25-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow KARANLIK DEHLİZLERDEN GEÇTİK
KARANLIK DEHLİZLERDEN GEÇTİK PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 4
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin Evci   
09-06-2009
KARANLIK DEHLİZLERDEN GEÇTİK
-Kaç yanlış bir doğru eder?-
Necmettin Evci
1.
Cumhuriyeti kuran kadro modern uluslaşma için bir zengin tabakanın olması gerektiğini bilmektedir. Ne var ki bunun için gereken ekonomik altyapı ve sermaye birikimi yoktur. Bir yandan İzmir İktisat kongresi toplanıp yerli burjuvazi yaratmaya dönük iktisat programları izlenmesi gerektiği kararını alırken diğer yandan da iktisadi devlet teşekkülleri boy göstermekteydi. Bütün bunları çelişkili durumlar olarak mı yoksa dönemin siyaseti ile doğrudan ilişkili konular olarak mı incelemelidir?
Ben bu ikinci seçenekten yana düşünüyorum. Sonuçta devlet desteğiyle de olsa iyi kötü kendi burjuvazimizi yaratmaya başardık. İşte etkileri günümüze kadar süren kimi problemlerin kaynağı da bu uygulamalara kadar iner. Burjuvazi batıda kendi gücü ve arayışlarıyla ve eski yapıya mücadele ederek oluşmuş bir sınıftı. Varoluş alanını genişletmek için, yaşamın canlı dinamiklerini sürekli izledi veya onları oluşturdu. Gerektiğinde kiliseyle ve devletle çelişti, çatıştı veya uzlaştı. Pareto’nun burjuvazisi her zaman hareketli, değişimi algılayan, yeni arayışları temsil eden, seçenekler getiren, imkânları artıran ve araştıran daha da önemlisi siyasal yapı olarak devleti, yaşamın zaruretlerine ve gelişmesine göre değiştiren, değişimi talep eden bir sınıftı. Marx bu nedenle burjuva sınıfının devrimci karakterine vurgu yapar. Oysa bizde oluşturulmak istenen burjuvazinin böyle bir tarihi geçmişi ve bu geçmişe dayanan kazanımları yoktu. Devlet durup dururken ve çokluk ideolojik kayırmalarla onlara resmen iltimas geçmiş, zenginlik bahşetmişti. Buna karşılık onların elbette toplumda üretim ve ticareti artırmak gibi bir görevleri ama asıl yeni alafranga yaşamları ile herkesin imrendiği örnek idoller olmak gibi ödevleri vardı. Milletin parasıyla millete sosyete yaşantılar götüreceklerdi. Statükoyu savunacaklardı. Zayıf düşmüş her toplumun zenginliğe ve zenginlere özenmek gibi bir zaafları vardır. Bir lokma ekmek için büyük kentlere akacak olan köylü genç işçiler, proleter rolleri ile tarihsel konumlarını alacaklar mıydı bilinmez ama geleneksel bağlarından gittikçe kurtularak ideolojik kimlikler edinmede gecikmeyeceklerdi.


Devletin korumacı himayesindeki yerli burjuvazi, toplumu başka bir cepheden ablukaya almaktaydı. Devletten beslenen bu sonradan görme, kültürsüz ne oldum delileri, herhalde devletten özgürlük ve demokrasi talebinde bulunama sivri akıllılığı gösteremezdi. Bu kadar basit. Özetle batıda modern devlet büyük ölçüde burjuva marifetiyle kurulmuştu ve piyasanın çok boyutlu realite ve ihtiyaçlarına göre kendini biçimlendiriyordu. Bizde ise kendilerini zaman zaman güçlü sivil toplum örgütleri gibi lanse etseler de, burjuva örgütlenmesi devlet tarafından beslenip büyütüldüğü için devlete en ufak eleştiri şöyle dursun resmi ideolojinin güçlü misyonerleri gibidirler. Bu yapılanma devletin asker- sivil bürokrasisi yanına yerli burjuvaziyi de ekleyerek kendini tahkim etmiştir. O nedenle burjuvazi uzun yıllar değişimin öncü aktörü olamadı. Bundan sonra da olamaz. Çünkü onların zihin ve algı dünyalarında tutulma ve körelme meydana getiren bir gelenek oluşmuştur. “Türk kapitalistleri ideoloji üretemez.”diyordu İdris Küçükömer; “Türkiye’de kapitalist sanılanlar ideoloji üretebilecek düzeyde değiller. Kapitalizm denen ideolojiye, iş başındaki adamın düzeni, piyasa toplumunun düzeni gereklidir önce. Bununla bağlamlı yaygın ve uyulması gerekli normlar dizisini koyması, oluşturması gerekir. Oysa bunu yerli sermayedarın iş-düzeni türü ile batılı bir kültür mirası ile sarmaşan burjuva ilişkilerine dayalı kültür ve ideoloji üretemez. Bunu onun adına değil fakat kendi adına batı kitle haberleşme vb. araçlarla felsefe, bilim, sanat dâhil yine batı kendi adına yaparken ülkemiz de etkilenir bundan: Uluslararası çeşitli kurum, ajan ve iktidarları ile.”(1)


2.
Ulusal kimliğin yeni ideolojik formunu oluşturan devlet toplumun tepeden tırnağa her şeyini değiştirmeye kararlı görünüyordu. Ulusallaşmanın maddi koşullarını oluşturmak sanıldığı gibi kolay değildi. Din ve dil başta olmak üzere geleneksel kültürün belirleyici unsurları canlılığını sürdürmekteydi. Sebeplerden değil de sonuçlardan hareket ederek tepeden inmeci bir yöntem izlendi. Cumhuriyetin ilk kadroları seçkinci elitist bir tutumla kendilerini halktan ayırmışlardır. “Batılılaşan, Batı kültür kalıplarını gündelik hayatına giydiren seçkinler, bu kültür evreni içinde avamdan olan farklarını tebarüz ettiriyorlardı. Batılı bir hayat tarzı, bürokrat- aydın komprador burjuva kesimde, hatta kendine yer edinmeye çalışan küçük burjuva kesimlerde, avamdan üstün olmanın ideolojisi haline geldi. Halkın karşısına bu ‘üstün’ vasıflarla çıkarak, ayrıcalıklı mevkilerini pekiştirdiler. Cumhuriyet’in seçkinleri bu şekilde ‘yönetme’ geleneğini devam ettirmiş oluyorlardı. Bu kültürün gördüğü fonksiyon, Saray ve paşa konaklarıyla halk arasındaki duvarlardan daha yüksekti. Batıcı seçkin zümre ile halk arasındaki uçurum, geçmişe göre daha da derinleşmişti.” (Duman; 2006; s. 405)  Halk onların gözünde ayağı çarıklı kara cahil bir güruhtan ibaretti. Medenileştirilmeleri gerekirdi. ‘Muasır medeniyetler seviyesine çıkmak’ sözü Cumhuriyet’in çağdaşlaştırma projesini ifade etmektedir daha çok. Cumhursuz bir cumhuriyet düşünülemezdi. Mevcut değer kodlarıyla bu cumhur da yeni cumhuriyete layık görülmedi. Devlet kurulmuştu şimdi sıra halkı yaratmaktaydı. Halka göre bir devlet değil de devlete göre bir halk yaratma politikaları, düşünceden eğitim faaliyetlerinin yeniden programlanmasına kadar hemen her alanda jakoben bir tutumun benimsenmesine yol açtı. Siyasal ve kültürel anlamda halk üzerinde etkili olan eşraf, bürokrat ve aydınların temsil ettikleri çağdaş laik ideolojiye sürekli direnince “bürokratlar da bir tür savunma (varoluş) güdüsüyle laiklik anlayışlarını devlet gücü ile topluma benimsetmeye çalışmışlardır. Bu tutum onların giderek halktan daha fazla kopmalarına ve yabancılaşmalarına yol açmıştır.”(2) Aslında resmi paradigma ‘ulus devlet’ten çok ‘devlet ulus’ yaratmayı amaçlamaktadır.


Ulus mu devletini kurar yaksa devlet mi ulusu inşa eder? Bu soru değişimin istikametine ve şiddetine etki eden asıl unsur devlet midir, ulus mudur şeklinde de sorulabilir. Siyaset ile toplum bilimciler için çok karmaşık bir sorundur bu. Devlet bir ulusun en üst seviyede oluşturduğu siyasal organizasyondur. Bir devlet eğer sömürge gücü değilse veya onlara hizmet eder duruma düşmemişse, halkıyla kaynaşmak durumundadır. Devlet aygıtını kuran bir halk, ulus olmayı başarmış demektir. Bu mantığa göre ulusal duyarlıktan yani halkın genel temayülünden kopuk bir ulusal devlet düşünülemez. O bakımdan sağlıklı siyasal yapılanmalar halkın duyarlığını önemsemek durumundadır. Demokratik etik de bunu gerektirir. Treitschky, bunun aksini savunarak, “devletin halkın egemenliğinden doğmadığını, aksine insanların iradesine rağmen yaratıldıklarını” öne sürer.(3) Ancak devletin kademelerini ellerinde tutan kadrolar kimi zaman umumi iradeyi gasp etme yoluna gidebilirler.  Bu durumda devlet egemen grupların kendi maksatları doğrultusunda toplumu değiştirme aracına dönüşür. Devletin daha doğrusu devlet ve haliyle ulus adına devleti elinde bulunduranların asıl belirleyici olduğu durumlarda ‘ulus devlet’ kavramı yaşam içinde sahici karşılığından uzaklaşır. Belki bu durumu ‘devlet ulus’ kavramsallaştırması daha iyi ifade eder. Hikmet Gökalp, bu kavramı ideolojik farklı önceliklerle kullansa da anlattıklarımızı haksız çıkaracak bir matris ortaya koymaz.(4) Gökalp’e göre “Devlet-Ulus Türkiye’sinde vatandaş, devletle yetki paylaşımına razı değildir; o, milli egemenlik prensibi gereğince devletin kendisidir.” (Gökalp;1998, s.10) Keşke Türkçeyi Türkçeye çevirme talihsizliği yaşamasaydık. Gökalp’in sözlerinde ifade edilen, kerameti kendinden menkul seçkinci oligarşinin klasik söyleminden başkası değildir. Bu ifadeleri daha anlaşılır kılmak için ulus ve devlet kelimelerinin yerlerini değiştirmek kâfidir. Gökalp halka rağmen halkçı, devrimci bir mantıkla şunu demek ister: “Türkiye de esas olan devlettir. Halkın hesaba katılacak kıymeti, iradesi, tercihi söz konusu değildir, olamaz, olmamalıdır. O’nun adına devlet seçer, belirler, tayin eder, yürütür. Ulus demek devlet demektir. Ulusun yönetişim ve egemenlik anlayışı içinde devletini biçimlendirme hakkı yoktur, olamaz. Çünkü onlar kara cahildir, kendileri için doğruyu, eğriyi tayin edecek olgunlukta değildir. Onun yerine devlet yani devleti elinde tutan inkılâpçı güçler karar verirler. Bu konuda yetki paylaşımı mümkün değildir. Millet yoktur devlet vardır. Devlet ne derse o olacaktır. Devlet ulus budur.” Bize özgü halkçı ve devrimcilere de bu tarz bir söylem yakışırdı doğrusu.


3.
Halkçı ama halka tepeden bakan, halkçı ama halkla bütünleşmemiş anlayış önce tarihi hafızamızı boşaltmaya yöneldi. Geleneği silmeyi giderek benliğimizi şahsi ve milli varlığımızdan söküp atmayı programladı. Fikret Başkaya Paradigmanın İflası’nda, İstiklal Harbinden seksenli yıllara kadarki resmi yapılanmanın zihni durumunu bu arada aydınların üstlendikleri misyonu dilini eğip bükmeden analiz eder. “Gerçek anlamda entelektüellerin ideoloji üretmek gibi bir misyonları olamaz. Tam tersine, gerçek aydın (entelektüel) olmanın koşulu, her türlü egemen ideolojiden, bu arada resmi ideolojiden bağımsızlaşmaktır. Resmi ideolojinin üreticisi ve yayıcısı olmak değil, onu eleştirebilmektir. Resmi ideolojinin yerini resmi ideolojinin eleştirisi almadıkça, gerçek anlamda aydınlanma mümkün olmayacaktır.”(5) Muhayyel bir gelecek tasavvurunun efsaneleştirilmesi, bir kurtarıcı idolün inşası için ilericilik, çağdaşlık gibi sloganlar üretildi ve bunlar dokunulmaz kılınarak kutsallaştırıldı.  Kutsala karşı bir kutsaldı bu! Daha da ilginci dönemin fikir adamları ve ideologları bu programları kendi ürettikleri ve toplumla bir şekilde paylaştıkları değerler, düşünceler ile yapmıyorlardı. “Tek parti dönemi yöneticileri toplumsal otoriteyi, dini kaynak ve niteliklerinden arındırdılar. Ancak bunların yerini dolduracak laik nitelikli yenilerini üretemediler. Ortaya çıkan boşluğu ise, dini nitelikler kazandırdıkları kendi fetişleriyle doldurdular. Kapsamlı bir dünya görüşlü ve derin bir düşünce birikimleri olmadığından, kitlelerin dikkatini çekecek düşünce ve kültür üretimleri ortaya koyamadılar. Başta Mustafa Kemal’in kişiliği olmak üzere, bir dizi kutsal ve saygıdeğer nesne oluşturdular.”(6) Onlar yeni kimliklerini ne oldukları üzerinden değil ne olmadıkları üzerinden tanımlıyorlardı. Ne ve kim olduğunuz değil ne ve kim olmadığınız yeterliydi onlar için. Yine onlara göre ister liberal, ister sosyalist ister ırkçı şovenist olun ama asla İslâmî olmayın. Hangi batılı cereyanın etkisine girerseniz giriniz ama yerli değerlere, geleneklere dayanmayınız? O nedenle Cumhuriyet aydını kimdir? Sorusuna hayıflanmadan, iç geçirmeden, hüzün duymadan cevap vermek zordur. Türk aydını derin, yoğun bir yabancılık yaşamıştır. “Yabancılaşma felsefi anlamda kişinin kendini kendisi olarak değil, daha çok kendi yerine bir başkasını algıladığı durumdur. Kişinin kendi yerine yabancı kültürü ve medeniyeti koyması ise ‘kültürel’ ve ‘toplumsal’ yabancılaşmayı ortaya çıkarmaktadır.”(7) Cumhuriyet aydını hiç kimsedir. O hiç kimse şimdi tam manasıyla kimsesiz kalmıştır. Belki bir hiçtir. Bir hiçlik duygusu ile el açar gibi zihnini açmıştır batıya. Batının ürettiği değerleri de samimi olarak çözümleyememiş içselleştirememiştir. Batıdan almış bile olsa, eğer bu değerleri varoluş kaygısına dönüştürebilseydi, mutlaka yeni arayışlarla onları geliştirmenin, ruhunu tezyin edici bir yolu mutlaka bulunurdu.  Birilerinin ürettiği değerleri aldım demekle o değerler alınmış olmaz. Değerin manavdan patates alınır gibi alınacağını sanmak, patates kafalılara özgü bir zihin çarpıklığına işaret ediyor olmalıdır. Sonra reddi miras ederek içinden çıktığı toplumun değerlerine ve o değerlere sahip olanlara küfretmek de kimseye bir yarar sağlamaz. Yeni Türk aydınının Osmanlı şehirli bürokrat ve aydınından tevarüs edildiği sanılan Anadolu insanına kısık gözle bakma negatif tutumunu sürdürdüğü söylenebilir.(8) Bu çelişki halk nezdinde ona muteber konum kazandırmadı. Buradayken oralı sanıldı, oradayken buralı sayıldı. Hiçbir yerli olamadı. O hiçliği mekân tuttu. Milli şuurunu Türkçü, Atatürkçü rollerle ahkâm kesen bir yahudiden almaya çalıştı. O’ da şöyle söylüyordu bizim seciyemizi izah ederken:  “Türkün kendine özgü bir edebiyatı, bir kültürü bulunmadığı gibi, ulusal bilinci de büsbütün duyulmaz durumdaydı.”(9) Burada uzun uzun edebiyatımız, kültürümüz, bilincimiz üzerine açıklama yapamayız, yapmayacağız. Ama yine O’nun çok sevdiği, öve öve göklere çıkardığı üstadını Ziya Gökalp’i de iki alıntıyla anmadan edemeyeceğiz. “‘İl bırakılır Töre bırakılmaz’ bu söz ataların geleneğine uymanın gereği yerinde söylenir. Anlamı, ‘Devlet ya da ülke bırakılabilir, kültür bırakılmaz’”(10) “Hars itibariyle hiçbir milleti kendimizden üstün göremeyiz. Bize göre Türk harsı dünyaya gelmiş ve gelecek olanın en güzelidir. Binaenaleyh, ne Fransız kültürünün ne de Alman kültürünün mukallidi ve tabii olmamıza imkân yoktur.”(11)


Nasıl olsa Moiz Kohen gibiler yüzyıllarca içlerine bastırdıkları nefreti kusmak için rahat, elverişli bir fırsat yakalamışlardır.(12) “Bugünkü Türkiye, ulusun elini ayağını bağlayan, öteden beri çağdaş hareketlere uymamıza engel olan ve gerçek Türk ulusal bilinci ile hiçbir ilişkisi bulunmayan geçmiş zincirlerini parça parça ederek, kişiliksiz ve bilinçsiz Osmanlıyı…” (Kohen;2001, s. 2) diye başlayan, süren sayısız nezaket sınırlarını aşan, düzeysiz ve ancak onun gibilere yakışan ifadeler doludur kitapları. Osmanlı kişiliksiz olduğu için bunları İspanya’da katliamdan kurtarıp ülkemize, İstanbul’a Selanik’e yerleştirdi. Onlar da kişiliklerinin icabı minnet borçlarını ödüyor olmalıydılar. Osmanlı şimdi ve elli yıldır İsrail’in Filistinlilere yaptıklarını kendilerine yapsaydı kişilikli olur muydu acaba?
____________________________
 (1) -İdris Küçükömer, Türkiye Üstüne Tartışmalar, s. 301, Bağlam Yayınları, İst. 1994.
(2) -Cengiz Güleç, Türkiye’de Kültürel Kimlik Krizi, s.31, V yay. Ank. 1992.
 (3) -Montserrat Guıbernau, Milliyetçilikler, s. 9, çev. Neşe Nur Domaniç, Sarmal yay, İst. 1996.
(4) -Hikmet Gökalp, Devlet-Ulus, kaynak yay, İst. 1998.
(5) -Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası –Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş-s.33 5. bas. Doz yay. İst. 1996.
(5) -Şükrü Karatepe, Tek Parti Dönemi, s. 53, İz yay. 3. bas. İst. 2001.
(7) -Hasan Alicik, Kimlik, Yabancılaşma, Asimilasyon, s.4, Galeri Kültür yay. Lefkoşa 1997.
(8) -Celalettin Vatandaş, Ulusal Kimlik –Türk Ulusçuluğunun Doğuşu-, s. 138, Açılımkitap yay, İst. 2004.
(9) -Moiz Kohen (Munis Tekinalp), Türkleştirme, s. 47, KB. Yay. Ankara 2001.
(10) -Ziya Gökalp, Türk Töresi, s. 16, İnkılap ve Aka kitabevi, Haz. Yusuf Çetinkaya, İst. 1977.
(11) -Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, s. 74, Varlık yay. İst. 1958.
(12) -Bir yandan ardı arası kesilmeyen Siyonist komplo ve kongrelerle Osmanlı’nın dağıtılmasına çalışılmış diğer yandan Filistin’de bir Yahudi devleti kurmak için çaba sarf edilmiştir. Moiz Kohen’in başını çektiği bir grup da Osmanlı toprağında mevzilenme ve siyasal gücü ellerine geçirmeyi veya siyasi ideolojiyi yönlendirmeyi seçmiştir. Aktif yaşamında birçok resmi görev de alan bu kişi, çoğunluğunu azınlıkların oluşturduğu Türk burjuvasının önemli aktörüdür aynı zamanda. Yabancılarla bağlantılı olarak İstanbul’da tütün tekelini elinde bulundurmuştur. (Soner Yalçın, Efendi, s.169,358, 37.bas. İst. 2004) İlk defa resmi ideolojinin ana çerçevesini oluşturan ‘Kemalizm’ kitabının yazarı da bu kişidir. Kitap baştan sona boş sloganlar ve tarihimize sövgüyle doludur. İkinci önemli eseri ‘Türkleştirme’de bizim tarihimizden ve kültürümüzden koparak nasıl Türkleşeceğimizin yol ve yöntemlerini buyurgan bir dille dikte eder. Sözde millete ve idareye şirin gözükmek için ismini değiştirmiş ama mezar taşına yine asıl ismini yazdırmıştır: Moiz Kohen. Bu zatın bize Türklüğü öğretmeye kalkması insanın içini yakıyor. Ama bundan da elem verici olanı ne yazık ki resmi ideolojinin bu kişinin dizaynına uygun şekillenmesidir. Bu konu ayrıca incelenmelidir.

 (1) (2)  (3) (4) (5) (5) (7) (8) (9) (10) (11) (12)

Yorum
Tebrikler
Yazar kubha açık 2009-06-14 12:19:47
Bunlar mutlaka sosyolojik tahliller ve doğru. Ancak şu özü de ben eklemek isterim. Söz konusu mücadele doğru ile yanlış, şeytan ile melek, mazlum ile zalim, hırsız ile dürüstün mücadelesidir ve sünnetullah gereği kıyamete kadar sürecektir. 
 
Bu tip yazılar tarihi öğretmek ve nesilleri bilinçlendirmek için gereklidir. 
 
Necmettin Beye teşekkürler

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 09-06-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73528631 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net