25-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
Son Eklenenler
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa
ŞANGAY-ÇİN İZLENİMLERİM PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 22
KötüÇok iyi 
Yazar Raci Durcan   
25-12-2005
               
                                                                              
    Uzun zamandır bir Çin seyahati düşünmeme rağmen sektörel bir fuar programı ile karşılaşmamam yüzünden bunu hep ertelemiştim. Nihayet fırsat elime geçtiğinde karar vermek için fazla tereddüt etmedim. Vize işlemleri için tam onaltı adet doküman gerektiğini gösterir belge elime ulaştığında ise, yine gözüm korkmuştu. ‘Bu iş yatar’ diye düşündüm. Ancak korktuğum olmadı ve gidiş tarihinden bir hafta önce vize işleminin tamam olduğunu bildirdiler. Geriye başka bir engel kalmamıştı.
  Çin’e gideceğim kesinleşince çevremde sıra dışı bir alakayla karşılaştım. Bu, olağan bir yurt dışı seyahatine duyulan ilgiden farklıydı. Çin, ülke olarak hepimizin çok fazla gündemine girmiş, herkesin ilgisini çeker hale gelmişti. Bu noktadan sonra olaya bende kayıtsız kalamazdım. Seyahat boyunca izlenimlerimi daha dikkatle hafızama kaydetmeye, bir iş seyahatinin yanına turistik içerik de katmak için çaba sarf etmeye karar verdim. Nede olsa insanlığın bilinen en eski yerleşim yerlerinden birine ve ipeğin beş bin yıllık yurduna gidiyordum.
Yola çıkışımız bayramın ikinci gününe denk geldi. Bayram ziyaretleri ile geçen bir günün ardından vaktin hiç farkına varmadan yaklaştığını görmüş, telaşlanmıştık. Alel acele hazırlanan valizime, yiyecek bir şey bulamam diye almayı düşündüğün konserveleri koymamış, hemen yola çıkmak zorunda kalmıştım. Ancak daha ilk sokağa girip trafiğe karışınca normal yollardan uçağa yetişemeyeceğim anlaşıldı. Çünkü bu bayram gününde herkes bir yerlere ulaşmak için hızlı hareket ediyor, trafik kurallarını dinlemiyordu. Bu keşmekeş daha fazla zaman kaybına yol açıyordu. Yeni açılmış bir şose yoldan çevre yoluna ulaşarak buradan Esenboğa’ya varmak zaman olarak daha kısaydı. İşlemler için sıraya girdiğimde polisin önümdeki yolcuyu titizlikle aradığını fark ettim. Kendimi buna hazırlamışken memurun geçmemi işaret etmesine şaşırdım Yanlış mı anladım diye bakınırken bir daha söylenince ilerledim. Sonra beni yolcu etmeye gelen eşim ve çocukların da güvenlik nedeniyle müsaade edilmeyen bölüme girdiklerini gördüm. Herhalde memur, eşimi başı örtülü görmüş, Amerikan Başkanı Bush’un tam tersine, bunlardan zarar gelmez diyerek mutat kontrolünü yeterli görmüştü. Bush’un ülkesinde ise ünlü şarkıcı, eski adıyla Cat Stevens Müslüman olduğundan dolayı terörist muamelesi görüp uçaktan inişine müsaade edilmeden gerisin geriye ülkesine gönderiliyordu.
   Uçağımız İstanbul’dan kalkacak, biz Ankara’dan aktarmalı olarak katılacaktık. Nihayet havalandığımızda bir ara uçağın sanki şose yola girmiş gibi silkelendiğini görerek panikledik. Uzun bir yolun henüz başındaydık ve bu durum oldukça endişelenmemize neden olmuştu. Hosteslere baktığımızda onların hiç oralı olmadıklarını, gayet sakin işlerini yapmaya devam ettiklerini görünce dayanamayıp sebebini sorduk. Havacılık tarihinde türbülanstan dolayı düşen uçak hiç olmamış diye mühendis mantığını ikna etmeye yeterli bir cümle söylenince rahatlamıştık.
  İstanbul’dan 23,20 de havalandık. 9,000km uçacaktık ve bu da 12-13 saatlik bir uçuş mesafesiydi. Yolcuların yarısı Çinliydi. Bu kadar Çinlinin burada ne yaptıklarını merak ettim. Arkadaşım, Türkiye’de bazı maden ocaklarının Çinliler tarafından işletildiğini, bunlarında işçiler olabileceğini söyledi. Tavırlarında turistik bir eda yoktu, haklı olabilirdi. Rahat insanlardı. Etraflarına zararları yoktu. Hemen Libya, Suud gibi ülkelerden dönen Türk işçilerinin tavırlarıyla kıyasladım bunu. Çinliler daha olumlu geldiler bana. Rahat bir uykuya dalıp uyandığımda yolcu monitöründe Çin’in Kalgan kenti üzerinde uçmakta olduğumuz işaret ediliyordu. Aşağıya baktığımda uçsuz bucaksız uzanan topraklarda ne bir yerleşim yeri, ne de bir hayat belirtisi görülüyordu. Başkent Pekin’e doğru 1 saatten fazla uçtuğumuz halde her taraf bom- boş gibiydi. Çin denilince herkesin aklına insan kalabalığı geldiğini düşünürsek bu tuhaf bir şeydi. Nihayet Pekin görüldüğünde ve uçak inişe geçip sokaklar daha da belirginleştiğinde de insan kalabalıkları görememiştim. Pekin’de bir işimiz yoktu, ancak Çine gelen herkes burada pasaport işlemlerini yaptırmak ve ondan sonra gideceği yere gitmek durumundaymış. Bu tuhaf gerekçe bizim 2 saat fazladan yola harcamamıza neden oluyordu. Pasaport memuru, Çin devletinin karşılaştığım ilk resmi yüzünü temsil ediyordu. Memure, pasaportları dikkatle inceliyor, pasaporttaki resim ile pasaport sahibinin aynı kişiler olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Bunu yaparken ne yaptığını gizleme ihtiyacı duymuyor fakat kaba da davranmıyordu. Birkaç kez bakışlarını gözlerimize dikerken sanırım telaşlanıp telaşlanmadığımızı ruh halimizden de kontrol edip ip ucu yakalamaya çalışıyordu. İşlemler tamamlanıp tekrar uçağa bindiğimizde hava kararmak üzereydi. Hava alanı etrafında büyük bir inşaat faaliyeti göze çarpıyordu. 2050 yılının dünyanın efendisi olacağı söylenen Çin’i herhalde buna hazırlık babından havaalanını genişletiyor diye düşünmüştüm Ancak sonradan bunların pirinç tarlası olabileceğine karar verdim. Çünkü inşaatı bitmiş yerler sulu ziraat alanıydı. İki saat daha uçup Şanghay’a vardığımızda bizi havaalanında karşıladılar. Otobüsle kalacağımız otele doğru yola çıktık. Trafikte neredeyse hiç takılmadan 20 dakikada Tong-Mao (Büyük Mao) oteline ulaştık. 32 Katlı otelin ondördüncü katına kendimi attığımda fazlaca yorgun hissetmiyordum. Hemen lobiye inip İnternet’e girebileceğim bir mekan aramaya koyuldum. üçüncü katta böyle bir yer olduğunu söylediler. Masaya kuruldum ve görevli bilgisayarı açtı. Fakat ne yaptıysam herhangi bir sayfayı getirmeyi başaramadım. Durumu görevliye ilettiğimde yapacak bir şey yok anlamında işaret etti. Anlaşılan buradan işlerimi takip etmem mümkün olmayacaktı.
    Vakit akşam yemeği vaktiydi ancak benim yemek yemeyi denemeye cesaretim yoktu. Gelirken Çin yemekleri ile ilgili çok şey duymuştum. Lokantalardaki yemek kokusunun bile genze hoş gelmediğini, içeriye girdiğinde insanın iştahının kaybolduğu, daha önce buraya seyahat yapmış kişiler tarafından anlatılmıştı. Bu nedenle akşam yemeğini pas geçmeye karar verdim. İşe sabahki kahvaltıdan başlayacaktım. Orada yemekler hakkında da bir kanaat edinebilir, ismen bilmediğim bu yemeklerden uygun bir mönü çıkartabilirim diye düşündüm.
   Çinliler çok erken kalkan bir millet. Güne sabah 5,30 da başlıyorlar. Biz 7,00 de uyanmıştık. Otel penceresinden dışarıya baktığımda geniş parklarda toplu spor yaptıklarını gözlemledim. Bizim gibi sadece yürüyüş ya da koşu yapanlar nadirdiler. Çoğunluk, bizden çok farklı bir şekilde ellerinde tuttukları kılıçla spor yapıyordu. Sanki hem vücutlarını, hem de bedenlerini kullanmayı amaçlıyorlardı. Birkaç kombine el ve ayak hareketiyle kılıcı belli bir hedefe vuruyorlardı. Spor vücudu yorup terlemek için değil, beyinle vücudun uyumunu sağlamak için yapılıyor gibi geldi bana. Kaldığım günler boyunca obez Çinliye hiç rastlamadım. Bir elin parmağını geçmeyecek sayıda şişman Çinlide ise gözü rahatsız edecek bir şekilsizlik ve hantallık fark edilmiyordu. Yarım, hatta hayvani bedenleriyle Amerikalıların yanında çeyrek porsiyon olarak nitelenebilecek vücutlarıyla bir de aşırı kilo onları çok sevimsiz bir hale getirebilirdi. Kadınların kiloları hep düzgündü. Makyajsız sade giyimliydiler. Sokağa erkeklerin dikkatini çekmek için değil, sanki  işlerini yapmak için çıkmış gibi halleri vardı. Hatta bir keresinde çok dikkatle takip ettiğim halde dört genç erkeğin yanlarından geçen alımlı sayılabilecek bir kadına göz ucuyla bile bakmadıklarını fark ettim. Sanırım Avrupa’da böyle bir şeyle karşılaşan kadın, sadece bundan depresyona girebilirdi. İnsanlar sağlıklı duruyorlardı. Yaşlıları bile dinç görünüyordu.   Sanırım bunda beslenme ve spor alışkanlığının önemli bir rolü vardı. Çatal-kaşık yerine çubukla yemek yemelerinin sıradan bir alışkanlık ve folklorik bir özellik olmaktan öte, sağlıklı beslenmeye işaret ettiğini düşündüm. İki çubuğun arasına bir defada ne kadar yemek alabilirsiniz? Bu da onların öğünlerini yavaş ve sindirerek almalarını sağlıyordu. Bu aynı zamanda kontrolü kaçırarak aşırı mideyi doldurmaya da engel oluyor.Gezdiğim yerlerde ekmek ve hamur işi diye bir şey göremedim. Ara sokakların birinde rastladığım bir seyyar satıcının yapmış olduğu mangalda şişi bile ekmek arası olarak değil, sade yemeleri şaşırtıcıydı. Ekmek yememeleri, midelerini tıka basa doldurmadıkları anlamına geliyordu. Çin’de kazandığım bu alışkanlığı dönüşte devam ettirince hemen faydasını görmeye başladım. Bir defa hantal ve güçsüz hissetmiyorsunuz . Doğru beslenmenin önemine ilişkin çok şeyler duymama rağmen uygulama gücü bulamamıştım. Ancak, bir toplum halinde Çinlilerle birlikte yaşayınca bu alışkanlığı kazanmak zor olmadı.
    Kuranda geçen ve bir kavmin adı olan Yecüc- Mecüc duyulunca aklımıza gelen ilk isim olan Çinlilerle bu ismi hatırlatır şekilde metroda karşılaştım. Birkaç gündür dünyanın en kalabalık ülkesinin en kalabalık şehirlerinden birinde yaşamama rağmen ortalıkta öyle olağan dışı bir insan topluluğu görünmüyordu. Ancak gruptan ayrılıp otele dönüş için metroyu kullandığımda bunu iyi ki yapmışım diye düşündüm. Metroya inen merdivenlerden aşağı doğru yürüdükçe nasıl insan denizinin içine girdiğimi fark ediyordum. Ortalık mahşer yeri gibiydi. Ancak insanlar sakin, bir birine zarar vermeden binip iniyorlardı vagonlara. Kimse telaşla koşuşturmuyor, önündekini geçmeye çabalamıyordu. Kalabalıkla yaşamaya alışkın bir halleri vardı. Kaldığım günler boyunca koşan bir tek Çinli ile karşılaşmamış olmamı  onların sakin tabiatlarına mı yoksa kapitalizmin henüz tümüyle yerleşmemiş olmasına mı bağlamam gerektiğine karar veremedim.
   Bu arada Çine çok sık seyahat yapan bir Almanın yaklaşımları dikkatimi çekti. Evlendiği ilk karısından boşanınca bir Çinli fakat Avrupa’da yetişmiş bir Çinli ile evlenmiş ve sonra ondan da boşanmıştı. Şimdi tekrar bir Çinli ile evlenmeye hazırlanıyordu. Kendisi gibi bir çok Avrupalının buradan evlenmeyi tercih ettiğini söyledi. Açıklamaya gerek yoktu, evinin eşi olmayı ret eden Avrupalı feminist hanımların yerine, eşe sadakatle bağlanmayı ve hizmet etmeyi ön plana çıkaran Çinli kadınlar daha rağbete değer bulunuyordu. Avrupa medeniyeti, en çok övündüğü konulardan birinde; kadın hakları ve feminizm konusunda ne kadar gereksiz yere gurur duyduğunun anlaşılmasına yeterliydi bu olay. Övünülen  şey Avrupa’da aile kavramını insanın hayatından silip atmıştı. Bunu dönüşte uçakta çaprazımda oturan bir Avrupalı çiftin hareketlerinden bir kere daha tespit ettim. Yol boyunca karısının gönlü hoş olsun diye yapmadığı şaklabanlık kalmamıştı adamın. Ne aradığını bilmeyen ve hemen hiç tatmin olması mümkün olmayan kadın ruhunun gelgitlerinde boğulduğunu anlamak zor değildi.
  Turist rehberinin verdiği bilgiye bakılırsa Şanghay bu günkü modern durumuna on yılda kavuşmuş. On yıl önce orta sınıf bir şehir havasındayken şimdi Modern Çinin dünyaya açılan vitrini olarak duruyor. Bu kadar kısa zamanda binlerce büyük binayı dikmek Çinliler için hem teknolojik hem de ekonomik güçlerinin bir zafer takı gibi. Hong-Kong’a bir alternatif gibi hazırladıklarını hissettiğim Şanghay da tıpkı orası gibi geceleri ışık denizinde yüzüyor. Özellikle Nanjing caddesinden şehre yayılan parlak ışıklar dünün komünist  tekdüzeliliğine inat yeni Çin’in renkliliğini vurgulamak ister gibiydi. Yabancıların buraya gelip fabrika,ve iş yerleri kurması için bütün alt yapıyı hazırlamışlar, her şeyi düşünmüşlerdi. Bizde ise sanki iş yapanlar cezalandırılmak istenir gibi bürokrasiyle üzerine gidilirken, dünün en bürokrat devletinin şimdi yatırımcının yanında tüm gücüyle duruyor olmasını görmek ve bunu hazmetmek kolay değildi.   Nasıl oluyor da onlar hatalarını görür görmez hemen vazgeçip tam tersini uygulamaya sokabilirken biz yıllarca aynı hataları sürdürebiliyoruz?.Biz küçük işletmeciyi bile iş yeri sahibine kira ödeterek ezdirirken, onlar maliyetleri düşürüp rekabet gücünü artırmak için bütün binaları devlet kanalıyla yaparak uzun ve ödenebilir kredilendirme ile vatandaşlarına teslim etmişler. Şimdi hazırladıkları bu yapıyla kısa sürede büyük bir sanayileşme dalgası bekliyorlar.
    Şanghay deniz seviyesinden dört metre yüksekliği olan bir yer. Bu avantajıyla nereyi kazsanız yerden su fışkırıyor. Denizden 80 km uzakta ulan bu şehir kanallarla denize bağlanmış. İş makinalarını dizip yeri eşmeye başlamanız bir kanalla denize ulaşmak için yeterli oluyor. Denize bağladıkları nehir yada kanallarla ucuz taşımacılık yapıyorlar. Komşu şehir Suhzou’ya giderken yol boyunca büyük bir inşa faaliyetine şahit olduk. Köprüler ve oto yollar, ticaret merkezleri inşaa ediyorlardı. Çin kendisi iş makinası üretmeye ve ihraç etmeye başlamış bir ülke. Fakat gördüğümüz şantiye yerlerinde çalışan makinaların genellikle ithal olması, sadece 10 makinadan birinin Çin orjinli olması, henüz yerli mallara güvenin tam gelişmediğine işaret ediyordu. Hemen 15 yıl önce Libya’da karşılaştığım Güney Kore yapımı iş makinaları geldi aklıma. O yıllarda şimdi dev bir dünya markası olmuş Daewoo, Hyundai gibi markalar henüz üretmeye başlamış ve kimsenin beğenisini kazanmayı başaramamışlardı. Sanırım Çin şimdi Kore’nin 15 yıl önceki konumunda bulunmaktadır.
       Kitap dükkanında görünen plana koydukları kitaplar Bill Klington  ve Monica Lewinski’nin kitaplarıydı. Endişeleri bırakıp yaşamaya bakmaya, dost kazanmanın sırlarına dair kitaplar da görünüyordu. Sanayileşmek isteyen Çin bununla birlikte batı insanın yakalandığı yalnızlaşma ve anlamsızlık içine düşmenin buraya da sirayet edeceğini öngörmüş olmalıydı.Sonrada hayatın anlamını keşif için bu kitapları okuyacaklardı demek. Önce vitrinler malla dolacak, sonra insanlar bunlara sahip olma ve tüketme hırsına kapılacaklardı. Böylece çalışmak ve daha fazla kazanmak için yatırım yapacaklar ve sanayileşme tekeri yürüyecekti. Onların ahlaki bir endişeleri olmadığından bu basit kapitalist mantaliteyi yüz yılların kanaatkar çinine adapte etmekte bir sakınca görmemişlerdi. Sanayileşmenin bir zihniyet, bir yaklaşım sorunu olduğunu fark etmişler ve kendilerince basit çözümü de bulmuşlar. Ancak insani endişeleri ön planda tutan, hayatın sadece sahip olmak ve tüketmek olmadığını bilen toplumların sanayileşmeyi ne şekilde gerçekleştirebileceklerini düşünmeleri gerekiyor. Daha doğrusu sanayileşip sanayileşmemeye karar vermeleri gerekiyor belki. Tüketim hırsı ve bunun sonucu olan yatırım yapma eğilimi olmadan sanayileşme gerçekleşir mi? Sanayileşmenin bir sonucu olan teknolojik ürün yapmayı becermek sanayileşme sayılır mı? İnsanları daha fazla şeye sahip olmaları için sürekli teşvik eden ve gerçek hayattan koparan reklam çılgınlığını bu haliyle benimsemeden bu çark yürür mü? Bunları hep düşünüp yerli yerine oturtmak gerekiyor.
   Bizdeki Mahmut Paşa’yı andırır çarşılarına alış-veriş için gittiğimizde etrafımız hemen Sultanahmet meydanında Turistlere eşya satmak isteyenler gibi çevrildi. Bunları kibarca reddetseniz bile her an biri yaklaşıyor yanınıza. Çoklukla taklit saat satıcıları mutlaka size bunu satmak istiyorlar. Pazarlık yapmaları da çok ilginç. Verdikleri fiyatın onda birini teklif ettiğinizde bile bu kabul görebiliyor. O zaman böyle bir malı almakla doğru yapıp yapmadığınızı anlayamıyorsunuz. Türkiye’ye gelen bazı Arap alıcıların pazarlık yaparken böylesine indirimler teklif ettiğinde şaşırıyorduk. Gayet normalmiş gibi yaptıkları bu teklifleri nasıl alışkanlık edindiklerini konusunda böylece bir fikrim oluşmuş oldu.
   Pazarda gezerken mallarını göstermek isteyen bu çığırtkanların tekliflerini hep red ediyordum. Bir keresinde yanıma yaklaşan genç çocuğun teklifini kabul edip etmemekte bir tereddüt yaşadım. Saniyenin onda biri süresince yaşadığım ve dıştan hiç belli olmadığını sandığım duraksamayı yakalayan genç bir daha peşimi bırakmadı. İngilizce bilmiyordu ancak ‘görsen ne zararın olur’ anlamında şeyler söylediği belliydi. Bir çok deri mamulü çanta v. s gösterdi bize. Sonunda beğendiğim iki adet Rolex saati aldığımda bahşiş için bakınıyordu. 1 Euro’ya denk bir bahşiş verdiğimde gözleri parladı. Ondan sonra bana hep yardımcı olmak için çırpındı. Daha sonra ne kadar kendisine tekrar bizi gezdirdiği ve zaman harcadığı için önemsiz miktarlar para vermeye çalıştıysam bunu kabul ettiremedim. İyi bir insan olduğu belliydi. Kartvizitini aldım, fakat İngilizce bilmediği, hatta Latin harfleriyle okuyamadığı için bir daha kendisini arayamadım. Bütün bu iyilikleri daha fazla para almak için yapmadığı belliydi. Aldığı paranın yaptığı şeyi çoktan karşıladığını düşünüyor olmalıydı. Kanaatkarlık bu olsa gerekti.
    Daha önce buralara gelmiş olan arkadaşım şehirde Uygurlularla da karşılaşılabileceğini, selam verince bunu anladıklarını ve cevap verdiklerini söylemişti. Yanımızdan geçen ve Çine geldikten sonra ilk defa sakallı bir Çinli ile karşılaşınca bunu denedim. Kimsede görmediğim sakalı Müslüman olduğu için bırakmış olacağını düşündüm. Selamün aleyküm dediğimde gülümsedi fakat cevaplayamadı. Bir şeyler söyledi, ne dediğini anlamadım. O sırada yanımızda tercüman da yoktu.
    Şanghay’da Müslümanların camii var. Bana bırakılan kartvizitte adresleri ve camii resminden anlıyorum bunu. Fırsat bulunca gitmek için tercümana sorduğumda bulunduğumuz yere oldukça uzakta olduğunu öğreniyorum. Restaurant sadece gündüz ikiye kadar açıkmış. Kartta böyle yazınca ziyareti programımıza uyduramadık. Ancak ‘Uygur Restaurant’ yazan kartviziti tercümana uzattığımda bu ismi görmekle memnuniyetsiz bir tavır sergilemediğini gördüm. Sadece Uygur adının Çin’de terörle anılıyor olmasından toplumda kabul görmelerini engellediğini söyledi bana. Camilerinde namaz kılabildiklerini arkadaşımdan öğrenmiştim zaten.
   Şanghay’da büyük alış veriş merkezleri var fakat bu mağazalardan  ellerinde çok sayıda paketlerle çıkan Çinli sayısı az. Yinede mağazalar ağzına kadar göz alıcı mallarla dolu. ‘Çin geliyor, her şeyin en ucuzunu onlar üretecek’ diye korktuğumuz ülkenin mağazalarında Çin malı yok. Yani bir Çin markası yok. Hemen her şey yabancı marka adı altında. Bunların çoğu Çin’de üretiliyor. Ancak kendi özgün markalarının olmaması aynı zamanda kendi sanayilerinin olmaması anlamını taşıyor. Çin tam olarak bir fason üretim merkezi görünümünde. Halbuki oraya giderken sanki Çin dünya sistemine meydan okuyan bir dev gibi algılamış, hafızama o şekilde kaydetmiştim. Bunu fason mallar üreten bir ülkenin yapabilmesi çok zor. Bunun ilk koşulu, gerçek sanayi malı üretiyor olmaktır.  Mağazalarda elektronik eşya yok gibiydi. Bana sipariş edilen cep telefonu, lap-top gibi şeyleri bulsam bile fiyatlar Türkiye ile aynı düzeydeydi.Yerel bir marka yoktu ve hemen her yerde bulunan Sony, Samsung, Hitachi gibi markaları hemen aynı fiyata buradan almak anlamsızdı. Çin her türlü malı sadece isim olarak değil fakat nitelik olarak ta taklit etmek zorunda. Bütün sanayileşmesini batıya karşı değil, batı sistemiyle entegrasyon adına yapıldığını düşündüm. Bize rakip olacağı söylenen Çin ustalıklı bir biçimde, tıkanıp kalmış Batı kapitalizmin yeni pazarı yapılmak isteniyor. Batı standartlarının çok altında tüketen bir ülke şimdi kalkınıyor denilerek tüketimi dünya standartlarına çekilecek. Bu fazladan  bir milyar daha televizyon, buz dolabı, otomobil vs. satışı demek. Kendi kendini bir daire içine hapsetmiş batı kapitalizmi şimdi Çin’de yeniden aradığı kanı bulmuş gibi. Oradaki nüfus  sisteme entegre olacak, satamamaktan kapanması muhtemel Avrupa ve Amerikan fabrikalarının can simidi olacak. Gerçi çoğu Çine gelip orada üretim yapacak bu fabrikaların ve bundan Çinliler de yaralanacak. Ancak burada asıl kazanan tıkanmış kapitalist kalkınma biçimi olacaktır. Bilinen insanlık tarihi boyunca hiçbir zaman emperyal hedefler gözetmemiş, yanı başındaki zayıf devletlere saldırıp onları yutmamış Çin’ in modern dünyanın imkanlarıyla donatılması Avrupa ve Amerika açısından da mantıklı. Çin bir defa dünya tarihinde her zaman nötr rol oynamış. İyilik ve kötülük arasındaki tarihi savaşta hiç taraf olmamış. Kanaatkar insanlar başkalarının ellerindekine de göz dikmemiş. Önündeki pirinç tarlasından didinip karnını doyurmaya çalışmış. Böyle bir kavim varken, ne yapacağı belli olmayan Arap ya da   Türkleri modernleştirmek, böylece onları tüketecek hale getirmek daha riskli olabilirdi. Bizdeki zavallılar ise Çin geliyor diye insanımızın yüreğine korku salmakla meşguller. Sanki bu şekilde onu engelleyebilirmişiz gibi. Kaldı ki  saldırgan olmadıklarına tarihin şahitlik ettiği bu millet ucuz mal üretince rakip olacağını düşünerek endişeleniyoruz da, bir sırtlan kümesini andırır azgın halklara beşiklik eden ülkeler aynı yoldayken onları göz ardı edebiliyoruz.
 Modern Çin masalını herkes kendine göre okuyor, yorumluyor. Biz de ise yakınımızdaki küçücük ülkelerle didişip onlardan korkutulduğumuz yetmezmiş gibi bu listeye bir de Çin’i eklemek istiyorlar. Bir kurt gibi girdiği yeri parçalayan Amerikalı ve Avrupalılara göre çok daha kolay iş birliği yapabileceğimiz bu ülkeyi niçin karşımıza alalım.? Onlar Mc. Donalds ve Coca Cola’larıyla bir ulusun binlerce yıllık beslenme alışkanlıklarını değiştirmeye çalışırken biz, buranın önemini kavramaktan çok uzaktayız.
   Bizim masallarımızı süsleyen Kaf dağının ardındaki uyuyan dev uyanıyor. Dünyanın gidişatından memnun olmayan büyük kitlelerin bu uyanıştan bir şeyler beklediğini biliyorum. Herkes devin ayağa kalkıp ‘artık yeter’ demesini bekliyor. Çaresiz kitleler aslında her bir sese, her bir kırpıntıya dikkat kesilerek dünyanın bu zalim gidişatının sona ermesini istiyor. Ancak benim gördüğüm devin sadece iştahının uyandığı.
    Batı, uyuyan devin iştahını uyandırarak belki de insanlığın cehenneminin kapılarını aralıyor.
 Nida Dergisi Kasım 2004

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 26-05-2006 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Anket
Kullanıcı Girişi
Kimler Çevrimiçi
Şuan 61 misafir çevrimiçi
Ziyaretçi Sayısı
60266880 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net