25-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
SELAMİ ÇEKMEGİL'le anılarla mesajlar PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 14
KötüÇok iyi 
Yazar Mustafa BAŞOĞLU   
25-12-2005
Image
Selami Çekmegil'den Anılarla mesajlar:
(Başkent TV. Son Nokta Programı 31- 01- 2005)  
Mustafa Başoğlu: 
Yaptığımız geçen programda çok olumlu tepkiler aldık. Bunun için ikinci kez Çekmegil'i işleyeceğimiz bir program hazırladık. Bundan sonraki programlarımızda AB, dinler arası diyalog ve misyonerlik üzerine konuşacağız. Gelişmelere göre konuklar değişecek.
Çekmegil’i anlatacakları güncel olaylara monte edeceğiz. Faydalı olacaktır. Türkiye’de sıcak sorunlar var. Mesela  ırak seçimlerini CHP’nin mitingini tartışabilirdik. Bunun gibi bir çok konu var. biraz önce arz ettiğim gibi farklı konuklarla karşınıza çıkmanın daha faydalı olacağını düşünüyorum.
Ancak hepsinden önce size Çekmegil’i tanıtmak istiyorum. kendisiyle 30 yıllık bir arkadaşlığımız var…
Selami Çekmegil.
Teşekkürler...Geçen hafta Malatya’daydım. Malatya derinlikli bir şehir. Uç fikirlerin zaman zaman sivri çıkışlar yaptığı bir şehir; Tarihte uç fikirlerin neşv-ü nema bulduğu bir şehir.
Bunlardan bir tanesi, rivayete göre, Batıda panteizm denen, bizde de vahdet-i vücut adını alan akım burada hız almıştır. (Hüsnü Aktaş hocamızdan öğrendiğime göre) Muhiddin-i Arabi Kabe tarafındayken Malatyalı bir tacirle tanışmış; kendisini Malatya’ya o davet etmiş. Arabi, Vahdeti vücud üzerine üç yıl ilkin Malatya’da çalışmış. Ben tasvip etmiyorum, tabii… Bu akım Malatya’da ortaya çıktığı gibi buna karşıt akımlarda burada kuvvet kazanmış. Zıtların çarpıştığı yerdir  Malatya. Ben, Sizin demin yukarıda saydığınız konuların hepsine girebilirim; bunlar benim geçmişte yaşadığım konulardır. Hadiseler tekerrür ediyor; esası değişmiyor, sadece boyutları değişiyor. İnsanlar dün barınak ararlardı; bugün de aynı. İşin esas   mahiyeti hiç mi hiç değişmiyor... Yani mesela barınak aramak değişmiyor. Eskiden ağaçlarla yapılan evler artık 72 katlı beton yapılar şekline dönüşüyor... Eskiden de İnsanlar düşmanlarını öldürürlerdi; şimdide öldürüyorlar... Eskiden kılıçla teker teker öldürürlerdi. Artık bir bombayla kitleleri katlediyorlar. Vahşetin niteliği değişmedi boyutu değişti. Hadiselerin özü hep aynı. Dün yaşadığımızı yarın da yaşayacağız. Kıyamete kadar da yaşayacağız. Bu çizgi içerisinde bize düşen doğru olanı seçip insanlık onuruna yakışır şekilde yaşamak olmalıdır. Savaş dışında haksız yere  insan öldürmek vahşet ama bir doktorun hayat kurtarmak için operasyonu sırasında birisinin ölümüne sebep olması vahşet değil hizmet  sayılan  kutsi bir hareket. Bizim için müreccah olan güzeli seçmektir. bazı insanlar kendi dışında oluşmuş, tabiatta hazır buldukları güzellikleri ararlar ve bulurlar. Güzel insan modelini meydana getirecek ölçüleri arar bulurlar. Ama bazı insanlar böyle yapmazlar. İnsani olan bu nitelikleri bir kenara iterek keyfi hareket ederler. Kafalarına estiği gibi hareket ederler. Biz bu çizgi içerisinde insani  vasıfları ön plana çıkaran doğruları örnek alarak, aklı çalıştırarak,  doğru istikamette yürümeliyiz. Yoksa dışımızdakiler gibi keyfi hareket etmek çok vahimdir. Kur’an-ı Kerim de heva ve heveslerine uyanları çok tenkit eder.
Kur’an-ı Kerim statükoda birikmiş olan hurafeleri yok etmeye davet eder insanları. Hitap ettiği insanlarda doğruluk ilkelerine uyanları kutsuyor. Bunları ele almayanları çok eleştiriyor. Geçmiş olaylardan aldığımız dersleri bugüne uygularsak başarılı olabiliriz. Nitekim M. Akif Ersoy, tarihi tekerrür olarak görüyor, ve "hiç ibret alınsaydı tekerrür eder mü ederdi?" diyor.

Bugün sizin konuğunuz olarak geçmişte yaşadığım bazı olayları aktaracağım; bugüne mesajlar aktaracağım. Mesela eğitim sahasında başımdan geçen bir olay.... Unutamadığım bir hatıra... İngiltere’ye gönderildim. Eğitim sonrası eğitim için. Oğlum vardı bir de kızım... okula götürdüm. Eğitim malzemesi yığdılar hemen önüne; onu adapte etmek için yabancı olduğu şartlara..eğitim malzemeleriyle kızımı kısa sürede o sınıfa adapte etmişlerdi. Sadece benim kızıma bir öğretmen tahsis ederek bunu başardılar, üç ayda. Oğlumu götürdüm.. bir okula yazdıracağım. Yakındaki bir okulu çok tavsiye ettiler. Gittim; kapıyı çalıp bir sınıfa girdim. Baktım   öğrenciler karmakarışık bir şeyler yapıyor. Kimi önünde rahlemsi birşey defter karalıyor, kimi yerde bir şeyler üretmeye çalışıyor, kimi de elinde boya           fırçası resim denemeleri içinde üstü başı boya olmuş halde uğraşıyor; öğretmen de köşede bir masa önünde  oturmuş onları izliyor... Manzarayı görünce ürktüm; mahalle mektepleri zihnimde canlandı. Demek ülkemdeki eski okullar aleyhindeki propoganda çok etkilemiş ki  beni  kapıyı çektim dışarı çıktım. Öğretmen, anladığım kadarıyla çok zeki bir hanımdı, geldi kapıyı açtı ve bana: “görüntü hoşunuza gitmedi galiba” dedi. “Ama burası bu yörenin en iyi okuludur, devlet okuludur.. Parasızdır.. Çocuğunuzu verin. 15 gün sonra farkı hissetmezseniz, başka okul çok, oraya götürürsünüz. " Utandım ve çocuğumu oraya verdim ... 15 gün değil 10 gün sonra inanın çocuğumda değişimi gördüm. Neydi yöntemleri  onu bilemem. ama çocuğa papağan gibi bir şeyler ezberletmiyorlardı. Çocuğa malzemeyi verip kendi yeteneğine terkediyorlardı esas olarak; öğretmen de arkadan izliyordu onları. Ama çocuk.. çocuk yönünü kendisi buluyordu. İşte burada, eğitimde bu farkı yakalayamayan ve hala eski nakaratları çocuklara ezberletmeye çalışan ülkelere nazaran bu ülkenin fark atacağını düşünmemenin   zihin tembelliği olacağını söyleyebilirim... Demek istiyorum ki, yeni problemlere eski çözüm yollarını uygulamaktan vazgeçmemiz gerekiyor. Neden? Çünkü yeni problemin boyutu başka. O yüzden ona uygulayacağınız çözüm yöntem ve araçları farklı olmalıdır.  Eğer böyle yapmaz da günü geçmiş yöntemleri kullanmaya devam ederseniz bu sizi eskide tepinmeye, patinaj yapmaya mahkum eder. Eğitim alanında  hatıram ve bundan bugün için çıkardığım mesaj  bu...

Başoğlu
Türk eğitim sistemi ezberciliğe dayanan bir sistem...Ve çocuklar da bu bilgileri mezun olduktan sonra hiç kullanmıyorlar. Kur’an araştırmayı, düşünmeyi, incelemeyi esas almıştır. Dolayısıyla adamlar çocuğunuzu eğitim diye nakarat  ezberlemekten kurtarımışlar. Uygulamaya ve araştırmaya yönelmişler. Ama bizde bunun tam tersi yapılıyor. Bunun çeşitli sebepleri var tabii...
Çekmegil
Bir gün, başkanı Sabahattin Mücahitoğlu’nun davetiyle, Ankara “Birlik Vakfı”nda Mehmet Akif konusunda yaptığım bir konuşmadan sonra, o sıralarda parti kurmaya çalışan bir arkadaş, “Selami Bey,  M. Akif bugün sağ olsaydı AB'ye nasıl bakardı?” diye sormuşlardı bana... Ağzımdan, M.Akif aracılığıyla, AB'ye vurmayı planlayan politik bir soru idi bu. Çünkü, AB karşıtı birisi idi... “M.Akif zamanında AB diye bir konu yoktu; o
konudaki düşüncelerini bilemem” dedim. Adam birden kavradı ve teşekkür(!) etti. “Teşekkür ederim çok güzel cevap verdiniz!..” dedi...
Olaylar, kendi şartları içerisinde değerlendirilir. Böyle yapılmayınca ortaya çıkan çözümler insanı daima yanıltır. Onun için mesela  15. asırda sosyal olaylar için çözüm olan bir hadise bu yüzyılda çözüm olamaz. İngiltere’de çok müspet bir sonuç doğuran yöntem Türkiye'de olumlu sonuçlar doğurmayabilir, ama  bir hadise vardır ki  bu insanlık için müşterektir: tekamül... Bundan 20 sene evvel, anket yapsaydınız bu halkın yüzde 80’i hayır derdi. Ama bugün AB için bir anket yapsanız yüzde 65-70 evet diyecektir. AB’dan bazı çevreler niye korkuyor? Çünkü, mücadele şartlarımızda bir denge yok; bunun için korkuluyor... O halde ondan korkmak yerine onunla mücadele edecek şartları elde etmeye uğraşmak gerekir. N. Fazıl’a bir mektup yazmışlar: ”Üstad çok usturuplu yazıyorsunuz. İfadeleriniz anlaşılmıyor...” diye. Okuyucu yazmış bu mektubu. Necip Fazıl da buna cevaben şunu yazıyor. “Adama bak; o benim seviyeme çıkmaya uğraşmıyor da benim kendi seviyesine inmemi bekliyor!” İnsanların hedefi daima bir üst düzeye ulaşmak olmalıdır. Bunu söylerken AB bir üst düzeydir demiyorum ha... Oradan gelerek soyut bir konuyu inceliyorum. Bazı konularda üst düzey olabilir, AB; ama insani değerler açısından önde değildir.

Başoğlu
AB'ye karşı olmak... Ki ben bunlardan birisiyim... Kendime göre iddialarım var. AB’ın, Türkiye’ye samimi bir bakışı olmadığını düşünüyorum. İlerleme raporlarına bakıyorum. Diyorum ki, bunlardan bize hayır gelmez. Bir de geçmişe bakıyorum. Osmanlı imparatorluğunu parçalayıp topraklarımızı işgal etmiş bir zihniyetin, bugünkü temsilcilerinin Türkiye’yi daha iyi noktaya getireceğini tahmin etmiyorum. Yapılan anketler de suni şeyler. Çünkü medya bunu böyle gösteriyor. İşsizliğin, başörtüsü yasağının çözülmesi için AB’ın gerekliliği bize gösteriliyor. Dolayısıyla insanlar kurtuluşu AB'de görüp anketlerde evet yanıtını işaretliyor.  Adamların niyetiyle bizim isteğimizi birleştirmek gerekiyor. Kıbrıs meselesini göz önüne aldığımız zaman AB'nin ne kadar samimi olduğunu görebiliriz. Bakın Rumlara hem veto yetkisi hem kırmızı kart verildi.
Böyle olunca adamların zihniyet itibariyle  bize ekmek yedirmeyeceklerini  anlayabiliriz... Fransa parlamentosunun almış olduğu karar da AB'nin samimiyetsizliğini ortaya koyuyor. Türk aydınları AB’yi tartışırken iki noktadan bakmaları lazım.
Çekmegil.
Bugüne kadar muasır medeniyet seviyesi diye bize  Batı gösterildi... Şimdi size bir soru soracağım: “15 gün evveline kadar siz Kızılay meydanında Kur'an-ı Kerim dağıttınız mıydı?” “-hayır.” “Peki sizi bu noktaya ne getirdi?..”
Ben, Finlandiya, Helsinki’deyken bir gün sokakta genç bayanlar kahve dağıtıyordu. Bana da teklif ettiler. Paralı sanıp almak istemedim. Çok ısrar ettiler. “Rus işgalinden  kurtuluş günümüz nedeniyle dağıtıyoruz; lütfen..” dediler. Aldım... Çok zariftiler;ücret istemediler. İnsanın bazen dış empozelerden kurtulup bizzat kendisi görmesi lazım. Bir gün yeraltı istasyonlarından birinde dolaşıyordum. O tarihlerde henüz Türkiye’de metro yoktu. Mahal bana ilgi çekici gelmişti... Bir baktım bir beyle bayan önümü kestiler. Biri omzuma diğeri de başıma koydu ellerini; dua okumaya başladılar. Latince... Okudular bitti. Etrafta bir sürü insan hiç kimse bunu neden yapıyorsun; din propogandası yapamazsın demedi... Dua bitti; teşekkür ettim. “Sanıyorum bana dua ettiniz” dedim; “İsa'dan bana bereket istediniz, yollarımı aydınlatmasını, uğrumu açmasını dilediniz.  Ben de sizler için aynı dilekleri diliyorum. Yalnız ben Müslümanım, Türkiyeden geldim.. onun için ben  bu dileklerimi sizlere İsa'dan veya Muhammed’ten  değil, onlardan da bize daha yakın olan Allah'tan istiyorum...” dedim. Papaz olan “niye İsa’yla Allah'ın arasını açıyorsun?” dedi. Dedim ki: “Allah'la İsa'nın arasını açmıyorum, ben. Ama İsa'nın da varedicisi olan Allah'a yöneliyorum...” Bunları konuşurken tartışma başladı. Etrafımızda kalabalık oluştu. Ben söylüyorum papaz söylüyor; arada bir kadın da katılıyor. Tartışma biraz uzadı. Sonra etraftaki gençlerden biri papaza hitaben, “beyefendi” dedi, “bu arkadaş -beni kastederek-  çok mantıklı şeyler söylüyor, siz se ezberlenmiş ve bilinen şeyleri tekrarlıyorsunuz” dedi. Böyle der demez adamın morali bozuldu; kızarak çekip gitti. Ardından ben yoluma devam etmek istedim. Baktım bir grup benimle geliyor...   Bir ikisi: “...şurada bir kahve içip sohbet edelim” dediler, kıramadım. Girdik cafeye...kalabalığın çoğu da girdi bizimle. Sorular sormaya başladılar. İslam hakkında bilgiler istediler. Bildiklerimi söyledim. Kitap önermemi istediler. Ben de Kur'an-ı Kerim'in bildigim bazı İngilizce çevirilerini önerdim; Muhammed Hamidullah’ın “İslama Giriş” kitabıyla Roger Garoudy’nin kitaplarından bahsettim. ...Fazla kitap ismi bilmediğim için üzüldüm de. Teşekkürler falan deyip  ayrıldık...
Şimdiii... Ben Helsinki’ye gitmeseydim, o insanlarla karşılaşmasaydım, böyle bir tartışma içinde olmayacaktım. Bu zevki tatmayacaktım. İnsanı bu nevi zevklerden mahrum kılan toplumsal yaklaşımlar, insanı hayatın diğer tabii güzelliklerinden de mahrum ederler... O güzellikleri kısıtlamamak lazım.
İnsanların özgürlükleri esastır. Yasaklar  tabii kötülüklere yönelik olmalıdır... Sun’i yasaklar koyarak insanların onların önünü kesmemek gerekir... Standartlarımızı gözden geçirmemiz,  insanlığın layık olduğu serbestliği ve özgürlüğü biz de teneffüs etmeliyiz, diye düşünüyorum.
Bugün bakıyorum  artık bazı yasakçılar da hürriyetten bahsediyorlar. Peki, bu ne sayesinde? Ne değişti ki?.. 
AB İle Misyonerlik faaliyetleri de gündeme geldi, ya!.. Bunlara kızıyoruz; Siz de kızıyorsunuz... Adamlar kendilerince doğru zannettikleri şeyleri bizlere aktarmak istiyorlar...Bu kötü müdür? Allah - Kitap bilmeyen insanlara misyonerler kitap bilinci veriyorlar... Bu noktada bana gelen tepkilerden biri de aç insanların karnını doyurup dinini değiştirtiriyorlar yönünde idi. fena mı, yani? İyi ya işte; insanımızın karınlarını   da doyuruyorlarmış; aç mı bıraksınlar?.. Bu işin şakası; ama bir gerçeği de var... Bence, zihinlerimizi objektif olarak iyiyi ve kötüyü algılamaya ayarlamalıyız. Başka yönlendirme ve şartlandırmalarla düşünmekten vazgeçmeliyiz. Ve hadiseleri pembe veya siyah gözlükten değil kendi tabii gözlerimizle  görmeye alışmalıyız...
Başoğlu
Mesele şu...Misyonerler Hıristiyanlığı yaydığı için kızmıyoruz biz. Benim misyonerliği kabul etmememdeki gerekçe şu: Bunlar buraya gelip insanları Hıristiyanlaştırırken doğruyu bulsunlar hakka ulaşsınlar diye değil; onların amacı önce Hıristiyanlaşsınlar sonra da bizim askerimiz olsunlar. Bu benim sözüm değil. Hulki Cevizoğlu’nun programında konuşulmuş. Papaz olan bir adam söylemiş... Biz bunu bunun için yapıyoruz diye söylemiş...Bu, 16. yüzyıldan beri Türkiye topraklarını işgal etmek için kullanılan araçlardan bir tanesidir... İkincisi de yurt dışındaki insanımıza dinlerini yaşamaları noktasında izin verilmiyor... İşçilerimiz çalıştıkları yerlerde fabrikaların kenarlarında tahta üzerinde namazlarını kıldılar, uzun süre. Bugün bile bunlar devam ediyor. Almanya’da minare olan yerlerde bile ezan dışarıya duyurulamıyor. İçeride okunuyor. Onlar bu tepkiyi verirken neden biz vermeyelim... Benim yaptığım da bir tepkiydi. Onlar İncil dağıtırsa ben de Kur'an-ı Kerim dağıtırım...Bundan da çok memnun oldum. İnsanlar adeta  susamışlar. Kur'an almak için yarıştılar, adeta...
Benim tepkim, dediğim gibi yurdumuzu işgal için bunu yapmaları...Biliyorum ki yasaklamayla bir yere varamazsınız. Öyle olsaydı İslam hiç yayılmazdı... Mekke’de yapılan baskılara rağmen İslam yayıldı... Yasaklayarak değil; onların karşısında mantıki delillerle durmak gerekir. Bugün Türkiye'de bir başka şey daha var, Siz İslam’ı yayamıyorsunuz ama onlar Hıristiyanlığı yayıyor. Başörtülü kızınız okullara giremiyor mesela... Ben de bir hatıra anlatacağım...İsviçre’ye   gidiyorduk. Yeşilköy’e indik bize yemek kartı verdiler. Kafeye oturduk. Verdik fişleri yemekler geldi. Tatlı almadık...İsviçre’de de aynısını yaşadık yine tatlı almadık. garson geldi bir de tatlı hakkınız var. Tatlı mı istersiniz yoksa kahve mi diye sordu. Ben istemiyorum dedim. Adam “olmaz” dedi, “hakkınız” dedi. Sonra uçağa bindik sigara içmek için ayrı bir yere geçtim ...Hostes geldi burada sigara içilmez dedi. Türkiye'ye geldim...Uçakta yaktım sigarayı kimse farketmedi bile. Demek ki bazen insanlara terbiyeyi kafalarına oturttuğunuz zaman, hayatları boyunca kendilerini ona göre şekillendiriyorlar...
Çekmegil
Bu noktada bazı tuzaklara düşmeme lüzumunu hatırlatıyorsunuz. Batıyı lanse ediyormuşum gibi bir üsluba girdim... Bundan soyutlanmak için tersine bir hatıramı anlatacağım şimdi. İngiltere'de çok değerli arkadaşlarım vardı. Onlarla sohbet ederdim. Yine böyle bir gece, sohbet dönüşünde, hava da güzeldi; canım evime yürüyerek gitmek istedi. Üç dört durak... Yürüdüm... Bir kavşakta karşıya geçmem gerekti.  Baktım, karşıda yayalar için kırmızı ışık yanıyor... Vasıtalar geçecek... Durdum... Gece saat 12’yi geçmiş... Birisi yanıma yaklaştı; İngilizce “hadi geçsene” dedi. Işığı gösterdim...Birden küt diye burnuma bir kafa vurdu... Feleğim şaştı; sendeler gibi oldum... Yeşil yandı; karşıya geçtim. Baktım, adam arkamdan geliyor. Bir takım mırıldanmalarla... O sıralar İngilterede de talebe hareketleri doruktaydı. Bir hafta kadar önce Prof. Bahri Savcının da katıldığı bir Türk talebe toplantısında tartışmaya katılmıştım, onun devamı mı acaba dedim ilkin. Aksanından adamın Türk falan değil, bir İngiliz olduğunu anladım, tertip değil diye biraz rahatladım...   “Ne istiyorsunuz?” dedim, “devam et; senle bir meselem yok” dedi... Devam ettim. Köşeye geldim. Sağa yer altı geçidi ve karşıya üst geçit vardı. Ben devamlı polis arıyorum ki adamı havale edeyim. Bir yabancı olarak hadiseye karışmış olmayayım diye.  Fakat yok... Beni yer altı geçidine zorladı. Ben de benim yolum orası değil deyince arabaların geçtiği anayoldan karşıya yöneltmek istedi, beni. Kendi kendime  bundan kurtuluş yok galiba  dedim. Elimde çanta vardı... Bir hafta öncesinden spora merak saldığım için judo öğrenmeye başlamıştım... İlk derste judo hocam, bir bayandı, bana bir hareket öğretmişti; o hamleyi adama yapmaya karar verdim. İşe yarayıp yaramadığını da öğrenecektim. Bir denedim çabucak yıkıldı yere... Çantayı kaptım tekmeyle suratına indirdim... Sonra başladım koşmaya. Döndüm baktım, adam arkamdan geliyor. Ben hala polis arıyorum. Adamdan kurtulmak mümkün değil... Kolay yıkıldığı için sarhoş olabileceğini tahmin ettim; hızla koşayım, yaklaşınca aniden  ters istikamette dönerim adam fren tutmaz yıkılır dedim. Dediğim gibi yaptım... Birden acı bir fren sesi, şangur şungur yoldaki tamir işaret  tabelaların devrilmesi... baktım  tabelaların üstüne  düşmüş; seğirttim... Baktım karşıdan iki İngiliz geliyor. Adamlara bana yardımcı olun bir polis bulalım şu adam sorun çıkarıyor dedim,  problem üretiyor... Bu arada adam yetişti, baktım elime sarıldı ellerimi öpüyor... Adamlar, bak problem üretiyormuşsun, ne istiyorsun dediler... Suratını gösterdi; düşünce suratı şişmiş... Onu görünce bana “sen  bu adamı dövmüşsün” dediler... Hayır, dövmedim, kendisi yere kapaklandı  dedim; inandılar... Hadi biz bunu oyalayalım sen uzaklaş dediler... Sonra oradan uzaklaştım, eve gittim; sabaha kadar gözüme uyku girmedi. İşte böyle medeni dedikleri bir ülkede bunlar da olabiliyor...
Ertesi gün Kıbrıslı Türk bir dostum vardı: terzi; onun dükkanına gittim. Başıma böyle bir şey geldi dedim.  Arkadaş bana dedi ki, sen yine iyi olana çatmışsın. Burada öyle adamlar vardır ki, karşıdan gelirken, normal, çok iyi biri gibi durur. Sonra tam yanından geçerken aniden suratına usturayı atar ve hiçbir şey olmamış gibi gider dedi. Şükret dedi, ucuz kurtulmuşsun. Burada bize pembe şekilde tasvir edilen şeylerin o şekilde olmadığını da bizim zihnimizin bir köşesine kazımamız lazım...Çok güzel işleyen bir kamu çarkı var. halkının bütün ihtiyaçlarını karşılayan bir yapı var.
Ama bütün buna rağmen sosyal yapıyı oluşturan insan modelinin bizdeki kadar mükemmel olduğunu iddia etmek mümkün değil. Bizdeki kişisel ve toplumsal ahlaki yapı gittikçe bozulmasına rağmen yine de çok güzel. Gittikçede bozulduğunu ısrarla söylüyorum....Bu yapı kendisini kendisi yok ediyor. Türk filmlerini izlerseniz, sanal da olsa, toplum yaşantısından örnekler sunar, size ....Batı’nın filmleri de bunu yaparlar. Onlardan bile Batı sosyal yapısının imrenilecek bir noktada olmadığını anlarsınız; şartlandırılmamışsanız. Çünkü Batı sadece bir alanda kullanıyor aklını. Teknolojide bunu yapıyor. İnsani değerler noktasını göz ardı ediyor. Bir gün Ahmet Sukarno, Endonezya Devlet Başkanının enteresan beyanını okumuştum bir gazetede.. Diyordu ki: "Teknoloji ve silahlanma alanında benim kanaatim Batıyla yarışamayız. onlar belli bir ivmeyi kazanmışlar ve onları yakalamak mümkün değil; siz o alanda ilerleseniz dahi aradaki mesafeyi kapamak imkansız gözüküyor. O halde benim düşündüğüm yarışabileceğimiz başka bir alan var: kültür, fikir ve düşünce alanı... Bu noktada da onların bize ulaşması mümkün değildir.  Biz bu üstünlüğü onlara kabul ettirelim. Onların fikir ve düşüncelerini kendi insani değerler noktamıza taşıyalım, onlar bizim gibi olsunlar..."
Başoğlu
Keşke öyle olsa. Üstün biziz diyorlar. Siz bize uyun diyorlar... Bizim ülkemizde onların müziği çalıyor ama ben yurt dışında hiç Türk müziğine  rastlamadım...Adamlar kendi üstünlüklerini bu şekilde gösteriyorlar. AİHM'de Refah Partisiyle ilgili kararında da bunu söylüyor. Hatta İtalya Başbakanı "bizim kültürümüz İslam kültüründen üstündür." diyor. Burada aynı zamanda bir din tartışması da vardır. Hıristiyan kültürü İslam kültüründen üstündür diyorlar.  Biz, benzemede onlar gibi yiyip onlar gibi giyiniyoruz; araştırma inceleme noktasında ise değil. Demokratik kuralları koyan ve uygulayan noktaya ulaşamıyoruz.
Çekmegil
İtalya Başbakanı deyince aklıma bir başka hatıra geldi. Roma'ya indim... İlk dikkatimi çeken şey baktım bütün sokaklar, caddeler tarihi seslendiriyor. Neredeyse tarihten kalan bir küçük taşı bile meydanlara çıkarmışlar,  vitrine çıkarmışlar... Modern binalar çok fazla gözünüze çarpmaz, Roma’da ama tarihten kalan küçük bir taş bile dikkatinize girer... Ama, İstanbul’a döndüğünüzde, bir  turist, özel bir ilgisi ve merakı yoksa, Süleymaniye’yi görmeden geçer, gider... Şehrin ana arterleri ona götürmüyor; oradan,  yanından geçmiyor çünkü. Bu muhteşem yapı arka planda kalıyor. Şimdi bu fark beni düşündürdü... Bir gün Coliseium dedikleri bir Arenayı gezdiriyorlardı bize... Sordum: Roma imparatorluğu döneminde Müslümanlara burada mı işkence etmişlerdi, aslanlara burada mı atmışlardı diye... Mihmandar, ne Müslümanı; buraya Müslümanlar ayak basmadı dedi. Hani dedim, şu Bernard Shaw'ın kitabında da var ya...   İnsanları, Hz. İsa zamanında, aslanların ağzına atmışlar falan dedim. Cevap verdi: “Müslümanlar diyorsun; onlar Müslüman değil ki, ama” dedi... “Ben sizin terminolojinizle konuşmaya mecbur muyum?” dedim. “Benim terminolojimde onlar, Müslüman diye adlandırılırlar. Peygamber İsa da, ona uyanlar da Kur’ana göre Müslümandılar. Ben, kendi terminolojimle konuşuyorum” dedim. “Sizin onu farklı  tanımamanız bu gerçeği değiştirmez ki” dedim...
Şimdi sorun şu: Avrupa, İtalya, bu karanlık  tarihiyle bile iftihar ediyor da ben niye kendi şerefli tarihimle iftihar etmiyorum?..  İngiltere’de, “The Institude of World Affairs” diye tesmiye edilen siyasal bilgiler muadili bir okula gitmiştim. İlk girdiğim, Siyasi tarih dersinde Prof. Derse giriş yaparken dedi ki: “devletler ikiye ayrılır: devler ve cüceler... Devler, ikiye ayrılır: yaşayan devler  ve ölü devler...” Yaşayan devleri saydı: Rusya, ABD, İngiltere, SSCB... ölü dev dedi, döndü, oradaki tek Türk bana baktı ve alaycı bir tebessümle: “ -Ottoman Empire” dedi...   üzüldüm, tabii... Bu da bir hatıram.
Başoğlu
Bakın Selami Bey bu sizin hatıranız; ama Türkiye'nin bir sorunu bu. Ben Sağlık İş Sendikası olarak, Haydi Türkiye ayağa kalk, kendine dön, özüne dön, diyorum... Bizim insanımız özünü kaybetmiş. Ben buna üzülüyorum. Biz öyle bir  konuma getirilmişiz ki, bunu kabul etmişiz...
Çekmegil
Bir şey daha anlatayım, “A Cross Dialoge Between Generations” (Nesillerarası Bir Çapraz Diyalog) başlıklı bir kitapta Arnold Toynbee, oğlu Peter Toynbee’nin  sorularını ve iddialarını  tartışıyor... Şöhretli Tarih felsefecisi bu yazarın oğluyla tartışmalarını yansıtan bir kitap... O kitapta  bir bölüm  beni çok etkiledi... Orada Toynbee, yanlış hatırlamıyorsam: "Bir gazetenin (The Observer) muhabiri olarak Türkiye için görevlendirildim. Gittiğimde ilk  farkına vardığım şey, Batı medyasının beni Türkiye alyehine şartlandırdığı oldu... Orada, Türk’lerin kötü bir misyonun sahibi olduklarına dair kanaatim birden yıkıldı. Gördüm ki Türkler de, vatanlarını korumada, çok tabii bir hak mücadelesi içindeler. Ama bunu Batı entelijansiyasına anlatamadım." diyor... Hatta kitapta şöyle bir  ifade de var: "Her ne kadar Müslüman iseler de, onların da insan olduğunu Batılılara anlatamadım." diyor. Burada şunu söylemek istiyorum: demek ki bizim kendimizi onlara anlatmamız lazım... Ama ne yapıyoruz biz: biz, kendi geçmişimizi  kendimize bile kapatıyoruz...
Başoğlu
Bizim en üst değerimiz inancımızsa biz bunu yaşamaktan kendimizi alıkoyuyoruz. Yapmıyoruz ve korkuyoruz. Bu günlerde eski   Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek bir iddia ortaya attı; Peygamberin soyu üzerine: Türk olduğunu iddia etti... Oysa ki Peygamberin, soyundan çok, kendisi önemli. Neden?  Çünkü Allah'ın en çok sevdiği kulu, resulü  o....
Çekmegil
Siz bugün kü Namık Kemal'dan bahsettiniz, ben geçmişteki Namık Kemal'den anlatayım size, müsaade ederseniz. Dünkü Namık Kemal çok vatansever bir şair... Bir şiiri var...  “Maderle peder olup bahane/ Sevketti kaza beni cihane/ Hanzade idim veladetimde/ Doğdum yine pek kalenderane” diye başladığı bu şiirinin nakaratlarında çok güzel bir şeyi öğütlüyor... “Yüksel ki yerin bu yer değildir/ Dünyaya gelişin hüner değildir” diyor... "Yüksel ki bunun da fevki vardır/ İnsanlığın ayrı zevki vardır...." diyor, tekrarlanan nakaratlarda.  Anlatıyor, anlatıyor ve yine:  "Yüksel hünerinle kani olma/ ihsanı hüdaya mani olma" diyor...  Biz, aslında detayları bir kenara bırakarak, ana çizgide, insanlık idealinin en üst noktası olan hak ve adelet çizgisini yakalamada yılmaz bir koşucu olmalıyız. O zaman dünyayı da belki bizimle beraber tükenmeyen bir mutluluğa götürmüş oluruz.
Başoğlu
Yeni bir tartışma çıktı. Fransız politikacısı “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” dedi. Bizim köşe yazarı da aynı şeyi söylüyor. Padişahlarımızdan birisinin kadınlarından birinin Bizans’lı olduğunu belirtti. Başka bir yazar bunu uzun uzadıya anlattı. Bir toplum ancak bu kadar yozlaşabilir. Bir toplumun aydınları ancak bu kadar toplumundan uzaklaşabilir. Aydınlar, toplumun önündekiler bunu insanımızın önüne koyuyorsa, vay halimize...İşte bu noktada sizin gibi aydınlarımıza çok büyük görevler düşüyor. İçeriyi dışarıyı iyi bilen insanlar yetişmeli, din adamları ve öğretmenler çok iyi yetiştirilmeli. Siz çocuklarınıza her şeyin Batıda olduğunu anlatırsanız bir de bakarsınız Batılı ülkelere gitti mi kaybolup  gidiverirler.
Dolayısıyla Türkiye’nin asıl sorunu bu....Bizim kendi özümüze dönük anlatacağımız bir çok hatıra vardır. Mesala benim aklıma  gelen....Bilkent Üniversitesi’ne İngiliz bir hoca gelmiş, adam bir şeye dikkat etmiş, "ya, sizin hiç Türk büyüğünüz yok mu? Neden tişörtlerinizde hep yabancı insanların ismi var?" demiş... Tşörtlerı icat edenler öğrenim görmeyen insanlardır belki.  Ama eğitimli insanların giyip toplumun her yerinde bunlarla gezmesi ilginç. Bir gün hanımla bir mağazaya gittim. Tezgahtar kızın önünde I LOVE YOU yazıyordu. Ben de seni seviyorum, dedim; kız şaşırdı. Burada öyle yazıyor, dedim... Seni babana şikayet edeceğim, dedim; bunu bana babam aldı dedi. Ne baba ne aldığını biliyor; ne de kız ne giydiğini... Dükkanlara gittiğimde de hep batı müziği çalıyor. Yahu hiç mi Türk  müziği yok diye takılıyorum.... Bu toplum her yönüyle esir edilmiş... Kültür, ekonomi, şimdi de misyonerler dini yönden harekete geçmiş durumda...
Çekmegil
Hadise şu: aslında bütün insanlık Adem'in çocukları... Bütün insanlık doğruya kabiliyetli yaratılmış... Önemli olan insanın bu liyakatına riayet etmesi ve kendine ihanet etmeden doğruya yönelmesidir. Biz bütün insanları Hak ve Adalet yolunda ilerleyen, dünyayı bütün güzelliğiyle var etmeye çalışan bir ana çizgide görmek istiyoruz... Yoksa, elindeki bir bombayla 15 saniyede  Hiroşima’da 120 bin kişiyi yok eden zihniyeti kabul edemeyiz. Ama sadece bunun vahşet olduğunu söyleyip durmak ta hüner  değildir. Bunun yerine yapılacak olan şey, bizim de güçlü olmak için çalışmamızdır. Bütün dünyada adeta güçlü olanların haklı olduğu söyleniyor sanki... Zalimin haklı gösterilmesi gücündendir. İşte bunun önüne geçmek için güçlenmeliyiz. Medyanın, iyi bir misyon üstlenebilmesi için bu istikamette görev yapması gerekir. Geri kalmış ülkelerde medya, maalesef yaptığı propogandalarla, sağlam kalmış aile yapımızı bile yerin dibine geçirecek bir çaba sarf ediyor. Mesela, Batı insanı çocuk sahibi olabilmek için her şeyini seferber ederken, biz de iş tam tersidir. Bu çocukların bir geleceği var. Bu gelecek çocuklarımızı  tehdit ediyor; ve toplumu da tehdit ediyor...
Başoğlu
Değerli izleyiciler Çekmegil’le yaptığımız söyleşi bitti. Bizim amacımız Türkiye'yi daha güçlü hale getirmektir... Bu olabilir. Tarihimize baktığımız zaman bunu görüyoruz. 700 bin Rum’un arkasına bağlanacak bir millet değiliz...Türkiye gelecek nesilleri yetiştirirken bu gerçekleri gözönüne almalıdır. Örnek alan değil, örnek alınan bir toplum olmalıyız...Çünkü geçmişte bizler örnek alınıyorduk; bizi örnek alarak ilerlediler bazı alanlarda bizi geçtiler...   Yüce Allah'tan iyilikler dileyerek programı kapatıyorum...Allah milletimizi korusun....

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 07-05-2010 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60266894 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net