24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow BU ÜLKE VE DİNDARLAR
BU ÜLKE VE DİNDARLAR PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 4
KötüÇok iyi 
Yazar Süleyman ARSLANTAŞ-Genç Birikim   
16-06-2009
            BU ÜLKE VE DİNDARLAR

                  Süleyman ARSLANTAŞ-Genç Birikim
                                          
                  Ahmet Altan diyor ki: “Ben, bu ülkenin kaderini belirlemekte dindarların rolünün çok önemli olduğuna inanıyorum. Onların tercihleri Türkiye’nin de rotasını çizecek. Ne yazık ki dindarların kesinkes belli tercihleri yok. Dahası, onların neyi tercih edeceğini bize söyleyebilecek belirli ’ölçüleri’ de yok. Bu beni çok şaşırtıyor aslında. Çünkü dindarların ‘ahlak’la, hakkaniyetle, adaletle’ ilgili çok kesin ilkelere sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.” (Taraf 17.05.2009)
Ahmet Altan yazısının ilerleyen bölümlerinde ifade vermek üzere, savcılığa çağırılan DTP’li milletvekilleri için, Meclis Başkanı’nın ‘polis gelir onları alır.’ Sözünden hareketle dindarları ve onların davranışlarını irdeliyor. Ve kendince ‘dindarlığın mahremi, edebi yok mu?’ diye de serzenişte bulunuyor.

Öncelikle ‘bu ülke’ denilen ülke nasıl bir ülke, bu ülkenin öncelikleri, kimliği, aidiyeti nedir? İkincisi din nedir, dindar kime denir? Veya ‘din’ bir meslek midir ki aşçılık, marangozluk, kahvecilik vs. gibi herhangi bir dine mensup olanlara ‘dindar’ diyelim…

Bireysel olarak kendi nesebini, geçmişini, atalarını, aidiyetini reddeden ya da unutturan insana en kestirme ifadeyle ‘neseb-i gayr-i sahih’ denir. Yani nesebsiz… Nesebsizlik ile bir kimsenin babasının bilinmemesi farklı şeylerdir. Nesebini inkâr edenle nesebi bilinmeyen de farklıdır. Kur’an’ı Kerim’de: “Evlatlıkları babalarına nispet edin, bu, Allah katında en doğru olandır. Eğer babalarının kim olduğunu bilmiyorsanız, bu takdirde onları din kardeşi ve dostlarınız olarak kabul edin…” (33/5) buyrulmaktadır.

Din, babaları bilinmeyenleri dışlamamamızı, onları kardeş ve dost olarak kabul etmemizi isterken, soyunu inkâr eden soysuzlara karşı ‘tavır’ sahibi olmamızı istiyor.
Yaşadığımız ülkenin en azından bin yıllık bir geçmişi olduğunu biliyoruz. 1071’den bu yana bu topraklarda her ırktan, her dinden, her mezhepten insanlar birlikte yaşamışlar ve yaşayagelmişlerdir. Tabiî ki o tarihten günümüze kadar da hep bu ülkeye hükmeden bir devlet olagelmiştir. Devlet uzun asırlardan beri devam ediyor. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde de aynı devlet. Devlet değişmedi, değişen devleti elinde tutan yönetimler, rejimlerdir. Selçuklu ve Osmanlı bilebildiği kadarıyla devlete İslâmi ilkelerle yaklaşmış ve yönetimde İslâmi bir sistemi dünya görüşü olarak tatbike çalışmıştır. Bu tatbikatların oluşturduğu bir gelenek, bir medeniyet oluşmuştur. Uzun asırlar içerisinde oluşan yönetim gelenekleri, edebiyat, sanat, sosyal ilişkiler ‘hadaret’ düzeyine ulaşmıştır. Asırların, yönetim biçimi başta olmak üzere getirmiş olduğu tüm birikimleri iyisi ile kötüsü ile bir anda ortadan kaldırırsanız ya da yok sayarsanız bulunduğunuz ülkeyi, devleti, toplumu, toplumu oluşturan her katmandan olan insani ilişkileri, ya da insanın insanla ilişkisini, insanın kendisi ile ilişkisini ve keza insanların yönetiminden sorumlu olanların sair devletlerle olan ilişkilerini tanıyamazsınız. Sonuç olarak da karşınıza ister-istemez ‘neseb’ sorunu çıkar.

            Yaşadığımız ülke geçmişini reddederek gelecekten ümit arayan bir ülke. Bu ülke tarihini, atasını, tarihi mirasını, aidiyetini, kendisini var eden değerlerini inkâr ile gününü ve geleceğini yönlendirmeye çalışan bir ülke. Rejimler değişebilir. Değişen her rejimle birlikte geçmişten gelen her şeyi reddetmek işte bu normal değildir. Selçuklu, Moğol istilasının ardından (1258) ciddi bir şekilde çöküş sinyalleri vermeye başlamıştı. Yeni bir yönetime geçmenin ya da Selçuklu döneminin sona ermesinin emareleri görünmekteydi. Selçuklu sultanları var olan tehlikeyi yok kabul etmediler. Siyasi bir üslup ile ‘Anadolu Beylikleri’ne ikaz da bulundular, hazırlık yapmalarını ve görev devir-tesliminin yaklaşmakta olduğunu duyurdular. 13. yüzyılın son çeyreğinde Anadolu’da yarış hızlandı ve sonuçta devlet sorumluluğunun Osmanlı’ya devredileceği kesinleşti. Tabiri caizse ağrısız-sızısız 1299’da Osmanlı, Selçukludan sorumluluğu devraldı. Osmanlı, Cumhuriyetçilerin yaptığı gibi geçmişi reddederek geleceği tasavvura yönelmedi. Selçuklu’nun bıraktığı her alandaki güzel mirası aynen devraldı ve medeniyetini, yönetimini devraldığı doğruların üzerinden yürüttü ve yönetiminden sorumlu olduğu toplumun da değerlerini koruyarak 624 yıl bu topraklarda, bu ülkede devlet sorumluluğunu, millet duyarlılığını devam ettirdi. Ne var ki devletin bekası için yıkıcılarına bile tebessüm etmeyi de ihmal etmedi…

               Osmanlı’yı yıkmak isteyen darbecilerin ki onlar asker idiler. Zaten bu ülkede askerlerden başkasının darbe yapma gücü de, yetkisi de yok. Hani Ergenekon davasında emekli askerler, prof’lar, gazeteciler, sendikalar darbe zanlısı olarak gözaltına alındılar tutuklandılar ya, birileri koca koca adamlar, generaller, profesörler darbe yapar mı diyor. Ergin Ardıç’ta haklı olarak: ‘Koskoca paşa darbe yapar mı?’ sorusuna: ‘Hayır, darbeleri kasap çırakları ve berber kalfaları yaparlar, çünkü zulalarında tankları ve uçakları vardır! Nefer olarak yaptıkları askerlikten terhis olurken ‘ileride lazım olur’ diye bir kenara atmışlardır… ‘Yüksek tansiyonlu, şekerli adam darbe yapar mı?’ Hayır, önce tam teşekküllü devlet hastanesinden ‘sağlık durumu darbe yapmaya uygundur.’ Şeklinde sağlam raporu alınır! ‘Üniversite hocası darbecilerle birlikte olur mu?’ Hayır, Orta mektep şehadetnamesi ya da lise muadili meslek okulu diploması yeterlidir! ‘Yaşlı başlı adam tutuklanır mı?’ Hayır ancak onsekizinde taş gibi delikanlılar içeri atılabilirler!...” (Sabah 19.04.2009)

               Osmanlı’yı yıkanların da askerler olduğunu ifade etmiştik. Ancak işin aslına bakarsak Osmanlı’nın da o darbecilerin (ki, onlarda sivil ve askeri bürokrasiden oluşuyordu) yetişmesinde katkısının olduğunu unutmamamız gerekiyor. Keza Osmanlı sonrası Cumhuriyetin ilk bürokratik yapısını oluşturanlar Osmanlı bürokratları idi. M.Kemal başta olmak üzere tüm çalışma arkadaşları Moskova’da, Londra’da yetişmemişlerdi, onlar da Osmanlı yönetiminde yetişmişlerdi. Ve sözüm ona o dönemde ‘yenilikçi’ dendiğinde akla gelen batı tipi düşünen, yer yer seküler–laik anlayışları benimseyen ve davranış haline dönüştüren, din’le ve halk’la arasına mesafe koyan kimseler akla gelirdi. Yine Cumhuriyet döneminde de bu kesim o ‘yenilikçi’ kimliği ile arz-ı endam eyledi… Nitekim Osmanlı sonrası Cumhuriyet aydın ve elitleri kendilerince ‘tek adam’ yarattılar ve yine o ‘tek adam’ paranoyası etrafında bir kültür oluşturdular. Oluşturdukları bu kültürde adeta yeni bir ‘tapınma’ modeli geliştirdiler. Yeni yönetim anlayışları, yeni tapınma kültürleri beraberinde halka ve halkın değerlerine, tarihe karşı bir tavır olarak kendisini ortaya koydu. Fikret Başkaya’nın ifadesiyle: “1920–1938’ döneminde oluşmuş olan rejim, ona ait olan kültür; ‘Tartışmayı yasaklayan, farklı düşünceyi düşman sayıp lanetleyen, muhalifi şeytanlaştırıp cezalandıran, kişiye tapınmaya dayanan, toplumu adam edilmesi gereken bir nesne olarak gören bir rejimin modernite ve aydınlanmayla bir ilgisi olabilir miydi?” sorusu Osmanlı’nın son zamanlarındaki yenilikçilerle, Cumhuriyet dönemi yenilikçilerinin birbirlerinin devamı olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır.

                 Yaşamış olduğumuz ülke ve bu ülkeye hâkim olan kültür ve rejim aslında uzun zamandan beri değişime, yenilenmeye direnen bir yapıya sahiptir. Zaten darbelerin de arka planına baktığımızda kısmen de olsa ezber bozan bürokrat ve yönetimlerin, aynı zamanda sivil destekli askeri darbelerin de nedeni olduklarını görürüz. Dikkat edilirse 1923–1950 arası hiçbir darbe izine rastlamayız. 1950 sonrası ve hem de Demokrat Parti’nin en güçlü olduğu dönemde darbe hazırlıklarının başladığını görmekteyiz. 27 Mayıs darbesinin hazırlıklarının 1950’lerin ortalarında Amerika’da kursiyer olarak bulunan Orhan Erkanlı vb. arasında başladığını kendi hatıratlarında okumaktayız. Bu ülkede 1960’tan bu yana neredeyse periyodik darbe ve muhtıraların meydana gelmesinin en önemli nedenleri olarak; 1950 sonrası yönetimlerin ‘tek adam’ dikta ve kültüne ‘şirk’ koşmaları, köylünün şehirle tanışması, şehirlinin kısmen de olsa dünya ile tanışması ve yine halkın çeşitli kültürlerle teması, para denilen şeyi tanıması, sandıkta; var olan rejimin ve onun banilerinin arzu ettiklerinin dışındakileri tercih etmeleri darbelerin varlığını ve devamlılığını oluşturmuştur. Bu konuda; demokrasi, para ve farklı kültürlerin halk arasında tedavüle sokulmasının darbelerin en önemli nedenleri olduğunu söylersek herhalde yanılmış olmayız.

                Şimdi yaşamış olduğumuz ülkede parlatılan, cilalanan, pohpohlanan bir takım kavramlar var. Mesela bunlardan bir tanesi ‘DEMOKRASİ’. Neredeyse (darbeciler hariç) demokrasiyi kutsamayan hiç kimse kalmadı! Oysa Batı’nın bizdeki kadar bu kavrama, yönetim biçimine fazla da önem vermediği aşikâr. Keza laiklik de öyle.. Ama biliyoruz ki; savunma sanayii gelişmemiş ülkelere, savunma sanayii gelişmiş ülkeler çeşitli silahlar satarlar. Kara, Deniz, Hava Kuvvetleri bu silahları kendi halklarının nafakalarından, yolundan, suyundan, elektriğinden keserek alır. Hatta gelişmiş bir ülke kendisine ve değerlerine düşman olan ülkelere bile silah satmakta beis görmez. Nitekim sekiz yıl süren İran Irak savaşında Amerika, İngiltere, Fransa ve İsrail gibi ülkeler her iki tarafa da silah sattılar. Neden? Çünkü sattıkları silahların daha modern olanını ürettikleri için… Şimdi Batı için demokrasi de demode olmuş, başka ülkelere ihracında sakınca olmayan silah gibi. Ve adeta halkı Müslüman olan ülkelere sürekli ‘demokrasi’ pompalanıyor.

                   Merhum bir mütefekkirimizin ‘demokrasi’ ile ilgili bazı tespitlerini paylaşalım: “Felsefi dünyanın bula bula bulabildiği, seküleristlerin de işlerine geldiği için, dört elle sarıldığı şu demokrasi için, II. Dünya Harbi’nin ünlü politikacısı Churchill: ‘Demokratik idare, dünyanın en kötü idare biçimidir; bütün öbürlerini saymasak’ demişse, 1990’ların İngiliz Başbakanı Teatcher; ‘Hıristiyan’ca bir tanım değildir, İncil’de hiçbir yerde demokrasi kelimesi geçmez.’ diye demokratlığı benimsememişse; Voltaire, ‘katıksız demokrasi, ayak takımının despotizmidir.’ Deyip yermişse ve üstelik pek çok batılı yazarların tenkidine tabi tutulmuşsa demokrasiye niçin bir alternatif sunulmakta aciz kalınmıştır? Düşünülmeye değmez mi?” (M.Said Çekmegil, Düşünceler Düşledim Sh.66)

                   Evet, bu ülke kendine ait değerleri reddederek, kendisine ait olmayanları ithal ederek ve üstelik dayatmacı, tek düze bir anlayışla toplumu idare etmeye, yönlendirmeye veya statikleştirmeye gayret gösteren bir ülke. Yine Fikret Başkaya’nın ifadesiyle 1920–1938 arası oluşan kültür ve ‘tek adam’ anlayışıyla yönetilen bir ülkenin herhalde dindarı da etkilenir-etkilenebilir. Yaklaşık yüzyıldan bu yana var olan ve resmen desteklenen ‘dine karşı oluş’a rağmen bugün hâlâ bir kısım dindarların var oluşu önemlidir.

                    Kaldı ki, din nedir, dindar kimdir? Sorularına da cevap bulunması gerekir. Kur’an’a dayalı olmayan, Kur’an’ın tarif etmediği bir anlayışla oluşturulan peygamber sünneti ile ne din anlaşılır, ne de dindar olunur. Mevcut rejimin gölgesinde onlarca yıl yaşamış olan neredeyse dört kuşak, bu güne ve geleceğe Kur’an’ın öngördüğü anlamda dinini yaşayan bir nesil, bir toplum bırakmayacağı-bırakamayacağı muhakkak.

                  Din, kişinin inandığı değerler bütünüdür. Aynı zamanda din insanın hayatına hâkim kıldığı temel ilkelerdir. Hayata hâkim kılınmayan din etkisizdir. Dini hayatına hâkim kılmayan-kılamayan kişi dinden uzaktır. Bu ülkenin temel yönetim anlayışında Kur’an’a dayalı bir insan yetiştirme projesi yoktur. Bu ülkede dindar bir insan sadece kendi çaba ve gayreti ile yetişir. Daha düne kadar bu milletin dinini öğrenme kaynakları çok kısıtlı idi. Bütüncül İslam’la tanışma süreci oldukça yenidir. Yani Kur’an, sahih sünnet, bunlara dayalı içtihad ve düşünceler, keza bunların ibadet ve muamelata dönüşmesinin tarihi oldukça yenidir. Bu yeni oluşa rağmen bir kısım jakoben, laik çevreler kendi kendilerine hayıflanıyorlar ve diyorlar ki; ‘bizim dizayn ettiğimiz ve uygulamaya koyduğumuz eğitim ve yönetim anlayışında bu tür din anlayışlarının yeri olmadığı halde bunlar nereden türediler?’ Bunlar Allah yardımı ile evrensel İslam anlayışının, evrenin birçok alanına ulaşmasıyla oluştu ve daha da oluşacak.

             Ve şimdi diyorum ki; Sayın Ahmet Altan ve onun gibi düşünenlere: Geliniz önce bu ülkede Kur’an’a dayalı İslam anlayışını ikame edelim ve insanlarımız dini, dinin asıl kaynağından öğrensinler. İşte o zaman haklı olarak: ‘ne yazık ki dindarların kesinkes tercihleri yok. Dahası, onların neyi tercih edeceğini bize söyleyebilecek ‘ölçüleri’de yok. ‘tez’iniz haklılık kazansın. Kur’an’ın egemen olmadığı bir ülkede ... yetişen dindarların yanlışlarının faturası dine ve gerçek manada dindarlara çıkartılamaz…


Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 16-06-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60220738 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net