektebetü’l- İslamiye adını taşıyordu galiba, oradan “Müsaade ederseniz biz kardeşlerinizin de okuması için Arapçaya tercüme edelim bu kitabı, diyen bir istek gelmişti. O dönemde mahalli gazete, Fırat ta, “iftihar ediyoruz şehrimizde neşredilen bir eser Arapçaya çevriliyor..”, mealinde bir yazı yazmıştı başyazarı  Doğan Toros…

Bu nevi teveccühler, noksanlıklarımızdan kaynaklanan çekingenliğimizi azaltıyor. Gayretlerimiz şehrin dışlarına taşırıyordu. Küçük küçük yazılarımız, şiirlerimiz, Büyük Doğu, Edebiyat Âlemi, Ehli Sünnet, Sebilürresad, Toprak gibi pek çok mevkutede çalışmalarımız yayınlanıyordu. Dualar ve mektuplarla yapılan tebrikler yorgunluklarımızı unutturuyordu…

Malatya müftülüğüne -emekli dayımdan sonra- tayinen gelen muhakkik âlim ve müellif İsmail Hatip Erzen, Hasan Basri Çantay, Abdurrahim Zapsu ve Bediüzzaman gibi mücahit ilim adamlarının dua ve selamlarıyla teveccühleri heyecanımızın tatlı gıdalarıydı. Bizleri hakka teşvik buyuran bütün Müslüman hocalarımıza duacıyız, hepsine rahmet olsun. Müşaverelerimize üşenmeden, yük yıkmadan yardımcı olarak bizleri kendisine müteşekkir bırakan kardeşimiz Bahaddin Bilhan hocamıza da selam olsun. Benzeri ilim adamları Malatya’dan eksik olmadı. Merhum Said Ertürk hoca da halka cesur istikametler veriyordu. Onunla münasebetimizi de değerli oğlu Ahmed Ertürk, Süleyman Arslantaş kardeşimizin hazırlayıp neşrettiği, “Sait Hoca’nın Anısına;  İzler” adlı kitabında etraflıca anlatmıştım.
Ahmet Ertürk, mülkiyede okurken, bir ara ‘Malatya Fikir Kulübü’ başkanlığı da yapmıştı sonraları müfettiş ve genel müdür yardımcılıkları ve çeşitli dergilerde istifadeli güzel makaleler yazar oldu. İşte bu kardeşimiz İZLER kitabında babası merhumu anlatırken diyor ki: Babam “Hoca, Malatya’nın köylerine taşındığı gönden itibaren şehir merkezine her gidişinde ilginç ve yoğun bir fikir çevresi içinde bulur kendini. O zamana kadar yaşamadığı bu serbest tartışma ve düşünme ortamı onu cezbeder. Bu ortamın başlıca iki kahramanı, zamanın Malatya müftüsü İsmail Hatip Erzen ile.. Büyük Doğu hareketine katkıları ile tanınan M. Said Çekmegil’dir. İsmail Hatip Erzen Mısır’da eğitim görmüş ve bu sayede Ezher Ekolü’nün yenilikçi… yaklaşımı ile yakından tanışmış, Arapçaya ve İslami ilimlere derin vukufiyeti bulunan bir ilim adamıdır. Çekmegil de, bir taraftan Necip Fazıl ekolünün ortak/cesur çıkışları içinde yetişmiş, ama daha köklü ve sorgulayıcı bir fikir temeli edinme çabası içinde bulunan bir düşünce adamıdır.

İşte bu iki değerli insanın birbirini tamamlayıcı vasıfları ile oluşturdukları verimli tartışma ve düşünme ortamı Said Hoca’yı da içine çeker. Hoca İsmail Hatip Erzen tarzına daha yakın olduğundan o da, Said Çekmegil’in sorgulayıcı ve tartışmacı üslubundan oldukça etkilenir ve ilmi kapasitesine bu üslubu ekleyerek ‘Sarsıcılık’ ile ‘inşa edicilik’i birlikte ihtiva eden bir senteze ulaşır.”

Mümin ve musalli mesai arkadaşlarım, çok aziz meziyetlerle donanmış fıtrattaki zevcem, yüz akım çocuklarım; kısaca muhitim yüce Rabbimizin bir lütfü keremi olarak yardımcılarım ve dayanaklarımdı. Kendilerine layık olabildim mi bilmiyorum ama onlarla daima şükrüm artıyor. Rahim Allah dareynde muinleri olsun. Karınca kadarınca bir şeyler yapabilmişsek, bütün yakınlarım da ecirlenirler, inşallah.

Latif ve Habir olan Rabbimin, layık olmaya duacı olduğum bu imkânlarını israf ettim mi acaba, diye kendi kendime sorduğum anlar çok olmuştur.

Elbette her insan gibi ‘fücür’a, bizler de açıktık. Kusurlarımız, yanılgılarımız elbette oldu; oluyor. Temiz müziği sevmek günah değildi, ama okuma zamanlarını alabiliyordu. Bilardo gibi oyunlar bir nevi spordu, ama çalışma vakitlerini alıp götürüyordu. Satranç zekâ temrinleri oluyordu, ama namaz vakitlerini dahi geçirme tehlikesini oluşturuyordu… Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin “Dini Mücedditler” adlı eserinde, “Günahı işlemek günah olduğu gibi, başkasına söylemek de bir günahtır” fetvasını okumasa idim, belki ibret olsun diye, ben de sevmediğim hallerimi söylerdim…* İşte zaaflarımızdan biri; müzik günah değildir, şeklindeki kanaatimizi arzetmiştik. Ancak çirkin sözler taşıyan güfteleri hoş göremiyorduk; hoş da değildi. Bu yüzden, müzik ihtiyacını giderebilecek bazı hoş bestelerin sözlerinin bazı yerlerini değiştirerek terennüm edebiliyorduk. Mesela “Urfa Türküsü’nü şöyleleştirip okuyorduk ara-sıra.

Bu yeni güftenin bir kısmı, Kriter dergisinin 45. sayısının 27. sayfasında, Malatya’nın ses sanatkârı dediği Sami Kasap imzası ile gündeme getirilmişti. Birkaç kıtası, örnek olarak şöyleleştirilerek verilmişti:

“Urfa’lıyam ezelden
Gönlüm şad Lemyezelden
Gönlümün gözü aydın
İmanlıyam ezelden

Ağam olasın Ömer
Hocam olasın Ömer
İslam kalasın Ömer
Selam olasın Ömer

Urfa bu yana düşer
İman insana düşer
Bu ne biçim insanlık
Her gün isyana düşer.

Ağam olasın.. (nakarat devam)

Kriter'in notu: Bu otobiyografi  M. Said Çekmegil'in kızı Selma ARSLANER kardeşimiz tarafından tape edilerek sitemize armağan edilmiştir. Selma hanıma teşekkür ederiz. kriter

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 08-12-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
29554487 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net