25-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow ULUSLAŞTIRMA MI, HİÇLEŞTİRME Mİ ?
ULUSLAŞTIRMA MI, HİÇLEŞTİRME Mİ ? PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin Evci   
22-06-2009
        ULUSLAŞTIRMA MI, HİÇLEŞTİRME Mİ ?
           -Ulusal Kimliğimizin İdeolojik Formu-
                        Necmettin Evci
Resmi ideolojiyi yaşatmak ve yaygınlaştırmak için çok yönlü, çok amaçlı programlar uygulandı. CHP nin yayın organı olan Kadro dergisi bu amaca etkin hizmette bulunacaktır. Bu dergiyi Şevket Süreyya Aydemir 1930’lu yıllarda bizzat Atatürk’ün görevlendirmesiyle Yakup Kadri’nin de içinde bulunduğu bir kadro ile çıkardı.
Resmi yayın organı gibi olan bu derginin amacı devrim ideolojisini başta memurlar olmak üzere toplumun bütün kesimlerine yaygınlaştırmak, daha doğrusu dikte etmektir. Derginin ismi de bu amaca uygun seçilmiştir: Kadro!.. 4 Kasım 1973’te konuşmacı olarak katıldığı bir panelde Şevket Süreyya aynen şöyle söylemiştir: “Kadro hareketi, hakikaten halka karşı halk için bir harekettir. Biz daima klasik demokrasiye karşı mücadele ettik… Ağaoğlu Ahmet’le de büyük münakaşamız budur. Niçin halka rağmen halk içiniz? Çünkü inkılâp bir azınlığın iradesinin bir çoğunluğun iradesine tahakkümdür.” (Küçükömer;1994, s. 118) “Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir kurum olarak Anadolu nüfus kitlelerine, özellikle de tek parti dönemi süresince, yabancı bir unsur niteliği taşımıştır.” (Somel; 1997, s.36)
 

Yeni anlayışı oturtmak için tarihi perspektif bütünüyle değiştirilmiş kurmaca bir tarih anlayışıyla nesiller arası bilinç akışı kesilmek istenmiştir. Geçmiş özellikle İslâmi motifler, varidatlar içeren geçmiş bütünüyle kötü ve karanlık dönem olarak gösterilmiştir. Tarihe, özellikle Osmanlı gelenek ve geçmişine duyulan husumet tarihten öç almaya dönüşmüştür. “Dünkü geçmişin nelerden kurulu olduğunu açıklamaya gerek görmüyorum. Bu uğursuz geçmişin korkunç dönemlerini gözden kaçırmış ve hatırından çıkarmış olan bir yurttaş olabileceğini tasarlayamıyorum. Bundan dolayı bu geçmişi örtecek yeterli zaman geçmeyince, ulusallaşma akımının daha şimdiden herkesi içine alabileceğine inanmak doğrusu saflık olur.” (Kohen; 2001, s. 70) Bütün bu sözle o müthiş akıl babasına aitti. Şu sözler de yine O’na ait: “Bu devrim ruhu geçmişle bağları koparmaya kararlıdır. Ve aşama aşama amaca doğru ilerliyor.” (Kohen;2001, s.77)

İstikamet bellidir. Kendimizi unutarak, hiçleştirerek ulusal kimliğimizi kazanacaktık. İyi ama bu insanın ve eşyanın tabiatına aykırı değil miydi? Toplumun o gün ve gelecekte kazanacağı formasyon önce eğitimde başlamalıydı. Üniversite gençlerine İnkılâp Dersleri, ortaöğretimdeki çocuklara ‘Vatandaşlık Bilgileri’ adı altında resmi ideolojinin ilkeleri anlatılacaktı. İnkılâp Dersinin hocası aynı zamanda CHP genel sekreteri ve başbakanlık yapmış biri olan Recep Peker’di. O derslerden birinde aynen şöyle söylüyordu Peker: “Türklüğün iç yaşayışında olduğu gibi dış görünüşünde de fenalıklar birikmişti. Ulus vücudunun derisini kaplayan çeşitli hastalıklarla mücadeleye mecbur olduk. Bu hastalıklar o kadar işlemiş ki kazımakla bitmiyor. Öz değerimizle beraber dış görünüşümüzün pürüzlerini temizlemekle bitiremiyoruz.”(1) Diğer taraftan da bu düşünceleri Moiz Kohen takviye ediyordu. “Osmanlı döneminden geriye kalan kimi düşünüş biçimleri var ki, onları henüz ruhlarımızdan tümüyle söküp atamadık. Köklü düzeltimler sonucu ortadan büsbütün kalkmış gözüken bu düşünüş biçimleri, kimlik değiştirerek kimilerimizin ruhlarının derinliklerinde varlığını sürdürmeyi başarmıştır. Ne yazık ki, öteden beri yerleşmiş, ruhumuzun derinliğine girmiş olan düşünüş ve anlayış biçimlerini, alışkanlıkları bir çırpıda söküp atmaya olanak yoktur. İnsan zararlı olduğuna usuyla inandığı halde bu gibi eksikliklerden kendini kurtaramıyor.” (Kohen, 2001, s. 19) Peker endişeleri gideriyordu. “Türk İnkılâbı, hem inkılap hem de istiklâl yönünden geleceklere aşılanmalıdır ki, Türk ulusu bundan önce düşmüş olduğu şerefsiz vaziyete bir daha düşmesin.” (Peker, 1935; s.13)

Başka bir kulvardan da Afet İnan körpe dimağları tenvir etmeye çalışıyordu: “Din birliğinin de bir millet teşkilinde müessir olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz. Türkler İslâm dinini kabul etmeden evvel de büyük bir millet idi. Bu dini kabul ettikten sonra, bu din, ne Arapların ne ayni dinde bulunan Acemlerin ve ne de sairenin Türklerle birleşip bir millet teşkil etmelerine tesir etmedi. Bilakis Türk milletinin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uyuşturdu. Bu pek tabi idi. Çünkü Muhammed’in kurduğu dinin gayesi bütün milliyetlerin fevkinde, şamil bir ümmet siyaseti idi.”(2) Bu sözler üzerine uzun boylu düşünmek gerektiğini biliyorum. Ama çerçeveyi daha fazla zorlamamak için Cumhuriyet elitlerinin yeri geldikçe  ‘hocamız’ ‘üstadımız’ diye benimsedikleri Ziya Gökalp’ten kısa bir alıntıyla yetineceğim: “Millet ne ırki, ne kavmî, ne coğrafî, ne siyasî ne de iradi bir zümre değildir. Millet lisanca, dince, ahlâkça ve bediyyatça müşterek olan yani aynı terbiyeyi almış fertlerdn mürekkep bulunan bir zümredir. Türk köylüsü onu “dili dilime uyan, dini dinime uyan” diyerek tarif eder.” (Gökalp, 1958, s.19)

Alfabenin değiştirilmesi yanında dilde sadeleştirme hareketi hız kazanarak devam etti. İttihatçı aydınlar tarafından dili sadeleştirme çalışmaları sistemli olarak ilk Cumhuriyetten önce 1911 yılında Selanik’te çıkarılıp yayın hayatını iki yıl sürdüren Genç Kalemler dergisi ile başlamıştı. İmtiyaz sahipliğini zaten aynı zamanda İttihatçıların genel sekreteri olan Nesimi Sarım yapmaktaydı. Üstelik bu dili budama hareketi vatanseverlikle özdeşleştiriliyordu. Hemen hiçbir konuda halka itibar etmeyen kadroların dili sadeleştirmede halkın konuşma dilini esas almasının temelindeki asıl sebep dilin ifade imkânlarını daraltma amacına dönük olmalıdır. Herkes bilir ki dünyanın her yerinde ve döneminde ilmi, felsefi, estetik ihtiyaçları karşılayan entelektüel dil günlük konuşma dilinin fevkindedir.. Gündelik yaşam için üç yüz beş yüz kelime yeterli olabilmektedir. Üç yüz beş yüz bilemedin üç bin beş bin kelimeyle sınırlanmış entelektüel dimağ kapsayıcı, doyurucu, algılayabilir veya üretken olabilir  miydi? Kaldı ki bu çabaların ne ölçüde samimi ve iyi niyetli olduğu da ayrı bir meseledir. Ama asıl yanlış ve yanılgı dilin masa başında, egemen olanın buyruklarına göre biçimleneceği şeklindeki ön kabuldü. Dönemin bu yelpaze içinde veya yakın yerinde bulunan kimi aydınlar meselâ Ziya Gökâlp bile yapılan işin doğru olmadığını görmekteydi. “Lisan fertler tarafından usulle yapılmış bir şey değildir” diyordu Türkçülüğün Esasları’nda. “Lisanın bir kelimesini değiştiremeyiz. Onun yerine başka bir kelime icat edip koyamayız. Lisanın kendi tabiatından doğan bir kaidesini de değiştiremeyiz. Lisanın kelimeleri ve kaideleri ancak kendiliklerinden değişirler. Biz bu değişmeye seyirci kalırız.” Gökalp; 1958, s. 22)

Bir aşamaya kadar yer yer ‘büyük üstadım, çok değerli hocamız’ gibi taltiflerle bir anlamda onun üzerinden çok sevdiği Türkler için üstün fikirler ileri süren daha doğrusu kurtuluşumuz için hayati reçeteler yazan Moiz Kohen, bu stratejik aşama geçildikten sonra o çok sevdiği hocasına da yaman eleştiriler getirir. Tahmin edileceği gibi eleştirilerinin ana eksenine Türk ülkücülüğünün zihni istikametini belirleyen Gökalp’ın Darvinizme yandaş olmadığını, İslâm’dan neşet eden geleneklere, dini inançlara karşı olmadığını koyan Kohen, nam-ı diğer Tekinalp; dil konusunda da üstadından ayrı düşünür.(3) Öz Türkçe isimlendirmeler onu ziyadesiyle memnun etmiştir. “Son zamanlarda Türkçülük akımı yayılmaya başladığından beri eski Türk adları olan Kaya, Aka, gibi adlarla Türkçe anlam taşıyan Demir, Aydın, Er gibi adlar pek çok tutulmuştur.” (Kohen; 2001, s. 68) “Hiçbir Türk cezrinin en eski zamanlara çıkıldıkça, Türk kalacağı iddia olunamaz. Bugün Türk cezrinin geldiğine kani bulunduğumuz birçok kelimeleri, vaktiyle Çinceden, Moğolcadan, Tonguzca’dan hatta Hindce’den ve Farisi’den eski Türkçe’ye girmiş olduğu ilmen sabit olmuştur.” (Gökalp, 1958; s. 83)

Özetle modern ve tek tipçi eğitim modelinin ulus devlet ile ortaya çıktığı ve amacının, homojenleştirilen toplumda devletin planlamasına uygun kafa ve donanımda insanlar yetiştirmek olduğu açıktır. Toplumları ve ülkeleri harap eden savaşlar sonrasında daha keskin ideolojik şemalarla kurulan ulus devletler eğitime siyasi mahiyet kazandırmışlardır. Devrimin çok keskin dönüşümle yaşandığı Çin gibi, Sovyetler Birliği gibi ülkelerde; eğitimin, aynı zamanda rejimin militanı sayılacak koruyucu muhafızlar yetiştirme işlevleri olmuştur. Kültür devrimi bu yetiştirilmiş insanlar marifetiyle topluma kök salacaktır. Bundan farklı amaçları olmayan Cumhuriyet inkılapçıları eğitimden azami ölçüde yararlanmışlardır. Şimdi olsa çoklarının ‘parti devletinin birey olarak özgürlüğümüzü kısıtlamaya ve neyi nasıl düşüneceğimi belirlemeye hakkı yoktur’ yollu eleştirilere o zaman neredeyse imkân yoktu. İnkılâpların geleceği için zor kullanmakta sakınca olmayabilir, hatta çoğu durumda gerekli de olabilirdi. Aynı derslerde Peker, geleceğin açık ve özgür Türkiye’sini kurmaya aday gençlerin düşünsel ve insancıl ufuklarını şu ifadelerle açıyordu: “İnkılapları yapmak için çok kere zor kullanmak lazımdır../..Bunları vurup devirmedikçe inkılap yapmanın ve hatta uzun devirler korumanın imkânı yoktur. ./.. Bu bakımdan da Türk inkılâbı en ziyade zor kullanmayı gerektiren bir hususiyet gösterir.” (Peker, 1935; s.8) Son dönem gerçek Türk Münevverlerinden Nurettin Topçu o dönemi capcanlı yaşamış biri olarak uygulamadaki hâkim paradigmayı anlatırken “Bize ‘Şu kitabı al oku. Şuurunu kullan, düşün, hisset diyorlar.  Hepsi iyi. Ancak bunlarda ne yazılı ise hepsine inanacaksın. Hele inanma da gör. Yumruk, şiddet, mahkeme; ölüm, hepsi senin için! O halde düşünmek, hissetmek ve şuurunu kullanmak ne oluyor? Sizin gayeniz hâsıl olmak için, bunların hiç birine başvurmamalıyım. Hatta okumak da boşuna. Ne için bileyim? Hürriyet olmayınca, şuurun da, düşüncenin de manası kalmıyor.” diye yazar. (4) Ondördüncü Louis’nin halkla siyasi otoritenin bütünleşen özdeşliği gereği ‘Devlet Benim’ demesi bir ölçüde anlaşılmaz değildi. Ulusu oluşturan vatandaşın konjonktüre uygun olarak yönlendirilen, heyecan damarını besleyen siyasal eğilimleri hep olmuştur. Buna rağmen Loui tutunamamıştır. Ama bizimkilerin devletin yerine koydukları mücessem enaniyetleri tanrısal yetkilerle musallah olarak, neredeyse vatandaşın nefesini bile denetleme yetkisini kendilerinde görüyordu. Kim bilir belki de bu sıkı takipler şahsen benim anlayamadığım, bir inkılapçı mantıkla demokrasinin veya sosyal devletin gereği olarak yapılmıştır. Bu ifadeler sakın size ironik veya şaka gibi gelmesin. Atılan taşların hangisini kuyudan çıkaracağımızı bilemiyoruz. Ulusalcıların o meşhur akıl hocası ‘Kemalizm demokratik midir?’ sorusuna çocuk avuturcasına şöyle cevap verir: “Evet. Çünkü partinin altı simgesinden biri demokrasiden söz eder. Fakat Kemalizm’in günlük anlamı ile demokratik olmadığını sık sık görmekteyiz. Yeni Türkiye’nin en yetkili söz sahipleri, her olanak düştükçe demokrasiyi açıkça kötülemekte duraksamıyorlar. Kemalizm’in çok şiddetli bir disiplin yandaşı, çok otoriter bir rejim olduğu hiç kimse için bir giz değildir. Bu ise, klasik anlayışlara göre demokratik ilkelerin tam karşıtıdır.”(Kohen;1998, s. 201)  “Türkiye’de ortaya çıkan devlet modern olmakla birlikte sosyal değil bir siyasal devlettir, merkezi üniter ve egemenlik sistemidir. Buttomore’un ifadesiyle bu egemenlik bir halk egemenliği değildir, onun adına seçkinlerim kullandığı bir egemenliktir.”(5)
Tek parti yönetiminden huzursuz olan sadece mütedeyyin insanlar değildir. Dönemin liberal hatta solcu devrimci ama özgür vicdanları tümüyle körelmemiş aydınlar da bir uyuşmazlık yaşarlar. Kemal Tahir çok uçta bir örnek sayılmamalıdır. Serbest Fırka’ya üye olduğu için çıkıştığı bir arkadaşı ona şöyle der: “Bilinçliyim. Bugün Türk çoğunluğu baskı altındadır. Devrimci dediğin bizim gibiler de baskının sıkıntısını yaşıyorlar... Sen düşündüğünü yazabiliyor musun, ben düşündüğümü söyleyebiliyor muyum?” İki arkadaş davalarında öyle samimi, öyle inatçıdırlar ki, birbirlerinin suratlarını dağıtacak ölçüde yumruk yumruğa kavgaya tutuşurlar. Bir süre sonra olanlar Kemal Tahir’in iç dünyasında derin kaynamalara yol açar. O kaynamalardan bu sayfalara birkaç damla dökülsün istiyorum: “Halk Partisi, öylesine rezil, öylesine aşağılık, öylesine utandırıcı işleri, göğsünü gere gere yapmaya başladı ki, aydım!.. Bunca namussuzluğu, gözünü bile kırpmadan yapanların devrimci, mevrimci olmaları söz konusu olamazdı../..Kapı kapı gezip Serbest Fırka’ya oy vereceklerin iflahını keseceklerini açıktan açığa söylediler../..Ben kendi gözlerimle tepelenen devrim düşmanlarının(!) tepeleyen devrimcilerden daha namuslu olduklarını görmüştüm. Namuslular temizlenmiş, meydan namussuzlara, kopuklara kalmıştı. Ters işlemişti bu girişim.”(6) Tarihin cilvense bakınız ki, düşüncelerine daha yakın olan tek parti döneminde mahpus damlarına tıkılan ünlü yazar, Demokrat Parti iktidarında özgürlüğüne kavuşur. Bizi millet yapan ruhu tarihi motiflerle besleyerek canlı bilincimizi tezyin etme ustası büyük şair Yahya Kemal’in ‘Eğil Dağlar’ında anlattığı bir anekdot trajik esprisiyle çok ilginçtir: "Vatanperver bir zata yolda tesadüf ettim, beni tuttu, karşısına aldı, çatık kaşlarla, kıvılcımlı gözlerle baktı, dedi ki: “Gözümün önünde bu kadar insan astılar niye sustun? Dedim ki: Gözünüzün önünde astılar da işte onun için sustum. Çünkü asıl o zaman insanın diz bağları gevşiyor; sesi kısılıyor, bir insanı sehpada kukla gibi sarkar görünce insan, doğrusu isyan edemiyor. Zaten onların maksatları bir yahut beş insanı asmak değil, onları asmakla milyonca insanı susturmak değil mi?"(7)
__________
(1) -Recep Peker,İnkılab Dersleri, s. 11, Ulus Basımevi Ankara, 1935.
(2) -Afet İnan, Vatandaşlar İçin Medeni Bilgiler, s. 12, 13, Devlet Matbaası İst. 1933.
(3) -Moiz Kohen, Kemalizm, s.49, Toplumsal Dönüşüm yay. İst. 1998.
(4) -Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, s. 42, Yağmur yay. İst. 1961.
 
(5) -Mustafa Aydın, Siyasetin Sosyolojisi, s. 87, Açılımkitap Yay. 2. Bas. İst. 2006)
(6) -İsmet Bozdağ, Kemal Tahir’in Sohbetleri, s.73,76,77, Emre yay. İst. 1995)
(7) -Yahya Kemal, Eğil Dağlar, s. 265, MEB yay. İst. 1970)

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 22-06-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73528384 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net