28-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow ULUSAL KİMLİĞİ GERÇEKÇİ ALGILAMAK
ULUSAL KİMLİĞİ GERÇEKÇİ ALGILAMAK PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin Evci   
03-07-2009
ULUSAL KİMLİĞİ GERÇEKÇİ ALGILAMAK
             -Ben Kimim, Kim Olamam?-
                                                      Necmettin EVCİ

Tanzimatla başlayan etnik ayrışma, Cumhuriyetle beraber devrin gerilimli dış siyasetinin de etkisiyle Türk ulusallaşmasını hazırlamıştır. Cumhuriyet uluslaşmayı ekonomik gelişme ve şehirleşme gibi sosyal bağlamından ayrı, ideolojik tonu ağır basan bir içerikle inşa etmek istemiştir. Türk uluslaşması ırkçıdır ve Fransız düşünce
akımlarının fazlasıyla etkisindedir. Tek parti dönemi yerli değerler üretilememiş hemen her konuda kayıtsız koşulsuz batıya, özellikle Fransa’ya özenmiştir. Topluma yeni yaşam ve düşünme biçimi zor kullanarak benimsetilmek istenmiştir. Dile, dine, kültüre, sanat ve estetiğe, müziğe, mimariye, eğitime, giyim kuşama varıncaya kadar hemen her şeye müdahale edilmiştir. Bu yaklaşım aydını halka yabancılaştırmış, halk seçkinci kadroların şahsında devlete soğuk ve güvensiz bakmıştır. Tarih anlayışı değiştirilmiş, kurmaca bir tarih resmi nitelik kazanmıştır. En az bin yıllık İslâm tarihi yok sayılmıştır. Hitit, Sümer ve Yunan uygarlıklarına gösterilen yakın ilgi, İslam kültüründen ve tarihinden esirgenmiştir. Bu toplumun kültürel dokusunda ve şuuraltında kuşkusuz kadim uygarlıkların, hatta hesaba katamadığımız başka etkenlerin rolü inkâr edilemez. Türkiye’de yaşamın canlı akışı içinde varlığını sürdüren kültürün, ulusal bilinci oluşturmasında kadim uygarlıklarla beraber fakat etkili bir unsur olduğunu ifade eden Bilge Umar, Türkiye Türkleri Ulusunun oluşmasını incelediği yapıtında çok yalın ifadelerle şu düşüncelere yer verir: “Türk ve Yunan gibi kimi çağdaş uluslar kendi devletlerinin ve milliyetçi aydınlarının etkisiyle uluslaştırılmışlardır. Bu maksatla Tarihsel ve kültürel gerçeklere ters düşerek veya gerçeklerin bir kısmını abartıp bir kısmını yok sayarak maksatlı propagandalar yapılmıştır. Eğitim faaliyetleri belli içerikte bir ulus bilinci yaratmak için beyin yıkama hizmet eden bir mekanizmadır. Bu süreç içinde halklara ulus oldukları bilinci aşılanmaktadır.(1) Anadolu’da mevcut kültür alaşımını bir tek elementle açıklamanın fazlaca bir gerçekliği yoktur. Bugün üzerinde yaşadığımız topraklarda zengin ve çok çeşitli kültürel birikimlerin etkisini göz ardı edemeyiz. Yeni toplum eski uygarlıklardan izler taşıyarak ama İslâmi temeller üzerinde yeni bir dokumadır.(2)

Cumhuriyetin resmi tarih anlayışını irdeleyen bir çalışma grubu adına Zafer Toprak çok net ifadelerle bir rapor yayınlamıştır. İlgili hemen herkesin fazlasıyla müstefit olacağı, konusuna göre kısa tutulmuş bu raporun kimi ifadelerini sizlerle paylaşmadan edemezdim. “Resmileşmiş tarih, bilgi olmaktan çıkmış, tabulaşmış, terim yerindeyse ‘skolastik’ bir boyut kazanmıştır. Bu noktada ideoloji bilginin yerini alır. İdeoloji yönetim açısından aynı zamanda pedagojidir. Kimlik oluşturmanın aracıdır.. Tarih tortulaştıkça yapıcı olan bilgi giderek işlevini yitirir. Tortu tarih, farkı dışlar; tek-türdeşleştirir. Hantaldır; değişime zamanla direnç gösterir. Bilgiyi türdeşleştirme pahasına özümser; indirgemecidir. Seçenekten yoksundur; dardır, basittir, kabadır. Bilgi tekdüze bir imgeye dönüşür. İşte bu noktada tarih bilgisi ‘ideoloji’nin bir uzantısına dönüşür../..Bizde ‘resmi tarih’ uzun yıllar Cumhuriyet’i kollayan tarih olarak biline gelmiştir. Amaç öncelikle rejimi düzlüğe çıkarmaktır. Yirmili, özellikle otuzlu yıllarda yeni yapılanan Cumhuriyet’e omuz vermek, onu payandalamak tarihin görevidir. 19 Mayıs 1919, milat olarak alınır. Cumhuriyet tarihçiliği bu açıdan düne kapalıdır. Her türlü araç, günü meşrulaştırmaya yöneliktir. Bu tarihçiliğin Cumhuriyet için ödediği bedeldir.. Resmi tarh köhnemiştir. Dönüşüme ayak uyduramaz. Günden uzaklaşır, dünde kalır. Giderek işlevini yitirir; tortu, birikinti gözden düşer.”(3) Kendi değer ve toplumsal gerçekliğimiz dikkate alındığında göz ardı edilemeyecek çok önemli bir husus var. O’da ulus ve uluslaşma olgusu öncelikle batının toplumsal ve tarihsel serüveninin ortaya çıkardığı bir durumdur. Ayrıca her ne kadar ulusun ortaya çıkmasında resmi güç odaklarının politik tavır ve kararları etkin olmuşsa da bunların ilerlemenin doğal akışını tıkayacak ya da zorlayacak tarzda olmadığı söylenebilir. Yani batıda; toplumsal değişim, uzun yıllar süresinde ve kendiliğinden, yani içselleşerek benimsemiştir. Uluslaşma modernleşmeyle birlikte kendi dilini ve kültürünü inşa etmiştir. Yaşamı ve insanı birebir etkileyen gelişmelerden kopuk bir uluslaşma yaşanmamıştır. Aynı ya da benzer süreçler, başka toplumlarda aynı sonuçları doğurur mu? Japon modernleşmesi gibi örnekler, bu konuda farklı yaklaşımlar için özgün açılımlara imkân verebilir. Ayrımına varılması gereken ana espri basittir: Toplumlar, sanayileşir, şehirlileşir, uluslaşırlar. Bu kendiliğinden, doğal bir süreç olarak işlerse anlamlı olur. Ama toplumları bu tarihsel süreçleri atlayarak ve taklitçi, öykünmeci daha doğrusu kendini küçük gören kompleksli yapıyla modernleştirmeye, uluslaştırmaya çalışırsanız; orada, sadece manasız bir çatışma ve travma yaratmış olursunuz. İdeolojik saplantılarla ulusal kimlik inşa etmek tarihi eğip bükmeye çalışmaktır; o zaman başka değil sadece dejenerasyon hızlanmış olur. Dejenerasyon ve asimilasyon kimlik oluşumunu yok eden toplumsal kopuş ve sapmadır. Bir toplum kendisi olmaktan çıkmış ve fakat başkası da olamamıştır. Devekuşu örneğinde olduğu gibi; yeri geldiğinde kuştur, yük taşımaz; işine gelmediği zaman da devedir, uçamaz.

Kültür ve kimlik yaşanmamış süreçler sonrasında kazanılmaz. Bir toplumun diğerinden algı, akıl, anlayış, bakış, duruş ithal etmesi kadar alçaltıcı ve öldürücü gaflet olamaz. Hangi sebeple olursa olsun kendisi olmaktan utanan toplumların varoluşsal hiçbir iddiası kalmamıştır. Kendisi olmayı beceremeyenlerin, başkası olma başarısı olamaz. Biz Türkler yakın geçmişimizde bu konuda tam bir akıl tutulması yaşamışızdır. Zorla dayatılan resmi ideoloji kimlik çatışmasını ve kimlik bunalımını kaçınılmaz kılmıştır. Yer yer çalkantılar yaşansa da öz bakışı ve hassasiyetleri yitirmeden kimliğine sahip çıkmayı, onu korumayı bilmiştir. Bir ulusal kimlik inşa edeceksek bu siyasi bir proje olarak değil, tarihimizin doğal akışı içinde kendiliğinden inşa edilmelidir. Bunun için yeterli tarihsel birikimimiz de, kültürel donanımımız da mevcuttur. Bizim uluslaşma sürecimiz illa Avrupa’daki gibi, hususen de Fransa’daki gibi, Faşist İtalya’daki, Stalin Rusya’sındaki gibi olmak zorunda değildi. Daha doğrusu yaşadığımız coğrafya ve süreç içinde ancak tarihin bize ayırdığı yeri doldurmaya çalışmalıyız. O yer bizimle anlam bulur ancak, biz o yerle anlam buluruz. Bir başkası olarak kendi yerimde duramam. Kendi yerimde ise bir başkası olarak durmama gerek yok. Anlam önemli ölçüde insanın duruş yeriyle ilgilidir. Duruş yerimiz, duruş tarzımız her şeyimizi, bakışımızı, görüşümüzü ve kimliğimizi etkileyecektir. Her toplumun Fransızlaşması zorunlu mudur? Kendimizi unutmakla biz neyi, kimi, nasıl hatırlarız? Aklını, hafızasını yitiren adam hangi kimliği kazanıp içselleştirecektir? Oysa “bir ulus sadece geçmişini yaşatarak yaşar. Çünkü her grup geçmişinde ‘kendisiyle ilgili’ bilinç ve açıklamayı bulur. Grup üyelerinin bu ortak varlığı ne kadar zenginse, grup da o kadar birlik ve bağlılık içindedir. Ulusal toplum imgesi zamanın derinliklerine ulaşan bir süreklilik imgesine ihtiyaç duyar.”(4) Kimlik ve ulusal kimlik öykünmelerle kurulmaz ama öykünmelerle kaybolur.

Tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Algımız, anlayışımız, yaşayışımız değişiyor. Hem değişiyoruz, hem değiştiriyoruz. Bu yaşamın ve var oluşun temel yasasıdır. Kimse bunun önünü alamaz. Değişmek bir başkasının kılığına girmek değildir. Olsa olsa bu sahteliktir, soytarılıktır. Bir başkasının kimliğini taşımak gerçek karşılığıyla kendinden utanmaktır. Bayağı öykünmelerle başkası olacağını sananlar, en hafif deyimiyle çocuksu özdeşlik peşinde kendilerini aldatanlardır. Bu beyhude çabalarla başkaları olmanın izzeti ile ne kadar yaşarlar bilinmez, ama kendileri olamamanın zilleti içinde ölürler.

Tarihsel akışın önünü almak isteyenler geçici bir süre başka yaşantıları sıkıntıya sokmakla kalmaz, ebedi olarak kendi yok oluşlarını hazırlarlar. Çünkü tarih onun akışını değiştirmek isteyenleri değiştirmez, kulaklarından tutup aşağılık bir meçhule doğru savurur. Savrulurlar. Savruldular. Savrulacaklar. Önemli olan kimliğimizi kendimize özgü bireysel ve toplumsal karakterimizi koruyarak geliştirmek, yeniden kazanmaktır. Anlam, yaşam, düşünce, kültür, toplum dinamik yapılardır. Bütün bunların dinamizmi durağanlıktan değil değişim ve gelişim kabiliyetlerinden  kaynaklanır. Değişim iyi ve başarılı yönetildiğinde yapıyı daha güçlü ve sürekli kılar. Tersi, yani değişimin algılanıp, yönetilememesi insanları şuursuz muhafazakârlığa ve statükoyu korumaya iter. Değişimi göğüsleyemeyen güçsüz, çekingen, korkak yapılar yeni durum ve olgulara fazla dayanamaz erir ya da çökerler. Çöken uygarlıkların, kültürlerin ruhlarına bulaşan öldürücü virüslerden biri bu beladır. Türkiye’de devlet, uzun yıllar boyu toplumun ve yaşamın değişime dönük gidişatı önünde aşılmaz bariyerler koymuştur. Bizi birörneğin dar kalıplarında var olmaya zorlayan resmi paradigma, egemen kılmaya çalıştığı statik yapıyla, varlığın ve yaşamın temel dinamiklerine aykırı tertiplenmesinin çöküntüsünü bütün bir millete yaşatmıştır.

Ben kimim, kim olamam?
Biz kimiz, kim değiliz?

Değişen, hiç durmadan değişen dünyayı algılayan, algıladıkça yeni içerikler kazanan öz’üm. Bu özle çevremizi algılarız. Özümün gelişmesi gelişmelere, gelişmeler karşısında tutum alışıma bağlı. Güçlü öz değişir ve değiştirir. Her insanın, her toplumun kimliğini ifade eden farklı renk ve çizgiler olabilir, olmalıdır. Bilincine varılan bu farklılık çeşitli kombinezonlara imkân vermeleri, zengin bakış açıları sağlaması bakımından kültürün oluşumuna katkı sağlar. Şu ya da bu nitelikte kimlik sahibi olmak kötü değildir. Asıl kötü olan kimliksizliktir.
____________________________
 (1) -Bilge Umar, Türkiye Halkının Ortaçağ Tarihi, s. 3,4, İnkılap yay, İst. 1998)
(2) -Bozkurt Güvenç, Kültür ve Demokrasi, s. 76, Gündoğan yay, Ank. 1996)
 (3) -Zafer Toprak, “Türkiye’de Tarih Yazımının Evrimi ve Yarının Tarihi”, Sosyal Bilimler Öngörü Çalışması 2003-2023, s. 50,51, Türkiye Bilimler Akademisi, Ank. 2008)
(4) -Jann Assmann, Kültürel Bellek, s. 133, Ayrıntı yay. İst. 2003)

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 03-07-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73647909 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net