25-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow EĞTİM- MAĞRİF ve İRFAN
EĞTİM- MAĞRİF ve İRFAN PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 7
KötüÇok iyi 
Yazar Necati Çavdar-serbest gazeteci   
02-05-2009
EĞTİM- MAĞRİF ve İRFAN

                                   Necati Çavdar-serbest gazeteci
Hanım lokalleri, aile ve gençlik merkezleri, belediyelerin yaptığı sosyal çalışmaların başında gelen işler oldu.
Zira belediyeler; halktan aldıklarını ilk defa doğrudan halka veriyorlar.
Böylece daralan, bunalan şehir halkının sosyalleşmesinde önemli katkı sağlıyorlar.
Biz her zaman ki gibi Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin “Aile Merkezi”, ‘ihtiyarlar’ bölümünde bilgisayar başındayız:

Kimler yok ki
Ev hanımları..
İşçiler..
Çiftçiler
Memur emeklileri
Kimi üst düzey görev yapmış bürokratlar.
Profesöründen ilkokul öğretmenliğine kadar öğretim ordusunun çeşitli kademelerinde görev almış insanlar.
Ve diğer meslek erbaplarından, çoğu emekli 50 yaş üstü amcalar, teyzeler..
Aile merkezinde Büyükşehir Belediyesinin sunduğu, müzik, resim, spor, diksiyon, bilgisayar, oyun gibi çok çeşitli aktivitelere katılıp, kimi boş zaman değerlendiriyor kimi zamanında ulaşamadıkları bilgi –becerileri ediniyorlar.
Burası, çocuk,engelli, yetişkin ve ihtiyarlar bölümleri ile tam bir rehabilitasyon merkezi..
Ancak konum o değil.
 26 Nisan 2009 günü  “Aile Merkezi”nde “23 Nisan haftası” nedeni ile miniklerin sergileyecekleri çeşitli etkinlikler oldu.
Değişik okullardan çocuklar hazırlandıkları konulardaki becerilerini izleyenlere sundular.
Guruplardan biri, sunum öncesi beklemek için “İhtiyarların” bilgisayar bölümüne daldılar.
Aman ne  gürültü..
Arkasından bir hanım geldi. Sesler azaldı.
O hanımın sesi ile derhal sesizlik başladı. Ve – konuşması- hareketleri ile öğretmenleri olduğunu kesine yakın kanaat sahibi kılan – hanımın “Bilgisayarlara kesinlikle el sürmeyeceksiniz” talimatı geldi.
El sürülse ne olacak ise?
O, çekti gitti.
Çocuklar, yine başladı konuşmaya, kaynaşmaya.
Bir birini duymak adına çıkardıkları sesler gürültü kapsamı içinde..
Hocaları geldiğinde, “çıt” yok.
Ve hocalarının bet sesi yine yankılandı:
“ Ben bilgisayarlara el sürmeyeceksiniz dedim. Siz şifresini bile açmışsınız!”
Bir kere hocaları, çocuklara neden bilgisayarlara dokunmamaları gerektiğini izah bile etmedi. O, bazı çocukların bilgisayarlara ulaşmak için ne zahmet çektiklerini unutarak sadece kendi isteğini “dikte” edip, çekip gitti
Ve zannediyordu ki bilgisayarlar, şifreli..O, kilidi bilmeyen kullanamaz.Oysa internetle  istenilen yere  rahatça erişebilinecek kamuya açık bilgisayarlardı..

Çocukların kendi aralarındaki koşturma ve konuşmalarına baksanız sanki hep kendileri var.
Oysa hemen hepsi önlerindeki ekrana kilitli, hem de bırakın babalarını dedeleri- ebeleri yaşlarında en az 10 kişi oturuyordu.
Biraz önce hocaları gelince susan çocuklar için çeşitli meslek guruplarından saçları aklaşmış hemen hepsi 50 yaş üstü insanlar sanki “yok”.
Kimsenin umurunda değil.
Hepside kuşlar gibi özgür, cıvıl cıvıl.
Özgürlüklerini bütün serbestliği ile kana kana yaşamak adına çırpınıyorlar.
Biraz sonra birileri bir top balon ile geldi. Balona hücum eden çocuklar; elinde balon yumağı olanın çevresine toplanıp hep bir ağızdan aynı isteği avazları çıktığınca dile getirerek balon almak için çaba harcıyorlar.
Çocuklardan bir kaçına,”Hangi okuldan geldiniz. Ne yapacaksınız ?” şeklinde soru sordum.
Bağırıp çağırarak birbirleri ile iletişim kuran, top alabilmek için topluca ses çıkaranlar sanki kendilerine sorulmamış gibi suskunlar..
Bazılarının yüzü kızarıyor..  Ama sesizler.
Biraz önce ve sonra hep birlikte bağıran, çağıran onlar değil sanki
Toplu istek ve davranışta hep beraber hareket edenler, tek tek ilişkide yoklar
Tek başlarına davranışta sanki dilerini yutmuşlar.
Konuşabilenlerde kem küm..Ve suçlu gibi..
Yani toplu tepki ve eylemde; birlikte varlar.
Ancak ferdi işlerde; yoklar.
Topluluk içinde kaybolurken, bireysellikte, farklı olmak da sıfır çekiyorlar.
Bu tavırları, ilginç geldi.
Onların kimilerine göre gürültüsüne aldırış etmeyen, anlayışla karşılayan..
Ya da “Neme lazım?” tarzından ses çıkarmayanlar olduğu gibi müdahale edende olamadı değil.
Kilitlendiği bilgisayar ekranına sırtını dönen Mustafa Hoca;
—Susun. Bu kadar da olmaz. Bak insanlar var” diye parladı.
Aldıran kim..
Çocuklar çocukça eylemlerine devam ettiler.
Daha da sinirlendiği yüzünün rengine vuran Mustafa Hoca’nın,
-“Biliyor musunuz?..Bende öğretmenim” demesi, çocukların çoğunun susamasına  hatta  yönlerini Mustafa hocaya çevirerek dikkat kesilmelerine  yetti..
Mustafa hoca, ancak bu şekilde söyleyebileceklerini söyleyebildi.
Ve dahi “Bir zamanlar öğretmen olduğunu” onlara anlattı.. Bilgisayarlara kilitlenerek çevreyle ilgisini kesen ve kesmiş gibi olanlara, kendisini tanımayanlara eski bir “eğitimci olduğunu” bi hakkın öğretti.
Ve de “Ben işte bunun için emekli oldum. Çünkü kimseyi dinlemiyorlar”
“Bırakın çocukları.. Orada sus. Burada sus. Burada sus diyorlar.. Bakın soru soruyoruz cevap bile veremiyorlar. Korkutmayın..Birazda rahat olsunlar” dememiz üzerine; “Bunlar eğitimsiz.Eğitmek lazım“ demez mi?
……….
Mustafa hocanın “eğitilmemişler” sözüne itiraz ederek,”eğitim” insana değil hayvana yakışır.
“İnsan bilgilendirilir. Eğitilen robotlaşır. Bu yönü ile de hayvana, eğitim verirsiz” dedik.
Ve Abdulkadir hocanın iki tarafı iştahlandırmasıyla tartışma sürdü..
Mustafa hoca, hala “insanın eğitilmesi gerektiğini” söylüyor..…
…..
Peki bu eğitim ne idi?
Hocaları gelince  toptan susulan..
Otorite –hoca- gidince toptan  farklılaşılan bir  yapı neyin eseri? ..
Biz yıllarca sözde “eğitim “ veriyoruz..
İşte manzara ortada..
Bence insan eğitilmemeli.
Çünkü o bir nesne değil.
O, duyguları, aklı, muhakeme gücü,sezişleri olan diğer yaratıklardan farklı olan insan.Ve değişmez, değiştirilemez tabi kanun ve irade ile ortaya konduğu gibi “eşrefi mahluk”
Yaratılmışların en üstünü, şereflisi.
İnsana bilgi verirsiniz. Öğretirsiniz. Kullanma, kabullenme, öğrendiklerini hayata geçirme kendine kalmış.
O, teklif edilmeye değer bir varlık. Dikte edilmeye değer değil.
Eğitimde, belirli yönlendirme yapılarak eğitenin belirlediği bir kalıba sokma anlayışı vardır.Dikte etme-edilme vardır.
İnansın tek tipleştirilmesi.
Aynı düşünmesi.
Aynı hareket etmesi.
Aynı giymesi
Aynı şeyleri tüketmesi.
Eğitenin amacına hizmet eder hale gelmesi.
Yani makine yada robotlaşması söz konusu.
Akıl yok. Mukayese yok..İtiraz ve eleştiri yok.
Eğitimcisinin insafına kalmış..Ne yöne salarsa salar.
Zira eğitim; en basit anlamıyla davranışları değiştirme sanatı. Yani bireyde eğitenin  istendiği davranışların yerleşmesi, eğitimcisince  olumsuz davranışların sonlandırılması amacıyla sürdürülen sistematik bir program. Eğitim; kişiyi aklı, duyguları ve davranışlarıyla bir bütün olarak ele alarak  bir oluşturma ve yönlendirme sürecine tabi tutar.
Öğretme, bilgi verme eğitimle aynı değil ki
Onda teklif var.
Orada baştan kabul yok.
Eğitme bu anlamda insana değil ancak hayvana yakışır bir uygulama..
Ya da diktatoryalar da kalabalıkları şeflerin istediği kalıba sokma ameliyesi.
Tıpkı bir zamanların değişmez, hatta “ebedi “sayılan  şeflerin;  Hitlerin, Musoloni’n, Lenin ve Stalin metodu ..Ve onlardan  şöyle böyle etkilenen diğer  çağdaşları diktatörlerin denemeleri, kimi kuruntularının tecrübe edilmesi..Ve de sömürge ülkelerinin her türlü varlığını  patronlarına peşkeş çekmenin  başka bir efsunlu  adı “eğitim”..
Ne eğitilene ne de eğitene faydası olmayan zorlamalar. Ama milletlere, insanlara çok şeyler kaybettiren sıkıntılar..
Demokrasi ve çoğulculuk.. Hele hele insanı  “en kamil” yaratık gören anlayış, eğitmeyi, eğitilmeyi kabullenemez.
Eğitim, az gelişmiş ülkelerin ve diktatoryaların efendileri adına  halklarına giydirdikleri deli gömlekleri..
Ve yer yer zulme varan uygulama aracı..
Ülkemizde maarif bakanlığının eğitim bakanlığı şekline getirilmesi bile ilginç..
Zira eğitim, insanları belli amaç için yönlendirmek adına istenen kalıba sokma işi.
Oysa “marif “, “eğtimle”eş anlamlı bile değil.
Maarif: Tahsil ile elde edilen ilim, malûmat, bilgi.
Bu bilgilerle elde edilen kişinin isteğine, kabiliyetine göre şekillenen    “Maharet. Üstatlık. Hüner. Kültür” anlamına geliyor.
Bununla da iş bitmiyor.
İnsanın irfan sahibi de olması hoş.
İrfan sahibi olmak içinde illa tahsil gerekmiyor.
Çünkü İrfan;
Bilme, anlama,kültür, üterim, tecrübe ve zekadan ileri gelen zihni bir olgunluk, doygunluk.. Tasavvuf ve felsefe de ise evrenin sırlarını bilme gücü.
İnsanı eğitebilir, öğrettir, bilgi sahibi yapmak için yılarca tahsil hayatlarında çürütebilirsiniz, ancak o irfan sahibi olmayabilir. Çünkü sosyoloji, psikoloji, biyoloji ve sosyal antropoloji ilimlerinin tespitleri ile sabittir ki insan yalnız fizyolojik yapıdan ibaret değildir.
Hiç tahsil hayatı yaşamamış biri de pek ala irfan sahibi olabilir.
İlimde “bilmek” olmaz ise olmaz şart iken irfan da insanın kendi şart ve kabiliyetleri ile düşünüp, inceleyerek kazandığı bilmedir. İrfan sahipleri çok kere birbirinden, beslendikleri  kaynaklarda bile  habersiz oldukları halde insanlığı bir bütün olarak algılayıp insanlık değerlerine nerede olursa olsun duyarlı olmakla  ortak tavırlar gösterirler. Ariflerin irfanı marifet olarak meyvesini verir.Onlar eserden eser sahibine ulaşmak için mücadele ederler.
Kimi sosyal olaylar “bilimsellik” ya da “eğtim” kılıfı içinde üstü kapatılıyor.
Eğitimde; bilmek, farkına varmak yoktur. Verileni kabul esastır.
Bilmek de idrak olmazsa olmaz şarttır. Varlıkları ve oluşları bilmekle ilim olur.
Bazıları işin tekniğine, şekil şartının yerine getirilmesine bile bilim ve ilim desede bu yeter mi?
İşte ABD’den dünyaya dalga dalga yayılan ekonomik kriz..
ABD de ve diğer ülkelerde bunca ilim-bilim adamı. Teşkilatları..
Bilseler, önceden tedbir almazlar mı?
Muhasebe kayıtlarının nasıl yapılacağını yani hesap şartlarını bilim-ilim sananlar elbette yaşanan ekonomik krizi bilemezler.
Çünkü sosyal olayların çoğu bilimle- ilimle olmaz. Onlar yön ve şekil veremezler. Olsa olsa kudretle olabilir. İlimle ancak malum olan, var olan, olabilecekler açıklanabilir. Olmayan mümkün değil..
 Çoğu da malumat ile bilgiyi eş koşar.
Oda ayrı bir şey..
Bilgide tenkit etme ve hükümler verme kabiliyetini inkişaf – geliştirme –ettirme esas iken eğitimde bu yoktur. Eğitimde sadece “kabu”l esastır. Bu anlamı ile aslında aklın askıya alınması yani insanın uyutma ve uyuşturma işidir.
Çok kere bilgi ve kültürü de aynı sayarız. İrfan yerine,”kültür” deriz.. Malumat kırıntılarını kültür zannederiz.
Oysa Fransızca bir kelime olan kültür; her hangi bir konuda kazanılan sistemli ve geniş bilgi demektir. İlim ve irfan, dolayısıyla kültür en anlamlı ifadesini bu kelimede bulur.
İrfan da; bilmek ve anlamak manaları olmakla birlikte, eğitim ve öğretimle elde edilemeyen gerçeği, sezerek idrak etme gücü de söz konusudur. Kültürde böyle bir durum yoktur.

Bu noktada Ömer Seyfettin'in öğretmen arkadaşlarıyla giriştiği “alim-arif “  tartışmasını hatırlamakta fayda var.
Ömer Seyfettin;  İkinci Dünya Harbi yıllarında öğretmendir. Bir ara öğretmenler odasında otururken,

— Arkadaşlar, der, bu millet âlim değildir ama âriftir. Bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, fark eder ve bilir.

Arkadaşları itirazı basar:

— Olur mu öyle şey!  İlmi olmayanın irfânı mı olurmuş?., derler.

Harp yılları olduğu için de, iktisadî ve ticarî hayat durgun, yokluk ve sıkıntı had safhadadır. Şekersizlikten çaylar bile kuru üzümle, pekmezle içilmektedir. Bu durumu değerlendiren Ömer Seyfettin,

— Müjde arkadaşlar! der. Almanya'dan bilmem kaç ton şeker geliyormuş, çayları kuru üzümle içmekten kurtuluyoruz!

Bunu duyan öğretmenler, sevinçten yerlerinden fırlar ve bu haberi avuçlarını patlatırcasına alkışlarlar!..

Ama o da ne? Tam bu esnada kapı önünde bulunan hademe de en ufak bir reaksiyon görülmemekte. Ömer Seyfettin bu defa hademeye döner ve;

— Sen niye sevinmiyorsun, şekere ihtiyacın yok mu? diye sorar.

Hademenin verdiği cevap arifanedir:

— Boş versene Bey'im, der, kel merhemi bulsa kendi başına sürecek! Almanya harp ediyor, düşünsene... Şekeri nerden bulup da bize gönderecek!?

Bu cevap üzerine Ömer Seyfettin, irfandan mahrum olan arkadaşlarına dönerek,

— İşte der, beyler, âlimle ârifin, ilimle irfânın farkı...
***

Ayrıca irfan’ın, tasavvufî yönü de vardır;
İlâhî bir feyiz olarak yada  belli alanlarda o konuya yoğunlaşarak; kâinata, hayat ve varlıklara ait birtakım sırlara vâkıf olup, bilme hasletidir..


Nasıl ki her sistematik programın olmazsa olmazları varsa elbette ki eğitim sisteminin de olmazsa olmazları var; disiplin bunun başında gelir.
 
Sonuç olarak insan duyarlılığının “özgür, kendisini ifade edebilen, kendini tanıyan, sorumluluk sahibi olan, görev bilinci gelişmiş, özgüveni yüksek, özsaygılı bireyler yetiştirmek için” eğitime değil bilgiye ihtiyacı vardır.
İstenilen davranışa sevk edecek bilgiyi yükleyerek insanı robotlaştırmak bir milleti toplu davranışa itmek içinde mutlaka eğitilmesi gerek.
Hakim kültürler; birer zulüm kültürü haline gelmiş ve insanı insanlık dışı bir kültüre doğru itmektedir. Geri kalmış ülkelerin emrine girdikleri yada onlara şirin görünme sevdası ile azat kabul etmez yöneticileri, insanlarını onlara göre yetiştirmek için eğitmektedirler.
Sömürge ya da yarı sömürgelere bakın.
Efendileri gitse bile onlar efendilerinin izinde
Onlara göre eğitiliyorlar
Hatta birçok millet kendi dilinde değil efendilerinin dilinde resmi konuşmaları yaparak insanlarını o dilde eğitiyor.
Fakat eğitilenler nedense bir türlü efendilerinin seviyelerine çıkamıyor.
Ne Hint kıtası İngiltere seviyesinde.Ne de Cezayir, Raunda; o kadar eğitilmelerine rağmen Fransa seviyesine çıkabildi..
Türkiye, kendisine sınır dikte edenlerin arzularına göre yazısını, dilini, değerler sistemini değiştirdi, “Cumhuriyet projesi” yutturmacası ile insanımızı “batılı”ya uygun “eğitime” tabi tuttu.  Geldiğimiz   nokta ortada..
Siyasal yapılar da öyle.
Sömürgeciler, işgalciler, çekilirken, sözde “huzur bulmaları için” bir ev ödevi veriyor.
İlla “anayasa yapacaksınız. Yapın da görelim.. Ve bu şartlarda  ülkenizden çekilelim” diye.. Şimdi Irak’a getirilen “özgürlük ve demokrasi” gibi model dayatıyorlar.
Efendilerine göre hazırlanan anayasalar o milletlere, devletçiklere bir türlü huzur getirmiyor.
Oysa, mesela İngiltere’ye,; “Bize anayasa dayatıyorsunuz. Neden sizde anayasa yok. Bize illa seçimle gelen cumhuriyet diyorsunuz. Sizde mutlakıyete yakın meşrutiyet neden
Eski sömürgeler, bu tür soruları Belçika’ya, Hollanda’ya, İsveç’e.. sormuyor.Akıl bile edemiyor.
Onların istediği gibi seçim turları atıyoruz, onlar gibi demokratikleşmeyip “anayasal” bariyerlere çarpıyoruz.
Halk “hâkimiyeti” değil, birilerinin iradesi galip geliyor. Halkın seçtikleri “hakimlerin iradesine” tabi oluyor. Yoksa ”anayasal “engele takılarak  iktidara layık bulunmuyor..

Oysa her milletin milli hüviyeti,sosyal yapısı farklı olduğu gibi her insanda farklı yapıdadır.Farklı anlayıştadır.
Mesele;  farkı, kabul ederek farklılığı faydaya çevirmektir.
Milli Eğitim, maarif kelimesinin yanında çok cılız kalıyor
Sadece kanun zoruna dayanan tedbirlerle yapılan eğitim milletin hayrına sonuç vermiyor. Milletin irfanına,  mili kültürüne  saygılı  müspet ilimlerin iştirakiyle yürüyen bir maarif sisteminin varlığı ne kadarda gerekli..
Eski Yunan, görkemli medeniyetine rağmen “Site” dışındakileri insan saymıyordu. İnsanını “Köleler ve efendileri” diye ona göre eğitiyordu.
Romalılar buna benzer bir prensibi hukuk kaidesi olarak ortaya koymuşlardı. Güçlünün haklılığı prensibi..
Hrıstiyanlığın “tabiatı” inkâra kadar giden görüşüne tepki olarak doğan Rönesans’ta insanları zevk ve madde düşkünü olmaktan öteye götüremedi.
Aristokrasi yıkıldıysa da insanı yücelttiğini sanan “Hümanizm” insanlığı hüsrana götürdü.
İnsanı, eşyayı tüm varlıkları amacına uygun “eğitmeye” kalkan “Marksist-Leninist- Maocu” sistemin hali ortada..
Mesela, Hikmet Sami Türk’e saldıran geç kız.?..
Veya  Bostancı’da onca teşkilatlı kuvvetlere karşı İstanbul’u savaş alanı haline getiren..
Tam “eğitimli” değil mi?
Eğitim, insana insani değerler katmaz belki de “eğiten” sahibinin –amacına hizmet adına- uzatacağı yağlı kemiğe kendini feda etme pahasına hayvanlaştırır.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 02-05-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73527254 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net