25-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow KADIN VE ERKEK ÜZERİNE İKİ BİLİNMİYENLİ DENKLEM
KADIN VE ERKEK ÜZERİNE İKİ BİLİNMİYENLİ DENKLEM PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 27
KötüÇok iyi 
Yazar Halit Özdüzen   
26-11-2009
KADIN VE ERKEK ÜZERİNE İKİ BİLİNMİYENLİ DENKLEM


                                                                         Halit Özdüzen
       Adam uyandığında etraf   katran karası gibi karanlıktı; odayı hiç böyle gör-memişti, nesneler  silüet olarak dahi görünmüyordu. Karyoladan uzanıp gece lambasının butonuna  bastı, nafile  hiçbir şey değişmedi! “Acaba ışıklar mı ke-sik, niye jeneratör devreye girmemiş ?” diye söylendi! Uzanıp pencereyi açarken daha da hayrete düşüp, paniğe kapıldı;  gökte ve yerde bir tek bir ışık dahi yoktu!...

   
         Koru içerisindeki malikanesi uzaktan  yat limana bakmaktaydı ,  az ötede mendirekte deniz feneri  ve  liman girişindeki sinyal ışıkları ve teknelerin lam-baları sabaha kadar yanıp dururdu; üstelik evin bahçe ve çevresi de  aydın-latılmıştı. Limandaki yatı aklına geldi, uzun süredir pencerenin tam karşısına demirliydi, baktı ama, göremedi;  “kaptan başka bir yere mi  bağlamış  acaba ? ” diye düşündü…
 
       Çevrede bir tuhaflık vardı, bahçedeki ağaçlarda kuşlar sanki gündüz gibi cıvıl cıvıl ötmekte, denizden teknelerin motor sesleri yankılanmaktaydı… Gözlerini ovalarken, “ yoksa kör mü oldum ?” diye mırıldandı, Daha bir ay önce Boston’da genel kontrolden geçmiş, göz hocası, “sapasağlam” olduğunu söylemişti!  Başını yeniden gökyüzüne kaldırdı; “ gökte ay olmalı” dedi, uçsuz bucaksız gökyüzü bir karanlıklar denizi gibiydi, ne ay, ne de yıldız vardı; uzayın memelerinden şehrin üstüne sanki karanlıklar sağılmaktaydı! 

       Çıldırır gibi olmuştu, pencereyi kapatıp tekrar odaya yöneldiğinde, birden aklına ellerine bakmak geldi,! Parmağımdaki pırlanta taşlı yüzük ve kolundaki pahalı saati hissedebiliyor, ancak göremiyordu; ellerini kollarının üzerinde gezdirdi, yatarken giydiği ipek pijaması üstündeydi, fakat onu da göremiyordu; aniden ölüm aklına geldi ,”acaba öldüm mü ? “  diye söylenip, istemli istemsiz elleriyle yüzüne dokunup,  “yaşıyorum, yaşıyorum “ diye  sevinerek, bağırıp çocuklar gibi havaya zıpladı !    

      Tuhaf bir geceydi,  birkaç dakika içinde odada, korku, heyecan ve sevinci üst üste ve beraber yaşamıştı!..  Sanki çıldırmak üzereydi, el yordamıyla bulduğu sandalyeye oturup,  bu kapkara ortamın kasvetine uyarak kara kara düşünmeye başladı;  “bir kâbus olmalı, hem de kara bir kâbus!” diye mırıldandı… Önce delirdiğine karar verdi, sonra vazgeçti bu düşüncesinden “aynı anda hem kör hem de deli olunmaz” diye düşündü, nereden geldiyse birden çocukluk yılları ve yaşlı dedesi aklına geldi. İhtiyarlığında onunda gözlerine perde inmiş, ama yaşama sevincinden  hiçbir şey kaybetmemişti! Yurt dışında burslu kazandığı mastırını bitirip,  kasabaya ziyaretine gittiğinde kendisine dönerek: “ Oğlum,  baştaki gözler kör olmaz, sinedeki gözler kör olur’ demişti! Dedesinin o şartlar altında dahi  güzellikler düşünüp, yaşadığını anımsayınca biraz rahatladı…  

      Dedesi savaşlar, kıtlıklar  görmüş,  babasını  kaybetmenin sonrasında yetim kalarak çobanlık, çitçilik yapıp ekmeğini taştan çıkararak, tarla tapan ve kasabanın en zengini olmuştu;  çevrede  oldukça sevilen  bir anıt insandı. Geçirdiği zorluklar ve verdiği yaşam savaşı inancını oldukça pekiştirmişti… Adam, “hayata pozitif bakmak ne kadar güzel ve  erdemli” diye düşündü; “kendisi de dedesi gibi  olmalıydı, ama nasıl ?”  

      Oldukça zengindi, birkaç sektörde imalat ve yurtdışına  ihracat yapan şirketleri  vardı. Girdiği her ortamda hatırı  sayılan  biriydi, bakanlar,  baş-bakanlar hatta cumhurbaşkanlarını  yatı ve malikanesinde ağırlamıştı. Fabrika ve işyerlerinde on binlerce iççi çalışmaktaydı, onlarca  arabası ve  özel uçağı vardı;  ama kasabada oturan dedesi kadar, hatta bırakın dedesini, babası kadar dahi mutlu  olamamıştı (!)  

       Babası, kasabadaki ilkokulu bitirdikten sonra dedesi onu şehirdeki uzak bir akrabasının   atölyesine  çırak olarak   vermiş, geceleri  yazıhanede yatıp,  kal-kar, pazardan pazara kasabaya gidermiş.  Götürdüğü kirli çamaşırlarını annesi yıkayıp kurutur, özenle  katlayıp  çantasına koyup ,üstüne de birkaç tandır ekmeği sarmalarmış; sabah erkenden kalkan  otobüsle işinin başına  döner,  getirdiği ekmekleri diğer çıraklarla paylaşırmış!  Askerlik dönüşü bankalardan aldığı krediyle yan sanayide  zar zor  bir atölye oluşturup, kendi işini kurmuş. İki çocuğuna da yüksek eğitim aldırarak, öğretmen ve mühendis yapmıştı ! Bir sözü hala kulaklarında yankılanmaktaydı,  “Oğlum, ne oldum deme ne olacağım de…!”  

          Atalar nasihati bu sözü, ilk  duyduğunda  ne anlama geldiğini pek anlayamamıştı! Gençti, dinamikti, aldığı eğitim sonrasında  kendine oldukça yüksek güven gelmiş, “ne olduğunu da, ne olacağını da” biliyordu (!)  Toplunda itibarlı bir ailenin damadı olmuştu, iki  de çocuğu vardı;  cirosu oldukça yüksek bir fabrika ve aile şirketinin müdürüydü, kendince önemli bir vizyon ve misyonu  bulunmaktaydı.  Hasta yatağında ziyaret ettiği babasının, bu cümleler ağzından döküldükten  birkaç saat sonra canı bedenden ayrılıp,  ruhunu Rabbine teslim etmişti . Bir yıl sonra  da öğretmen oğlunun yanında kalan “Cennet Hatunu” diye boynuna sarıldığı sevgili annesi de  Hakkın rahmetine ve  öbür alemdeki eşine kavuşmuştu.  

      Esasen evlendikten sonra işlerinin yoğunluğundan ailesiyle telefon dışında pek görüştüğü de söylenemezdi! Yıllar önce balayı dönüşü, eşini kaldıkları şehre ailesiyle  tanıştırmaya götürdüğünde, “bu yıkık dökük  şehirde, bu yoksul insanlar arasında ne işimiz var” diye söylenerek, anasından emdiği sütü burnundan getirmişti ! Birkaç yıl sonra oğulları doğduğunda, torunlarını görmek için  ağırlıklarıyla  ziyarete gelen ailesi için koskoca evde, “yatıracak oda bulunmadığından” alıp otele götürerek, holdingin  sürekli rezervasyonlu süitinde misafir etmişti.  Kendince  teselli olduğu tek şey, otelin uluslararası ününün  olmasıydı !...  Neyse ki bütün  bunlar çok gerilerde kalmıştı, artık o günleri düşünmek dahi  istemiyordu !… 

       O an aklına mutluluk  takıldı, neydi mutluluk?.. Yüzünden gülücükleri eksik etmemeye çalışıyordu, ideallerinin hepsini, hatta çok fazlasını gerçekleştirmişti,  Dünyada milyarlarca insanın arzulayıp da erişmek istediği her şeyi vardı! Şirketinde  çalıştığı soylu bir ailenin kolej  sonrası özel  üniversitede  eğitim almış,  birçok zengin erkeğin, evlenmek için sıraya girdiği kendinden birkaç yaş büyük  kızını, kendince  “tavlayarak”, mantık  evliliği yapmıştı! Ondan bir oğlu ve bir de kızı olmuş, ta Amerikalar da özel okullarda okutmuştu… Güçse güç, servetse servet, devletse devlet  hepsi elinin altındaydı… İyi ama neden  yalnız kaldığında birden  bedbinleşip ümitsizliğe  kapılarak, kendini  yapayalnız ve mutsuz hissedip, kararan yüreğini  afakanlar kaplıyordu?  

       Yoksa bu gece de onlardan birimiydi ? Ama birden irkildi “ hayır, hayır bu gece onlardan çok daha kötüsü” dedi, sandalyeden doğrulup tutuna, tutuna odadaki banyoya  doğru yürüdü, ihtiyarsız olarak ışığın duyuna  bastı nafile, karanlık devam ediyordu;  musluk sol taraftaydı,  açtığı bataryanın önüne ellerini tutunca, suyun serinliğini iliklerine kadar hissetti, hızla  yüzüne çarpıp , ovuşturdu, gözlerini de açarak serin suyla buluşmasını sağladı,  sudaki klor gözlerini  biraz  yaktıysa da  aldırmadı, belli ki sudan  bir yardım ve şifa bekliyordu !… Askıdan aldığı havluyla silinirken, “ körlük zor  zanaatmış, bir ömür boyu nasıl katlanıyorlar “ diye söylenerek, el yordamıyla odaya yönelip sandalyesine oturdu.     

       Aklına gençlik yıllarında okuduğu bir kitaptaki, “Mutluluk üzerine düşünceler” geldi:   Yazar mutluluğun  ümitle doğru orantılı olduğunda bahse-dip,  “içinde ne kadar gerçekleşen ve gerçekleştirmeyi beklediğin  ümit varsa o kadar mutlusun” diyordu, “Gerçekleşmeyecek ümitleri taşımayı ise,  sonu kabusla biten rüyaya” benzetmişti! … Boş ver dercesine elini sallayıp, “o ya-zara ne kadar da inanmış, mutluluk uzmanı olduğunu sanmıştım; ümitlerimin hepsi hatta   fazlası gerçekleşti ama  yine de mutlu değilim” diye söylendi ! 

          Kendisini ve ailesini dindar olarak tanımlıyordu,  bayramda kurbanlarını ,  keser,  çevresindeki yoksul işçilerine dağıtır, yeri geldiğinde  bazı hayır kuruluşlarına  yardımda bulunur, bayramdan bayrama namaz  da kılardı…  Bir aile yakınlarını kaybettiklerinde   veya bir tesis açılışında ülkenin en güzide  “din adamı” olan emekli  profesörünü davet edip, sohbet ederek rahatlardı. Ayrılışlarında arabaya kadar uğurlarken hoca ,’inşallah bir  daha görüşürüz, şayet bu  dünyada görüşemezsek,    Cennette’ diye dua ederek, iyi temennide bulunurdu;  o da “hocam daha gençsiniz    inşallah yakında tekrar görüşürüz” diyerek şoförüne dönüp fısıltıyla  “üstadı emrettiği yere bırak,  emanetini de vermeyi unutma” diye tembihte bulunurdu!...  

     Birkaç yıl önce   eşi, kadın kadına birkaç  arkadaşıyla Hicaza Umre  yapmak için  niyetlendiğinde de  hocaya danışmışlardı ,  yol  arkadaşlarını  sormuş , öğrenince  bir müddet dalgın ve  suskun kaldıktan sonra  kendisini toparlayıp, heyecanla, “uygundur, uygundur mübarek olsun” demişti !  Adam, uzun süre hocanın  o suskunluğunun ve heyecanının sebebini anlayamamıştı.   Ancak   daha sonra başka gruplardaki  bazı medyatik hanımların Umre sonrası kokteyller düzenleyip  ulu orta magazin basınına malzeme olmaları sonucu, eşinin de ağızlara sakız olacağı endişesini taşımaya başlayınca, hocanın o günkü tavrını anlayabilmişti!   

       Neyse ki medya patronları ve yönetmenleriyle yakın “dostluğu” bulunmaktaydı, eşi ve arkadaşlarına  kamera tutmanın  “nezaketsizlik ve haddi aşma olacağının”  bilincinde  olmaları   gerektiğini düşünerek rahatladı;  ayrıca  şoför ve korumalar ne güne duruyordu!  Aile fertlerinin özel yaşamında,   “koruma duvarlarının”  bulunmasının doğal olduğunu düşünmekteydi ! Ne de olsa  diğer insanlara göre, ayrıcalıkları vardı;  “sonra, yukarda  kırk kişiydiler, kırkıda birbirini tanıyordu; tencere dibin kara, seninki benden kara” , bir de “ kaç kişi emek yediği kapıya ihanet edebilirdi ki (!)” “Belden aşağı vurmanın etik olmadığını bilmeleri gerekir” diye düşünüp rahatladı!... Yine de ne olur, ne olmaz diye, çalıştıkları reklam ajansının   yöneticisini aratarak, “holdingle  ilgili  ellerindeki projelerden bir kaçını medyayla paylaşmalarını” tembih etmekten de geri kalmamıştı !        

       Aniden “sevgili eşi” aklına geldi, akşam yemekte   otomotiv şirketinin yöneticisiyle yeni fabrika yeri  projesi üzerinde çalışırken,  eşi arkadaşlarıyla  “My Life” kulüpte toplanıp, oyun oynayacaklarını belirterek evden ayrılmıştı. Adam şirket müdürünü uğurladıktan sonra,  salonda hizmetçinin hazırladığı bitki çayını yudumlarken, bir yandan da kendi markasını taşıyan  dev ekranlı tele-vizyonda yabancı ajansların  ekonomi haberlerini dinleyip,  hissesinin  bu-lunduğu  Londra borsanın yükseldiğini öğrenince  keyiflendi… Saatine baktı, gece yarısını geçmekteydi, televizyonu kapatıp, yatmak için  odasına  yönel-diğinde, yolda  hizmetçi kalp ve tansiyon ilaçlarını bir bardak su eşliğinde uzattığında, morali oldukça yüksekti!   Hizmetçiye , “hanımın bir saat içerisinde gelirse odama gelsin, yatmamış olacağım,  bekliyorum” diye tembihte bulunurken,  yüzündeki tebessümü kadında da fark ederek, biraz manalı, biraz da hayretle ona bakmış; fakat hemen toparlanarak, başını yana çevirerek bakışlarını beyinden kaçırmıştı!…  

       O yıl adamla eşinin evliliklerinin otuz beşinci  yılıydı, hizmetçi eşinin ilk çocuğuna hamileliğinden  itibaren çok genç yaşında  hizmetlerinde bulunmaya başlamış;  birçok talibi olduğu halde evlenmemişti! Efendilerini  anne ve baba gibi bilmekteydi, onlar da  onu  çok severdi. Kızlarının doğumu sonrasından iti-baren bey ve hanımın aynı katta fakat  ayrı odalarda yatmalarını oldukça ga-ripsemişti ! O gece   belki de içinden, “ yeni bir çocukları daha olur” diye ge-çirmiş olmalıydı(!)    

      Hizmetçi bir kat altta, hanımın  yatak odasının  altındaki odada kalıyordu, en küçük  bir tıkırtı olsa bile duyardı. Hanımıyla yatak odasındaki televizyonun son kuşak romantik aşk dizsini beraber izlerlerdi; hanım   karanlıktan ve yalnız  uyu-maktan korktuğundan, uykuya dalıncaya kadar ona günlük gazetelerin magazin sayfalarını ve  piyasaya yeni çıkan aşk romanlarından bazı pasajlar okurdu;  çoğu kez  uyku ilacını almadan da uyuyamazdı! Genellikle, çok sevdiği köpeğini okşaya, okşaya uykuya dalar,  uykusu derinleştiğinde hizmetçi sessizce odadan ayrılarak, odasına çekilirdi.        

        O gece elbisesiyle yatağa uzanan  hizmetçinin gözüne uyku girmedi,  sabaha kadar hanımının eve dönmesini bekledi ama nafile ! “Nevin’in kulübünde sabahlamış olmalı  diye düşündü; eşi iş  seyahatinde olduğu bazı gecelerde de öyle yapardı!  Jet Nevin, sosyetenin  ve medyanın çok yakından tanıdığı gençliğinde güzellik kraliçesi de seçilmiş, oldukça zengin  ve gönlünce yaşayan ellisinde ama hiç yaşlanmayan şen , şakrak bir duldu. Ölen kocası,  or-duya jet yakıtı ithal edip satarak, ailesine çok geniş çevre edinmişti.  Hayali ihracattan kısa sürede  büyük paralar kazanıp, mültü milyarder olunca , adına “Jet kamil” denilmişti! Genç yaşta şüpheli  bir  trafik kazasında ölünce de  lakabı eşine kalmıştı! Bir müddet sora  üç ay kadar  yer altı dünyasının ünlü bir babasıyla birlikte olmuş, daha sonra sevilisi alkol komasından hayatını kaybedince de, yalnız kalmıştı (!) ‘Beyle  jetlerin yıldızı hiçbir zaman barışmadı”   diye düşünerek  uyumaya çalıştı … 

       Hizmetçinin gözüne uyku girmiyordu, aklı Nevin’de kaldı…  “Eşi hayat-tayken ve sonrasında hakkında pek çok dedikodu çıkmıştı : ‘Güya dul ve evlenmemiş genç zengin hanım ve kızları toplayıp, Arap ülkelerine götürerek  şeyhlerle safariler düzenler , onlar geldiğinde de    yalısında ağırlayıp, alem yaparlarmış ‘ !   Hizmetçi birden irkildi,  bunları düşündüğüne  pişman olup, ‘tövbe,  tövbe dedi,  hadi Jet Nevin neyse , misafirler koskoca şeyhü’l Haremeyn ve peygamberin kavminden , çarpılım sonra; dedikodu yaparak günaha mı giriyorum ne” diye  mırıldandı!!! 

        Aylardan Mart ve ilkbaharın başlangıcıydı hizmetçi saat altıyı  gösterirken  yataktan doğrulup, tam terliklerini giymek üzereydi ki, beyinin  kendisini  çağıran servis zili çalmaya başladı, apar topar yukarıya koşarken, “  hanım her sabah  uyandığında, sırtına masaj yaptırmak için  çağırdı da,  bey hiç odasına çağırmamıştı;  inşallah kriz falan” geçirmemiştir diye söylendi…  

       Kapıyı açtığında adamın sandalyede oturmakta olduğunu gördü  , elinde yü-zünü sildiği havlusu vardı; gözleri kan çanağı gibiydi,  geceyi uykusuz geçirdiği her halinden belli olmaktaydı. Hizmetçi korku ve heyecan karışımı ses tonuyla, ”buyurun efendim” dedi , adam gayet sakin “saat kaç kızım” dediğinde, hizmetçi geç kaldığını sanarak telaşlandı, “efendim  erken kalktım ama, yediden önce  mutfağa inmeyeceğinizi bildiğimden,  rahatsız  etmemek için sessiz davrandım” dedi. Adam  hizmetçinin konumunu anlayıp, üzmemek için “ kızım  odadaki saat doğru mu? diye sordu! Hizmetçi kekeleyerek  “doğru, altı on beş “dedi. Adam konumunu belli etmemeye çalışarak, “bu gün hava nasıl” diye sordu, hizmetçi: “günlük güneşlik efendim, inşallah sizin  ve aileniz için iyi bir gün olur” diye cevapladı.   Adam “kızım perdeleri aç da, odaya da güneş girsin” diyecekti ki, birden perdeleri kendisinin açtığını hatırladı;  uyandığından  beri değişen bir şey yoktu, artık tamamen göremediğini anlamıştı… Aniden karısı aklına geldi, konumunu ilk onunla paylaşmalıydı “hanımın herhalde geç geldi, sen de uykusuz kaldın” deyince, kelimeler hizmetçinin hançerine düğümlendi, zar zor,“hanımım bu gece eve gelmedi” sözleri fısıltıyla dökülebildi dudaklarından… Hizmetçiye  , “teşekkür ederim  çıkabilirsin” diyerek gön-derdiğinde , gözlerindeki körlük zerre zerre bütün duyguları   bloke etmeye baş-lamıştı! …  

      Yaşamı bir filim şeridi gibi    gözlerinin önünden yeniden  akmaya başladı; Adam oldukça güçlü  ve zekiydi  lise  yıllarında okulun basket takımında oyna-mış,  arkadaşları çift dikiş giderken o ,  yabancı  dille eğitim yapan  liseyi yatılı okuyarak birincilikle bitirmişti, sonra en gözde  üniversitede, makine mühendis-liği ve arkasından İngiltere’de  işletme mastırı, orayı da başarıyla tamamladıktan sonra ülkeye dönmüş ve kayınpederinin rulman fabrikasında işe başlamıştı; arkasından patron danışmanlığı ve  onun desteğiyle  iki aylık mini askerlik dönemi, böylece  vatan hizmetini de bitirmişti (!)   

       Babası onunla  iftihar ediyordu; “oğlum sanayici, hem de en büyüğü olacak” diyordu, “ancak bu kadar da büyük olacağını tahin edememiş”, diye düşündü!. Kayınpederi için “ çok  iyi biriydi” diye mırıldandı, sağlığında yöneti-mine kendisini getirerek, hisselerini  hayattaki  tek çocuğu ve  iki torununa devrettiği iflasın eşiğindeki fabrikadan, damadının  kısa dönemde  birkaç sanayi kuruluşunda  mal ve hizmetle  üreten dev bir holding çıkaracağını nereden bilecekti ! Bunları görmeye ömrü yetmedi” diye söylendi !  “Onunla da kalmayıp ülkenin yüksek müşteri portföyüne sahip,  hatırı sayılır kamu  bankalarından birini de özelleştirme sonrası çok uygun  fiyata satın aldığını da görmesini isterdim ! Gece gündüz hamallar gibi çalıştım ,kim çalışırsa  Tanrı ona verir” diyordu!.. 

       Herkese yaranmıştı da bir tek eşi ve çocuklarına yaranamamıştı; onunda nedeni, eşinin kendisini taşralı olarak görüp, işkolik bulmasından kaynaklanı-yordu,  Eşi  ailesinin,  Bursalı “Hamamcızadelerden” geldiğini ve oldukça asil olduklarını söylüyordu. Adam araştırdığında, kayın pederinin dedesinin tellak olduğunu öğreniş , fakat üzülürler diye  çocuklarına söyleyememişti. Eşi dedelerinden bahsederken “Hamamcızade” sözcüğüyle   meşhur musikişinas “ Hamamizade”’nin lakabını bilerek karıştırırdı ! Adam ise  her duyduğunda  eşine çaktırmadan  içinden gülerdi. Evliliklerinin ilk yıllarında “Hamamizade” değil “ Hamamcızade “ diyecek oldu, “ikisi de aynı kapıya çıkar” köylü ve çiftçi, değil ya diye, sinirlenerek yüzüne bakmıştı. Lafın altında kalmamak için, “ Tellaklıktan iyidir” demek için tam ayağa kalkacaktı ki, içinden “La havle” çekip yutkundu, o günden sonra kendisini iç güveyisi gibi algılayıp, yediği her fırçayı kendince olgunlukla karşılamaya başladı, ne de olsa karşısındaki  “sev-gili eşi” ve çocuklarının annesiydi (!) 

      Çocukları aklına  gelince uzun uzun iç çekiş sonrasında, çok yazık der gibi başını iki yana salladı, belli ki   özlemişti  oğlu otuz, kızı yirmi sekiz yaşındaydı “koskoca adam oldular, hala bir baltaya sap olamadılar, bankadaki hesaplarını aşındırıyorlar” diye mırıldanıp, hayıflanarak “keşke benimde böyle bir babam olsaydı” dedi , “ama ben onlar gibi yapmaz, gelir fabrikalardan birinin başına geçerdim” diye, söylenmeye devam etti; “ama anneleri mani oluyor,  güya onları kollarken, haylazlaştırdı,  halbuki ben  ilkokuldan itibaren yazları babamın yanında çalışmaya başlamıştım, bu günkü servetim o günden itibaren yaşadığım çalışma disiplinine borçluyum” diyerek göğsünü kabarttı!  

       Sanki karşısında çocukları var gibi, heyecanla anlatıyordu:   “Atletik yapıdaydım,  oldukça yakışıklıydım, okulun en güzel kızları benimle çıkmak için can atarlardı, hepsine boş verdim, ideallerimi ve babamın hayallerini gerçekleştirmek için,çalıştım; elin gavur memleketinde dahi komilik garsonluk yaptım, o işlere bakmadım, ya siz kime benzediniz bilemiyorum?” Dedikten sonra artan üzüntünün stresinden gözlerinden yaşlar boşanıp hıçkırıklara boğulup bir nebze rahatlayıp, dakikalarca sessiz kaldı ! O kadar  doluydu ki, yıllardır bu ve benzer lafları çocuklarının yüzüne karşı söylemek istiyordu ama yapamıyordu!?…Rahatlama sonrasında birkaç yıldan beri  mal varlığının bir bölümünü yararlı işlerinde kullanılması konusunda düşündüğü projeleri gerçekleştirememiş olduğu için yeniden  üzülmeye başladı! “Bu kadar çaba sonucu oluşturduğum serveti bu soytarılara mı bırakıp gideceğim ?” deyip hayıflandıktan sonra, ayağa kalkarak  tepinmeye başladı.  

      Hayalinde kızını sağına, oğlunu soluna almıştı,  coştukça, coşup içini dökmeye başladı;  “kime benzediniz, ha kime benzediniz” ? “Biriniz davulcu ve zurnacılarla, ötekiniz o hippi kılıklı kızlarla, bu ülke senin,öbür ülke benim durmadan sürtüyorsunuz, güya ‘beyefendi’ ihracat için bağlantı yapacakmış ? “Ne ihracatı, sen yapsan, yapsan…., diye başlayan cümlesini bitiremedi  ,  tepinirken  sağ elinin hırsla yumruk yaparak  dakikalarca sıktığından kan beynine sıçramıştı, ayakta duramıyordu, sandalyeye tutunmak istedi nafile, düşmemek için bütün gücünü topladıysa da beceremedi, dizlerinin  üstüne bükülüp   yığılarak , yerdeki ipek Acem  halısının üstüne boylu boyunca uzandı kaldı !…

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 28-11-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73526973 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net