24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow geçmişten geleceğe ko(nu)şanlar; Metin Onal Mengüşoğlu
geçmişten geleceğe ko(nu)şanlar; Metin Onal Mengüşoğlu PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 2
KötüÇok iyi 
Yazar Ropörtaj Abdullah YILDIZ-Umran Dergisi,Haziran 2009 sayısı   
10-06-2009
geçmişten geleceğe ko(nu)şanlar
“ASYALI OZAN” METİN ÖNAL MENGÜŞOĞLU

                                  Ropörtaj(*): ABDULLAH YILDIZ
Sohbetimizin hayırlara ve bereketlere vesile olması temennisiyle başladık toplantımıza. Her ay Araştırma ve Kültür Vakfı merkezinde (Fatih-İstanbul) gerçekleştirdiğimiz geçmişten geleceğe sohbet programında bir üstadımızı, ağabeyimizi, büyüğümüzü ağırlayıp birikiminden istifade ediyoruz. Nisan ayında da sıra, ‘sıra dışı’ fikir ve sanat adamı, edebiyatçı, şair üstat Metin Önal Mengüşoğlu’nda idi.

Usuldendir deyip kısa bir Metin Önal Mengüşoğlu biyografisi sunduk önce:
1947 Elazığ doğumlu. İlk, orta ve lise öğrenimini babasının memuriyeti sebebiyle Diyarbakır ve Malatya’da tamamladı. Ortaokul sıralarında başladığı yazı ve kültür hayatı o zamanın belli başlı dergilerine yazı, şiir, hikâye ve denemeler olarak yansıdı. Aynı tarihlerde periyodu kısa süren iki dergi yayınlama denemesi oldu. Malatya ekolü içerisinde kazandığı İslami nosyon ve espriyi sonraki yıllarda bütün eserlerinde ciddi bir farklılık olarak yansıttı. Kendi başına bir fikir ve sanat dünyası kurdu; onu yaşadı ve onu yaşattı.

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun oldu. Fakülte yıllarında düşünce, sanat, kültür dünyasında aktif rol alan şair, birçok dergide çalışmalarını yayınladı. Kelime Dergisi Yayınlarını kurdu ve yönetti. Sanatın bir misyon yüklenmesi gerektiğini her vakit savundu. Şiir ve hikâyelerinde bunu kanıtlamaya çalıştı. İslamî anlayışın vahye müstenid tevhidi esprisini yaşamaya çalışırken eserlerinde de özellikle hedef ve menzile dönüştürdü.

Birçok alanda eserler verdi. Şiirlerinde geleneğin tadı, folklorun melodisi, modernizmin kazanımları birlikte vardır. Hikâyeleri ve romanı, kasaba boyutlarını aşamamış Anadolu şehir hayatına tutulan ayna gibidir. Denemeleri ise tavizsiz İslami duyarlığın katışıksız sunumu ve savunusu yüklüdür.

Memuriyet yapmadı. Diplomalarını yırttı. Bunu inkılâpçı ruhunun statükoya karşı başkaldırısı maksadıyla yaptı. Bursa’ya yerleşti; orada maişetini temin edip çalışmalarını sürdürdü. İlk “Gavur Kayrıcılar” (öykü) ve “Ben Asyalı Bir Ozan” (şiir) kitabıyla tanıdık onu. “Düşünmek Farzdır”, “Ağabeyime Mektuplar”, “Vahiy ve Sanat”, “Müstesna Şair Mehmet Akif” hemen akla gelen diğer eserleri. Ayrıca, yayımlanmış başkaca şiir, hikâye kitapları ve bir de romanı vardır.

Yine bu programın usulündendir deyip Metin Önal Mengüşoğlu’nun düşünce dünyası ve sanat anlayışının da şekillenmesinde etkili olduğunu düşündüğümüz özyaşamöyküsünden kesitler istirham ettik. Bundan sonrasının kolay olacağından eminiz; zira üstadın hitabeti de kitabeti gibi selis.
Şöyle başladı söze:
“Kordon/Göbek Bağım Harput Toprağında Gömülü”
- Muhterem kardeşlerim hepinizi hürmetle, muhabbetle selamlıyorum, hoş geldiniz. İnşallah hâsılası bereketli olan bir sohbet olur; onu rabbimden niyaz ediyorum. Rabbimin dilimin düğümünü çözmesini diliyorum; dilimin düğümü çözülürse hayırlara vesile olan bir ticaret doğar diye düşünüyorum.

Beni hayat maceramda uyaran, hatırladığım en eski yaşama örneklerinden başlamanın önemi ve değerini biliyorum; onu sizinle paylaşmak istiyorum.
Harput toprağında doğmuşum. Sonraki eserlerimde, şiirlerimde de anlatıyorum; insan doğarken annesiyle arasında bir kordon bağı vardır. Doğumumu Elâzığ’ın meşhur ebesi, Ebe Seher yaptırmış. -ki Elazığ’da birçok büyüğün, mesela muhtemelen Ahmet Kabaklı’nın bile ebesidir- Ebeler, doğan çocuğun annesi ile evladı arasındaki o kordon bağını keser ve adettendir çocuğun doğduğu toprağa gömerler. Kanaatimce çocuğun doğduğu toprağa gömülen bu kordon bağı, o toprakla çocuk arasında bir “alaka” kurar. Bilir misiniz Kur’ân-ı Kerim’de insanoğlunun bir “alaka”dan yaratıldığından bahis vardır. Bununla beraber insanın topraktan yaratıldığını, vefatında da yeniden toprağa döneceğini biliyoruz. Bu, inkâr götürmez bir vakıadır. Kur’an bunu söylemese bile, sanki bütün insanların fıtratlarında toprak kokusuna dair bir eğilim var gibi geliyor bana. Bu, insanın genzini yakan bir kokudur. Taze bahar yağmurlarının ıslattığı topraktan yükselen o kokuyu duymayanınız var mı? Genç kuşaklar duymuyor olabilirler çünkü toprak kalmadı şehirlerimizde; her tarafını beton ve asfalt yaptılar şehirlerimizin. Ama biraz eskiye gidenler, kır hayatını yaşamış olanlar toprak kokusundan haberlidirler. Benimle anam arasındaki o kordon bağının, yani göbek bağının gömüldüğü toprak ise çorak bir topraktır. Ot da bitmez, çok fazla verimli değildir. Benim şu anda yaşadığım şehir ise, Bursa son derece verimli bir şehir...

- Harput’tan söz ediyorsunuz... Harput deyince, kadîm bir kültür canlanıyor zihnimizde. Peki, El-Aziz ya da şimdiki adıyla Elazığ nereden çıktı?
-Şöyle. El-Aziz uydurma bir şehir; sonradan kurulmuştur. Bölgenin merkezi esasen Harput’tur.  Harput son derece geniş bir kültürel havzanın adıdır. O bakımdan ben Elaziz olarak zikretmiyorum Harput olarak hatırlamak ve hatırlatmak istiyorum. İlk soruyla irtibatı koparmadan düşünüyorum ve diyorum ki daüssıla dediğimiz, nostalji dediğimiz bir şey var; sıla hasreti, vatan toprağı, yurt toprağı diye bir bağımlılık; o yörenin yemeklerini, o yörenin rüzgarını, o yörenin yapılarını, o yörenin hançeresini, lehçesini, ağzını, türkülerini, folklorunu ister istemez seviyorsunuz. Bu yaşıma geldim, İslam düşüncesi üzerine yoğunlaşmış birçok çalışma yaptım.  Ama şimdi biraz sonra, kaynağını tespit edemediğim herhangi bir yerden bir ses gelse ve bana dese ki: “Sinemde bir tutuşmuş yanmış ocağ olaydı/ Zülfün karanlığında bezme çerağ olaydı/ Zülfün görenlerin hep bahtı siyah olurmuş/ Tek zülfünü göreydim bahtım siyah olaydı” bu sesi duyar duymaz bütün ilgilerimi kopartır o yöne dönerim.  Buradan çıkardığım “alaka”, insanın üzerinde yaratıldığı “alaka” ile akraba olmalı diye düşünüyorum. İnsanın iradesini de aşan, doğrudan içinden, fıtratından belki vicdanından kaynayıp fışkıran bir doğuştur. Fıtri aidiyetin, mensubiyetin kendini ibrazı, ilanı gibi bir durumdur bu. Hepimizin yerli bağları vardır. Sanki insana toprakla olan alakasını unutturmayan, içeriden uyarıcı bir ses, bir nefes gibidir. Muhtemelen sözünü ettiğim o toprak kokusunun kaynağı bizzat içimizdedir. Göbeğimizin gömüldüğü o topraktan gelen koku; belki bizzat kendi kokumuzdur. Ki o herkesi tekrar o toprağa davet etmektedir. Sıla hasreti dediğimiz işte bu olsa gerektir. Memlekete gidiyorum, o çorak toprağa, o ot bitmeyen toprağa; 50 ya da 100 kilometreye kadar yaklaşınca ansızın burnumun direği sızlamaya başlıyor. Sanki o göbek/ kordon bağım çekiyor beni. Dehşetli bir cazibe karşısında aciz kalıyorum. Öyle müthiş bir haz, öyle büyük bir saadet duyuyorum ki izahı mümkün değil. Bütün insanlarda mevcut mudur bilmiyorum. Ama benim böyle duygularım var. Büyüdüğün toprağa bağlı olmanın bence bir yanlışı yoktur. Bence yanlış olan şudur:  ‘benim toprağım senin toprağını döver’ diyerek Allah’ın topraklarını birbiriyle yarıştırmak. Hepimiz o topraktan gelmedik mi; neyin kavgasını veriyor insanlar? Başkasını hiç bilmem ama beni tahrik eden şey evvela işte o kordon bağının gömüldüğü topraktır. Yani bizzat kendi öz hamurum. Sonra, bu türkü ne diyor, bu türkü nasıl bir sevgiyi anlatıyor; diye soruyorum: “Zülfün görenlerin hep bahtı siyah olurmuş”. Yani bu sevgilinin saçları öyle kapalı, öyle örtülü, öyle gizli ki o zülüften bir tel görenin bahtı kara olurmuş. Diyor ki şair: “tek zülfünü göreydim bahtım siyah olaydı”. Bu nasıl bir şey? Bunun izahını, çözümünü arıyorum kalbimde. Bu türküler beni bir yere sevk etti; bu türkülerin kaynağını aramaya, bu türküleri yeniden üretmeye, yaşadığım çağın türkülerini söylemeye tahrik etti beni. Bir şey daha; onu da anlatayım.

Anneannem Kur’ân okurdu. Bizde Kur’ân çok okunur, gürül gürül Kur’ân okunur. Anneannemin Kur’ân dışında başka kitapları da vardı; Ahmediye, Muhammediye, Kara Davut gibi. Hem Osmanlıca hem Arapça metinleri ezbere okurdu. Mevlidi de vardı, o da Osmanlıcaydı. Bir gün, bazı şeyleri idrak etmeye başladığım vakit öğrendim; anneannem Kur’an’ı okuyor, Ahmediye, Muhammediye, Kara Davut’u da okuyor fakat diyordu ki ‘bunların tamamı Allah’tan gelmiştir’. Bu son sözün yanlışlığını idrak ettiğim gün anneanneme karşı geldim. Kitaplardan birisinin Kur’an olduğunu ve bunun Allah’tan geldiğini izaha kalkıştım. Diğerlerini de göstererek, onların esasen başka bir dilde yazıldıklarını, Osmanlıca olduklarını anlattım. O, beni azarlayarak yanından kovdu ve bağırdı ‘Hadi oradan cahil çocuk, bunların hepsi Allah’tan gelmiştir.’ Birkaç yıl uğraştım ama onu ikna edemedim. Neden sonra biraz daha idrakim artınca şunu fark ettim; anneannem okuduğu Kur’an’ın Arapça, diğer kitaplarınsa Osmanlıca yani Türkçe olduğunu bilmiyor. Asla bu iki dilin ayırdında değil. Sadece ezberlemiş ve öylece yıllardır okuyup gidiyor. Onun okumasından maksat manaya vukufiyet değil, maneviyatına destek aramaktır. Kur’an’ın ne dediği, kişiden ne istediğinin bir ehemmiyeti yoktur. Öteki kitaplar için de sonuç aynıdır. Onları da anlamadan okumaktadır. Bundan yalnızca manevi bir haz almaktadır yahut aldığını sanmaktadır.

Sonraları bir kâğıt uzattım anneanneme; okuma bilen bu hanımefendi bakalım yazı biliyor muydu? Ne gördüm dersiniz? Adını bile yazamadı. Size de tuhaf geliyor mu bilmiyorum; okuyordu ama yazamıyordu. Ben bu toplumun çürümüşlüğünün, geri kalmışlığının, idrak yoksunluğunun bu ezberci, bu haşiyeci, bu şerhçi zihniyetten geldiğini o gün anladım. Orta mektepte falandım... Okuyordu ama tek bir kelime dahi yazamıyordu. Allahım! Ne korkunç bir durumdu bu böyle? Siz şimdi anneanneme, seccadenin başından kalkmayan, tespihini, namazını hiç terk etmeyen, bizden duasını hiç eksik etmeyen anneanneme, varın bir isim verin, izah getirin, zira ben acizim...

Oralardan geliyorum; bunlar beni var eden mayamı oluşturan çevrenin kültürel dokusudur. Bunlardan birisi yani türküler beni sanat ve edebiyata, anneannemin idrak daralması da tefekküre yani tefekkür ederek yaşamaya doğru tahrik etti. Böylece gördüm ki ben artık okuryazar bir insanım. Okuryazarım çünkü okuduktan sonra artık yazıyorum da. Sadece ismimi değil, şiirler yazıyordum, öyle başladım...

Mengücekoğullarından Halil Beyin Torunu
- Ardından da çok genç yaşta iken Malatya Fikir Kulübünde buldunuz kendinizi... Ve tabi ki, Fikir Kulübünün banilerinden üstat Mehmed Said Çekmegil’in rahle-i tedrisinde. Herhalde, üstadın o meşhur terzi dükkânından ve o tarihi mekânın Tevhidi düşünce geleneğimizdeki yerinden de söz edersiniz...
-Şimdi oraya gelelim... Beni terzi dükkânından önce tahrik eden bir şey daha vardı...
Malatya’ya tayinimiz çıktı. Devlet Demiryollarında apoletli memurlardan birisiydi babam, namazlı niyazlı bir insandı. Siirt’te bir şeyhe bağlıydı; Şeyh Alaaddin diye bir zat, rahmetli oldu, şimdi onun yerine oğlu geçti. Biliyorsunuz, bizde yönetim kademeleri babadan oğla geçer, ulema kademelerinde ve tekkede de öyledir. Sünni dünyada saltanat(*) bir ideoloji gibi yerleşmiştir; akide kitaplarına bile girmiştir. Saltanat hiç tükenmez, babadan oğla hem mülk geçer, hem ilim, hem de otorite. Yani Sünni dünyanın haleti ruhiyesi budur. Ancak bana babamın babası olan dedemden bir şey geçmedi; Mengücekoğulları’nın son oğlu olan dedem 35 yaşlarında Dersim isyanının ilk kurşunuyla arkadan vurularak öldürülen Halil Bey’dir. Dersimin son beyi, 48 köyün şer’iyye senediyle sahibi olan babamın babasını vuruyorlar. Bizim aile Tunceli’nin Mazgirt’inden Dersim isyanı münasebetiyle çıkıyor, Harput’a yerleşiyor; Harputlu oluyor. -Dersim o döneme göre Harput’a yakın ve emniyetli bir beldedir.- Uzatmayalım, dedemin 48 parça köyünden bir tek arpa, bir tek buğday tanesi dahi bana kalmadı. Siz bir yandan Sünni dünyanın saltanat ideolojisini(*) düşüne durun, beri yandan mülkün sahibi olan Allah’ı hatırlayın ki, öz dedemin 48 tane köyü vardı, ondan bir tek arpa tanesi dahi bana kalmadı. Görmüyor musunuz Mülk nasıl el değiştiriyor; siz niçin bu saltanatı devam ettiriyorsunuz ey Sünniler?(*) Her neyse, babam, babasının mülkünden umut kesince Demiryollarına memur olmuş. Mengüceklerin son prensine artık Dersim toprağında huzur ve güven yoktur. Toprak vardır lakin üzerinde çalışacak insan unsuru zayiat vermiştir. Bir isyan çıkmıştı, yıllarca sürmüştü, her şey tahrip olmuştu; ahalisinin bir kısmı öldürülmüş, bir kısmı sürgün edilmişti; ahali kalmamıştı yani Şair Eşref’in dediği gibi “kıra kıra elde ahali kalmayacak”, elde ahali kalmamıştı. Babamın memuriyeti Elâziz istasyonundan sonra ‘Bakır Maden’ kasabasında sürüyor. Maden’e de babanım annesi olan nenemi gömdükten sonra Diyarbakır’da ilk mektebe başladım. Orta mektep sıralarında da Malatya’ya geldik... Sebep hep babamızın tayinleridir.

Malatya’da ben artık okuyan yazan bir insandım. Sürekli kitapçı vitrinlerini dolaşan, harçlıklarını dergilere ayıran birisiydim. Yeni İstiklal dergisi çıkıyordu o tarihlerde, Necip Fazıl başyazarıydı. Yeni İstiklal’de Mehmet Said Çekmegil’in şiirlerini okuyordum ama Said Çekmegil’in Malatya’da olduğunu bilmiyordum... Ortaokulu ve liseyi biraz uzun okudum. Zaten mektebe kerhen gidiyordum. Babamın esiri gibiydim. Eğer  beni serbest bıraksaydı, asla okula gitmezdim. Bu yüzden üzerimde mektebin az biraz tahribatı vardır. Mümkün mertebe atmaya çalıştım, diplomalarımı yırtarak yaptım bunu; ama gene hala vardır o tahribatın izleri. Ben alaylı olmayı tercih etmiş bir insanım. Özellikle bu günkü materyalist eğitim sisteminin tahribatından ürperiyorum. Neyse, çok hareketli biri olduğumdan mı nedir, daha ortaokulda ilk Türkçe dersimizde, Namık Kemal’in bir beytini arkadaşlarımdan hiç biri okuyamamıştı. Sıra bana geldiğinde “Bais-i şekva bize hüzn-i umumidir Kemal/ Kendi derdi gönlümün billâh gelmez yâdıma” yı Osmanlıcasıyla çok başarılı bir biçimde düzgün okumuştum. Öğretmen beni ibretle gösterdi; bu olaydan sonra bulunduğum her sınıfta edebiyat sanat yönünden parmakla gösterilen birisiydim. Bir münazara düzenlendi; ‘insanların gelişiminde adalet mi önemlidir tıp mı önemlidir’ diye bir tartışma yapıyoruz. Beş kişi bir tarafta beş kişi diğer tarafta. Ben adalet taraftarıyım. Tohum dergisi vardı o zaman, Tohum dergisinden adaletle ilgili denemeler okumuşum, güzel hazırlanmışım. O yıllarda memlekette bu tür etkinlikler yoktu, zaten yasaktı biliyorsunuz. Tek parti döneminin baskıları hafızalarda tazeyken, 60 İhtilali’nden de yeni çıkılmıştı. Millet sanki uçurumun kenarına sıkışmış vaziyetteydi. Bu tür sosyal etkinliklere karşı susamışlardı. Düşünmek, düşündüğünü ifade etmek herkesin kârı değildi. Bir lise veya ortaokuldaki şiir gecesi, münazara gibi etkinlikler, şehrin münevverlerini cezp ediyordu. Onlar da veli sıfatıyla geliyorlardı dinlemeye. İşte o münazaranın birinde konuşmacılardanım ve adaletin savunucularındanım. Öbür grup tıbbı savunuyor; en son şöyle dediler: ‘tıp o kadar insanların hayatında önemlidir ki, insanların kalbi bile tıp tıp tıp diye atar’. Tabi sıra bana geldi, ben kalktım dedim ki: ‘arkadaşlarımız kalbe kulaklarını çok dikkatle vermemişler; kalp tıp tıp tıp diye değil, hak hak hak diye atar’. Münazaradan yine de onlar galip çıktılar. Çünkü öğretmenlerimizin büyük çoğunluğu o zaman sol fikirliydiler. Bence tıpçılara torpil geçtiler. Fakat on konuşmacı arasından en iyi konuşmacı olarak ben seçildim. İşte o münazarada dinleyiciler arasında Said Çekmegil, Alaaddin Gürün gibi şehrin entelektüelleri de varmış. Said Çekmegil beni dinledikten sonra ‘bu çocuk kim’ demiş. Aramışlar, beni bir müddet bulamamışlar...

Malatya Ekolü, Malatya Fikir Kulübü ve Said Çekmegil
Bir gün bir terzi dükkânının önünden geçerken, cama tık tık tık vuruldu; birisi içerden beni çağırdı.  Girdim, Said Çekmegil’in damadı Alaaddin Gürün’dü rahmetli. (Onun kızı Ferda Hanım şimdi Nida dergisini çıkarıyor.) Dedi ki: ‘sen filan münazarada konuşan çocuk musun?’ ‘Evet’ dedim. Koltuğumda da Tercüman gazetesi var. ‘Bunu okuyor musun?’ dedi. ‘Başka bir şey bulamadığım için, sevmiyorum ama sağcı Ahmet Kabaklı falan bir şeyler yazıyor, bu sebepten okuyorum’. Şaşırdı. ‘Sen’ dedi; ‘bizim burada toplantılar var, gelir misin?’ ‘Gelirim’ dedim. Meğer o terzi dükkânının arkasında bir oda varmış, orada toplanırlarmış. Resmi olarak Malatya Fikir Kulübü vaktiyle kurulmuş. Fakat o tarihlerde artık resmen faal değildi. Bir derneği o dönemlerde kurmak ve yürütmek çok zordu. Sıklıkla polis tarafından basılıyor, bu da sıkıntı yaratıyordu. O sebepten derneği kapatmışlar. Şimdilerdeyse gayrı resmi olarak haftanın belirli günlerinde, terzi dükkânının arkasında, ön caddeden görünmeyen bir odada sohbetler devam ediyormuş. Ertesi gün Malatya’daki arkadaşlarıma sordum; (tabi ben garibim, Malatya’ya Diyarbakır’dan gelmişim, Elazizliyim, çevreyi pek bilmiyorum) ‘yahu beni bir terzihaneden çağırdılar, orada toplantı oluyormuş, beraber gidelim’ dedim. ‘Neresi’ dediler; ‘filan yer’ dedim; Said Çekmegil’in adını duyunca; ‘aman, oraya gitme’ dediler. Niye? ‘O, nurcu’ dediler. “Nurcu”yu da ilk defa o zaman duydum. Allah Allah, “Nurcu” ne? Arkadaşlar beni engelleyeceklerini zannettiler. Oysa ben daha şiddetli tahrik oldum. İyi ya, dedim, kendi kendime, gider öğrenirim ne olduğunu! Müthiş meraklanmıştım. Erkenden gittim dükkânın önüne, daha açılmamıştı. Bekledim, kış günüydü, dondum Malatya’nın soğuğunda. Ama yılmadım bekledim. Nihayet Alaaddin Gürün göründü ve bana ‘geldin mi’ dedi; ‘geldim’ dedim. Sohbetler Çarşamba ve Cumartesi akşamları yapılıyordu. Malatya Fikir Kulübünün kendine mahsus bir sohbet usulü vardı. Her gece sürpriz olarak bir konu ortaya atılıyor, ardından bir reis seçiliyordu. O reisin başkanlığında sürpriz olarak seçilen konu orda, sağdan başlayarak konuşuluyordu. Herkesin konuşma mecburiyeti vardı. Konu hakkında bir şey söylemek istemeyen de gerekçesini açıklamalıydı. Bu hususta bir şey bilmediğini yahut başka bir sebebi açıklamalıydı. Birinci turdan sonra ikinci tur yapılıyordu. Bu tenkit turuydu. Hülasa son derece medeni ve çok entelektüel bir oturumdu bu.

- Evet, Said Çekmegil merhumdan hatırladığım kadarıyla; herkes mutlaka bir şeyler söylemek, bir fikir beyan etmek zorunda imiş...
-Söylemeyen de dediğim gibi niçin söylemediğini söylemek zorundaydı. Yani en azından, ‘Arkadaşlar, ben bu konu hakkında bir şey bilmiyorum’ diyebilme cesareti aşılıyordu insanlara. Gerçekten de beni eğiten bir mektep var; işte o mektep Malatya Fikir Kulübü’dür.  O mektepte ben sanıldığı kadar uzun boylu kalmış birisi değilim aslında. Çünkü tanıştıktan kısa bir süre sonra üniversiteyi kazandım ve gittim. Topu topu lise hayatı boyunca üç-dört sene falan o mektepte okudum. Ama o mayayı, o hamuru oradan aldım. Mektebimin esprisini Malatya’dan getirdim, İstanbul’da uygulama alanı buldum. Mesela, Ali Bulaç gibi ismi meşhur olan birçok arkadaşın da devam ettiği bir Malatya Fikir Kulübü modeli oluşturmuştuk 70’li yıllarda İstanbul’da. 70’ den 78-79’a kadar devam etti bu çalışmalar, ev sohbetleri şeklinde.

Bence Said Çekmegil’in fikriyatı şöyle özetlenebilir: O, Türkiye’de o tarihlerde ikaz müessesinin ve tenkidin ibadet olduğunu hatırlatan neredeyse tek mütefekkirdi.  Oysa bizim toplumumuzda maalesef baskın olan kültür, hoşgörü kültürüydü. Biliyorsunuz, ‘Hoş Gör’ diye hatlar yazılır. Evlerin, mabetlerin duvarlarını süsler. Yani ‘gözünü yum, gözünü kapat, hoş gör, sesini çıkarma, dokunma’... Hani biliyorsunuz, Mushafların sırtına da içerisinde ‘dokunma’ kelimesi geçen o meşhur ayeti yazmışlardı bir zamanlar. Kur’ân-ı Kerim’de altı bin iki yüz küsur ayet vardır; bula bula içerisinde ‘dokunma’ kelimesi geçen ayeti bulmuşlar; başkası yokmuş gibi.  Hani şu ‘abdestsiz dokunma’ diye yanlış anlaşılan âyetten bahsediyorum.  Mushaflar, halen olduğu gibi önceleri de resmi kontrolden geçerdi. Ve hemen hepsinin sırtında bahsi geçen o ayet yazılı idi. Şimdi kaldırdı galiba Diyanet onu. Eskiden, ‘ona dokunma, aman ha çarpar’, denilirdi Kur’an-ı Kerim hakkında. Bize de öyle öğretmişlerdi, elimize almaktan korkar, ürkerdik çocukken.  Hatta ben bazı Akaid kitaplarında gördüm, ‘Kur’ân-ı Kerim’i gâvur beldelerine götürmek haramdır’ deniyordu. Niye? Ya Kur’an’a hakaret ederlerse; bundan mı korkuluyordu acaba? Peki, belki de okuyup anlayacak ve mucibince davranacaklar; o zaman ne yapmalıdır? Kur’ân’ın nesnesini böylesine fetişleştirmiş bir toplumdan mı bahsediyoruz yoksa biz? Muhteviyatını, özünü, değiştirici-dönüştürücü soluğunu anlamış bir toplum yoktu galiba karşımızda. Dolayısıyla, ilk defa benim gördüğüm kadarıyla ve en azından bizim muhitimizde, Çekmegil, tenkidin ibadet olduğunu kitaplaştırmıştı. Bununla kalmamış, olayı moda haline getirecek boyutta ısrarlı davranmıştı. Asli önemi de buradan gelmektedir. Said Çekmegil’in işte böyle bir aktivitesi vardı. Malatya Fikir Kulübü, çok önceleri Malatya Kültür Derneği olarak varmış.  Ama en aktif, en yetiştirici soluğunu benim bulunduğum dönemde yaşadı. Çünkü söylemlerindeki fark o tarihlerde fark edilmeye başladı. Müslümanlar arasında detaylı ayrılıkların da dönemidir o dönem. Böylece Malatya Fikir Kulübü adeta ekolleşti. Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’un bu husustaki şahadetleri önceki hatıratlarında mevcuttur. Ama sonraki hatıralarında maalesef ayıklanmış, yok edilmiştir.

Ankara’da Kriter dergisi yayımlanmaya başladı. Editörü ise üstadın oğlu M. Selami Çekmegil idi. Kriter dergisi ile birlikte Said Çekmegil’in özgün fikriyatı mahallilikten ilk kez merkeze taşınmış oldu. Kendisi Anadolu’da idi ancak Kriter dergisi Ankara’dan sesleniyordu. Merkezle olan temasın en önemli adımıydı bu.

Elbet Said Çekmegil’i de oluşturan ortamın kimi önderleri var: babası Sanih Bey bir medrese hocasıdır. Kendisine dayı dediği Topal Hoca namlı, halaoğlu Bekir Hoca ise umumi harpte Rusya’da esir kalmış birisidir. Rusya’da esirken muhtemelen Musa Carullah Bigiyef’in öğrencileriyle aynı zindanda yatmıştır. Orada yetişmiş, döndükten sonra da Malatya’ya ciddi bir hareket getirmiştir. Güçlü soluğuyla arzuhalcilik ve dava vekilliği yapmaktadır. O zaman ilkokul mezunları bile avukatlık yapıyor; ‘dava vekili’ bir nevi avukat demektir. Fikir Kulübünün ilk nüvesi demek olan Malatya Kültür Derneğinin de kurucularındandır Bekir Hoca. Dernekte C.H.P.li vekiller, şehrin her fikirden okuryazarları mevcuttur. Ayrıca, Malatya’da İsmail Hatip Erzen adlı bir müftü vardı. Bu zat Ezher ulemasındandır. Ezher’de okumuş, ilim ehli ve son derece pratik bir adamdır. Said abiyi yetiştiren muhitin maruf simaları bunlardır. Said abi söz konusu muhitten aldığı teorik temeli bir harekete, bir aktiviteye dönüştürdü ve kendinden sonrakilere emanet etti. Sürekli genç insanlarla düşüp kalkarak, kendisi de hep genç kalmayı bildi. Sözgelimi, Büyük Doğu Cemiyeti’nin Malatya kurucusu, ayrıca Cemiyetin genel yönetim kurulu üyelerinden birisidir Said Çekmegil.

Mehmet Said Çekmegil Akademisi
-
Said Abiyi konuşurken, o meşhur terzi dükkânından söz etmemek olmaz. Gerçi, siz ‘Bilge Terzi’ romanını yazmaya devam ediyorsunuz, Rabbim hayırlısıyla bitirmeyi nasip etsin. Şunu sormak isterim: kumaşlarla uğraşmanın, kumaşları tanımanın ve ona biçim vermenin ‘insan kumaşını’ tanımaya ve onu biçimlendirmeye de bir katkısı olmalı diye düşünüyorum. Bir de, Necip Fazıl’dan Sezai Karakoç’a kadar birçok mütefekkirin, dava adamının uğrak yeri imiş orası...
-Said Çekmegil’in dükkânı, Sezai Karakoç’un ifadesiyle “Çekmegil’in akademisi” ‘dir. (Sonradan bu ifadeden vazgeçtiğini gördüm üzüldüm. Sezai Karakoç, Gazi Antep’te yatılı okurken, Said Çekmegil’in dükkânına gelirmiş. Birlikte çekilmiş fotoğrafları var. Çekmegil’e misafir olurmuş; kendisine çok saygı duyarmış. Hatta Diriliş mecmuasının ilk nüshalarında ısrarla yazılarını isteyip yayınlamıştır.) Çekmegil’in dükkânı Çekmegil’in akademisiydi, gerçek bir akademiydi buna biz ve temasa geçen herkes şahittir. Tabi bunda biraz terzilik mesleğinin rolü olabilir. Malumunuz, eskiden hazır giyim diye bir şey yoktu; bütün insanlar elbiselerini terziye diktiriyorlardı. Ben de o kuşaktanım, elbiselerim hep terzide dikildi. Çünkü çarşıda elbise satılmazdı. Konfeksiyon icat edilmemişti yani. Pantolon da, gömlek de, elbise de böyleydi. Terziler geceleri saat 12’lere kadar çalışmak durumundaydılar. Terzilik ince bir meslekti. Çok fazla terzi de yoktu şehirde. Ayrıca O, şehrin en muteber ve en usta terzileri arasındaydı. Böyle olunca, bütün şehrin elbiselerini kavuşturmak için iyi çalışmak zorundaydılar. Üstüne üstlük, dedik ya, Said Çekmegil son derece usta bir terzi idi. Şehrin valisi, belediye başkanı, ülkenin cumhurbaşkanı Turgut Özal, Süleyman Demirel, Necmettin Erbakan, şehre gelen bütün çevredeki valiler onun müşterisiydi. Necip Fazıl, Osman Yüksel, daha aklınıza gelen mütefekkirler ve yöneticiler. Tabi, terzilik mesleği gereği, geceleri de dükkânda çalışılıyordu. Terziler bir yandan elbise dikerken, bir yandan da ağız ve zihinlerini işletiyorlardı.
Said Çekmegil hayata şiirler yazarak başlamış, “Gizli Bir Ses Dedi Ki, Ruhta İnkılâp, Limon Ağacım” adlı şiir kitapları var. Mesela Abdurrahim Zapsu’nun “İslam Tarihi” adlı eserinde bu şiirlerinden ötürü Çekmegil’e dair övgüler vardır. Kitabın sonraki baskısını yapan Sebil Yayınevi kişisel ve anlamsız bir tasarrufla, ölmüş bir adamın eserine müdahale ederek bu övgüleri koymamıştı. Çekmegil fikriyatını merkeze taşıdıktan sonra bazı çevrelerde bu türden rahatsızlıklara sebep olmuştu. Besbelli yayınevi yönetimi o fikriyata olan alerjisinin intikamını yayınladığı kitaptaki takdirleri yok ederek ortaya koymaktaydı. Said Abi sözünü esirgemeyen birisiydi. Ülkenin belli başlı münevverleriyle de görüş alış verişinde bulunuyordu türlü vesilelerle. Demek ki bundan hoşlanmayanlar da çıkıyordu. O tüccar terziydi. Dikişle birlikte kumaşını da bulunduruyordu. Bu sebepten ayda bir defa İstanbul’a ve Ankara’ya gelmek durumundaydı. En çok da İstanbul’a geliyordu. İstanbul’da Malatya’dan tanıştığı Turgut Özal o zaman İTÜ’de öğrencidir. Özal’ın annesi Sait ağabeyin ilk mektep hocasıdır. Aile ile böyle bir hukuku vardır. İyi arkadaştırlar. Çekmegil her İstanbul seyahatinde Turgut Özal’la buluşuyor; birlikte Ömer Nasuhi Bilmen, Ahmet Hamdi Akseki gibi ilim adamlarını ziyarete gidiyorlarmış. Yani Said Abi sadece tüccar terzi değil sahici bir halk entelektüeli, halk münevveridir. Benim nazarımda ise özlenen alaylı bir akademinin kurucusudur. Said Çekmegil hiçbir zaman hayatında boşluk yaşamamış birisidir. Bakın bir iki hatıra anlatayım:
Malatya Fikir Kulübünün sohbetleri o kadar ciddi sohbetlerdi ki, ancak ölüm Said Çekmegil’i o sohbetlere katılmaktan ayırırdı diye düşünürüz. Onun dışında söz vermiş ise mutlaka sözünde dururdu, tıpkı Mehmet Akif gibi. Hani Mehmet Akif bir buluşma sözü vermiş Mithat Cemal Kuntay’a. O gün İstanbul’da müthiş bir kar kış ve fırtına yaşanmış. Mithat Cemal Kuntay, Akif herhalde bu karda kışta gelemez diye düşünmüş. Ancak Akif bu, bin bir müşkülatla çıkıp gelmiş ve kapısını çalmış. Mithat Cemal karşısında bıyıklarından sakalına kadar buz tutmuş olan Akif’i görünce: ‘Yahu gelmeyeceğini sandım’ demiş. Akif’in cevabı şudur: ‘Gelmemem için ölmem lazımdı’. Said Abi de böyle birisiydi. Bir gün Fikir Kulübü sohbeti devam ediyordu. Tabi dükkânda bir yandan ustalar ve kalfalar işlerini yapıyorlar, sıra kendilerine geldiğindeyse oturuma katılıyorlardı. Ansızın acı acı ve uzunca telefon çaldı. Çıraklardan biri telefonu aldı, karşıyla konuşunca kötü bir şeylerin olduğunu hissettik. Fakat sohbetin disiplini hiç bozulmadı. Haberi alan çırak sessizce oturumun ilk turunun bitmesini bekledi. Birinci tur bitti. Sohbet, ancak usul hakkında izin alınarak bozulabilirdi. Telefona çıkan çırak usul hakkında reisten izin aldı ve Sait Abi’nin kulağına bir şey söyledi. Sait Abi ‘sohbet bitsin ondan sonra’ dedi. Devam edildi. Sohbet tamamen bittikten sonra öğrendik ki Sait ağabeyin annesi vefat etmiş. Yani annesinin vefat ettiğini sohbetin yarısında öğrenmiş olmasına rağmen, sohbeti kesmedi; sonra gitti cenaze ile ilgilenmeye.

Bir hatıra daha: Bahattin Bilhan diye bir hocamız vardı. Mersin merkez vaazlığından emekli oldu halen orada yaşıyor. O tarihte Malatya merkez vaazı idi. Bir ara terzi dükkânı çok takibe uğrayınca sohbetleri evlere almıştık. Sıra ile evlerde dolaşıyoruz. Sıra Bahattin Hocanın evine gelmişti. Hocanın evi çok dardı. İki gözden ibaret, bir tarafta hanımlar kalıyor, bir tarafta beyler. O gece, sohbet devam ederken, içerden de bir takım tıkırtılar, sesler, mutat harici fısıltılar geliyor ama anlamıyoruz. Yalnız bir ses çok dikkatimizi çekti; yeni doğan bir bebek sesiydi. Biz sohbeti kesintisiz bitirdik tabi. Sonra öğrendik ki hocamızın hanımı öbür odada yeni çocuğunu dünyaya getirmiş. İş bu kadar ciddi idi.
Said Çekmegil o tarihte memleketin bütün münevverleriyle görüşüyordu: Ömer Nasuhi Bilmen, Ahmet Hamdi Akseki, Abdurrahim Zapsu, Turgut Özal, Necmettin Erbakan, Bediüzzaman... Bediüzzaman İstanbul’da Sirkeci’de bir otelde kalıyormuş. Said ağabeyin ismi mecmualardaki şiir ve denemelerinden ötürü biliniyor.  Bediüzzaman çok hasta ve hiç misafir kabul etmiyormuş. Said ağabey kumaş almaya İstanbul’a geldiğinde, Sirkeci’deki otele de uğramış., Şakirtler, ‘Üstad hiç kimseyi kabul etmiyor, kusura bakmayın, hasta yatıyor’, diyerek onu uzaklaştırmak istiyorlar. Sait ağabey, “peki” diyor, “ben bekleyeyim, selamımı götürün, onun da selamını getirin gideyim’ diyor. Selamı götürünce Bediüzzaman ‘çağırın gelsin’ diyor. Said Çekmegil uzun uzun, Said Nursi’ nin son demlerinde kendisiyle sohbet ettiğini anlatırdı... Kısacası o, gerçek bir halk akademisi kurmuş idi. O akademiden mezun olmadım ama bir müddet okumuşlarından birisi sıfatıyla karşınızdayım, kardeşiniz olarak...

Malatya Ekolü İstanbul’a Taşınıyor
- Allah sizden razı olsun. Peki, Malatya’dan İstanbul’a geldiniz. Bu akademiyi ve Malatya ekolünü İstanbul’a taşımak için çalışmalara başladınız. Nasıl bir çalışmaydı bu?
- 1969da İstanbul’a geldim. (Bu fasılda bazı dernek veya şahıs isimlerinden söz ederken bazı yanlışlara da dikkat çekmek zorundayım.) Önce Milli Türk Talebe Birliği’ ne gittim; Müslümanlara sahip çıkan bir dernektir diyerek. MTTB’nin Cağaloğlu’ ndaki merkez binasında başkanla tanıştık. ‘Malatya’dan geldik’ dedik; ‘iyi hoş geldin’ falan... Namaz vakti geldi, namaz kılacağız, iki kat aşağıda bodrumda mescit gibi bir yer vardı, oraya indik. Baktım, 8-10 kişi namaz kılıyor. Dedim ki, ‘arkadaşlar biriniz imam olun da cemaatle kılalım’. Yüzüme tuhaf  baktılar, anlamadım. Birisini elimle öne doğru hafifçe sürmeye çalıştım, ‘sen imam ol cemaatle kılalım’; ‘estağfurullah’ dedi. Bir başkasına ‘sen ol’ dedim; ‘estağfurullah’ dedi. ‘Ee, ben olayım’ dedim. Ya ikindi ya öğlen namazı. Geçtim imamete namaz kıldıracağım; arkadan birisi sırtıma hafifçe dokundu, göz ucuyla gördüm; bana bir takke uzatıyordu. Görmezden geldim, ‘Allahu ekber’ diyerek namazı başlattım. Selam verince gördüm ki arkamda kimse yok. Yukarı çıktım, başkan çağırdı. ‘Buyur’ dedim. ‘Sen nerden gelmiştin?’ dedi. ‘Malatya’dan.’ ‘Hımmm’ dedi. Bu kadar. Ben selam verdim, kalktım tabi.

Ben bazı şeyleri biraz erkenden öğrenmiş olarak, hazırlanmış bir kisveyle gelmiştim İstanbul’a. İstanbul bana, benim gibi düşünenlere hazır değildi doğrusu. Buna benzer birçok yaşama örneği var; tabi bunlar acı veriyor insana. Mesela, ismi lazım olmayan bir cemiyet bana burs verdi; üç ay aldım, sonra “senin bursun kesildi” dediler. Niye? Sınıfta kalmadım, okul daha bitmemiş... Sonradan öğrendim ki, ben Vehhabi imişim. O dönem böyle idi... O dönemde Said Çekmegil’ e de, Hayrettin Karaman hocaya da –Reşit Rıza’nın mezahibin telfikiyle ilgili kitabını yayınladı diye- yapmadıklarını bırakmadılar. İçtihat kapısını sen yeniden açıyorsun dediler. Bu kapının açılması dinin elden gitmesine eşdeğer bir tahribat sayılıyordu. Maalesef ülkemiz böyle bir ülkeydi... Dedim ya, benim bursum kesildi; 150 liradan toplam 450 lira burs almışım. Ne yaptım biliyor musunuz? Bir zengin tanıdığım vardı, 450 lira borç aldım, götürdüm o önceden aldığım toplam 450 lirayı da şak diye iade ettim, ismi lazım olmayan Cemiyete.

Böyle bir Türkiye vardı... Üniversite öğrencisiyim. İnançlarım ve amellerim var. Kimliğim, aidiyetim hususunda henüz belki bir netlik de yoktu. Kimdim, neydim, benim gibilere ne deniliyordu; illa bir ad konmalı mıydı? Uzun süre önce bu memleketteki tüm inananlara ‘Nurcu’ diyorlardı. Zira Said Nursi’nin eserleri çokça okunuyordu, etkindi ve hedefteydi. Muhtemelen devlet, ‘Müslüman’ diye takip edemediklerine bu adı takarak suçluyordu. Bir süre sonra Vehhabi diye bir şey çıktı. Hamdolsun o da bitti...

Özetle; ben, Said Çekmegil’ in tezgâhında yetişmiş, medrese hocası Molla Said -namı diğer Topal Said- hocadan bir hayli istifade etmiş biri olarak, Malatya ekolü yahut Malatya Fikir Kulübü’nün rengine boyanmış olarak geldim İstanbul’a. Üç-dört yıl İstanbul’da bir ağaç kökünü kemirir gibi yapyalnız yaşadım. Bir süre sonra iki-üç arkadaş edindim, sonra üç-beş arkadaş daha oldu. Marmara lokalinde Sezai Karakoç sohbetler ederdi; oraya giderdik. Ebubekir Eroğlu, rahmetli Şakir Kocabaş, Cahit Koytak, Hayati Yazıcı, Ahmet Şişman, Aziz Torun’la yakın arkadaştık. Abdullah Gül ile MTTB de beraber olmuştuk. Derken Platin Bilardo salonu diye bir mekân açılmıştı Beyazıt’ta.  Orada toplanmaya başladık; bize “Platinciler” dediler. Ben evlenince de o oturumları evime taşıdık. Ben 73’de evlendim ve evimde aşağı yukarı 79’a kadar hemen her hafta sohbet halkaları kurduk. Hepsi yemekliydi sohbetlerin. Bütün yemekleri eşim pişiriyordu. Ben farkında değildim o zamanlar ama kadın perişan oluyormuş. Bütün o yemeklere yetecek kadar param da yoktu o yıllarda, bilmiyorum nasıl yetiştiriyorduk. Böylece evimde Malatya Fikir Kulübü usulü sohbetler devam etti.

Sezai Karakoç ve Necip Fazıl’la Birliktelikler
- Sizde Said Çekmegil’den sonra Sezai Karakoç’un ve Necip Fazıl’ın da etkilerini görüyoruz. Yani Malatya ekolü, Diriliş ekolü, Büyük Doğu ekolü… Nasıl bir etki bu?
-Sezai Karakoç’un ve Necip Fazıl’ın şöyle bir etkisi var: Necip Fazıl Malatya’ya 63’de bir konferansa geldi. O’nun kimseyi beğenmediği söyleniyordu. Konferans üzerinde titizlikle duruluyordu. Onu kim takdim edecekti, takdimi beğendirecek miydik? Karar verildi, gençtim hatta henüz bir çocuktum; takdimi ben yaparsam beğenirdi. O sıralarda Necip Fazıl’ı bütün şehirlere, kasabalara konferansa çağıranlar ‘büyük İslam âlimi’ ve ‘büyük İslam mütefekkiri’ diye takdim ediyorlarmış. Biz şöyle bir slogan bulduk: “Büyük Doğu’nun mana şairi, usta oyun yazarı Necip Fazıl şehrimizde”. Bunu bez afişlere yazdırdık, şehre astık. Bir de o gelmeden üç gün önce, memleketteki üç chevrolet taksiden birisini kiraladık. Tepesine hoparlör düzeneği kurduk ve ben içine oturdum. Başladık şehrin sokaklarında dolaşmaya. ‘Büyük Doğu’nun mana şairi, usta oyun yazarı Necip Fazıl şehrimizde konferans verecektir; “Yolumuz, Halimiz, Çaremiz” başlıklı konferansa davetlisiniz’ diye anons ettik. Necip Fazıl geldi. O tarihlerde lise ve ortaokul talebelerinin kasketsiz dışarı çıkması bile yasaktı. Bu tür siyasi sohbetlere katılması da mümkün değil... Öğretmenler sokaklarda dolaşıyorlar, yakalayınca disiplin kuruluna veriyorlar. Ceza alıyorsunuz. Ben, bırakın konferansı dinlemeyi olayın takdimciyim. Benimkisi bağışlanmaz bir suç. Kimi öğretmenlerim durumu görüyorlar. Bu yüzden bir hayli mağduriyetim söz konusudur. Beklenen gün geldi çıktım Necip Fazıl’ın bir şiirini okudum ve takdimimi yaptım. Müthiş haz aldı Necip Fazıl bundan. Sahneye gelince başımı okşadı bana “şair” dedi. “Al, çantamı sen taşıyacaksın” dedi. Kâğıtlarını çıkardı ve çantayı koltuğuma verdi. Sahnede konuştuğu masanın yanında ayakta duruyorum. Üç buçuk saat konuştu. Ne o farkında, ne ben farkındayım, ne de sinema salonunu dolduranlar farkında... Meğer ben orda ayakta durmuşum! Üç buçuk saat bitti. “Burada mısın” dedi; “Evet Üstad” dedim. “İşte bu!” dedi. Böyle de bir hatıramız var Necip Fazıl ile.  İstanbul’a geldiğimizde de evinde her Çarşamba edebiyat sohbetleri yaptık. Bir hayli sürdü bu sohbetler. Sonra bizi arkadaşlarımızın birisinin münasebetsiz biçimde Üstadı sorgulaması sonunda evinden kovdu; bir daha da gidemedik...
Bu arada, İstanbul’a gelince Sezai Karakoç’un Diriliş dergisine de uğruyorduk. Ben, Ebubekir Eroğlu, Ahmet Yücel, Cahit Zarifoğlu rahmetli. Diriliş dergisi o zaman Kurtulmuş’ların matbaasında beş bin adet basılıyordu. Cağaloğlu’ nda Nuruosmaniye caddesinde, Milliyet gazetesinin arkasındaydı matbaa. Tabi 15-20 koli mecmua çıkıyordu matbaadan; onları sırtımızda Atasarayhan’ın 4. katına çıkarıyorduk. Satıldığı zaman da indiriyorduk. İşin hamallığı dâhil, böyle mutfağında bir müddet bulunduk. Sezai Karakoç’la da böyle bir beraberliğimiz oldu öğrencilik yıllarımızda.

-Necip Fazıl, “Şair” dedi size. O zaman şiir yazmış mıydınız? Şiirleriniz biliniyor muydu?
-Şiir yazdığımı bilmiyordu Üstad; besbelli şair olmamı murat etmişti. Ben yazıyordum ama elbet onun haberi yoktu. Yalnız 1962’de daha bu konferansı vermeden önce, Necip Fazıl’ın başyazarlığını yaptığı Yeni İstiklal mecmuasına “Unutmak” adlı bir şiir postalamıştım. Sezai Karakoç sanat sayfasını yönetiyormuş; “Ahmet Yasin” müstear imzasıyla. Rasim Özdenören de yanında çalışıyormuş, bir nevi sekreter gibi galiba. Bunları bana Rasim Abi anlattı: “Senin şiirini biz okuduk, çok beğendik, seni Anadolu’da bir edebiyat öğretmeni zannettik” dedi. Ama şiirimde Necip Fazıl’ın tesiri vardı biraz. Şiirimi yayınladılar, altına da not düştüler: “Çok güzel, başarılı. Devam et. Necip Fazıl’ın tesirinden de kurtul, kendi şiirini yaz” diye. Bu etki Necip Fazıl’ın görmüş olduğum günden önce başlamıştı. Çünkü onun şiirlerini okuyor ve doğrusu çok seviyordum. Hatta en uzun şiirleri ezberimdeydi. Rahmetli Necip Fazıl, gördüğüm kadarıyla 33 yaşından sonra sanki doğru dürüst bir şey okumamıştı. O hep konuşan, hep anlatan, hep hazırdan yiyen bir Üstad idi. Demek o kadar fazla biriktirmiş ki; ömrünün sonuna kadar yetti kendisine.

(*)kriter'in notu:
   Bu çok değerli roportaj ufuk açıcı ve fikir tarihimize ışık tutacak  niteliktedir. Ve bir de her Müslüman'da görmek istediğimiz bir vefa örneğidir. 
  Ancak Doktriner manada saltanat iddiası sünni ekolde değil, 12 imamın Hz. Aliye tevarüs iddiasındaki şia ekolünde vardır. Metin beyin dede mirasından mahrumiyetinin sünni doktrinle ilgisi anlaşılamamıştır.
   Değerli
Şair kardeşimizin bu yoldaki iddialarını daha sonra irdelemek üzere kendisinden varsa izah ve kanıtını isteyeceğiz.


Şimdilik, daha sonra eleştirmek üzere,  bu dayanaksız  ifadelere  kriter  olarak katılmadığımızı belirtmek istiyoruz.      

Yorum
Vefalı şair
Yazar bilal sürgeç açık 2009-06-11 09:29:47
Metin Abi,Sait Abi'nin deyimi ile "vefalı dost" Yukarıdaki konuşma Sait Abi'nin ifadesine ne kadar uyuyor. Metin Abi'yi her dinlediğimde Sait Abi'ye atıfta bulunuyor.
Devletin Sünniliği meselesi
Yazar Melitenli açık 2009-10-07 22:11:45
http://www.habervaktim.com/yazar/17996/devletin_sunniligi_meselesi.html
Sünnilik kimin günah keçisi!?
Yazar Melitenli açık 2009-10-07 22:13:32
http://www.habervaktim.com/yazar/18086/sunnilik_kimin_gunah_kecisi.html

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 15-06-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60219377 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net