25-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow ÖLÜMÜYLE DİRİLEN ULUS
ÖLÜMÜYLE DİRİLEN ULUS PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 5
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
30-04-2009
ÖLÜMÜYLE DİRİLEN ULUS                                        

                                      Necmettin Evci
1.
İstiklâl harbi bizim için tam anlamıyla ölüm kalım mücadelesiydi. Milli Mücadele moral desteğini kesinlikle milletin durmak, yılmak, yorulmak bilmeyen, hür olarak var olma ve yaşama kararlılığından, bu kararlılığı besleyen sarsılmaz aşk ve imanından almıştır. Müslüman kimliğimizle var olmak esaret altında mümkün değildir. Emperyalizmin egemenliğinde belki refah içinde ama zillet içinde yaşamaktansa izzet içinde ölümü seçmek, bu halkın inanç ve özgürlüğü birbirinden ayrılmaz nitelikleriyle nasıl kaynaştırıp temel karaktere dönüştürdüğünün kanıtıdır. 
İstiklal şairimiz Mehmet Âkif’in tüm Safahatı bu milli karakteri motif motif, dize dize anlatmaktadır. Aslında kitabın isminin çağrıştırmaktan öte açıkça beyan ettiği milli varoluşumuzun safhalarından başkası değildir. Burada din, iman, ahlak, fazilet, tarih, vatan, birlik, milliyet, hürriyet gibi kavramlar ilmek ilmek ruhumuzun atlasını dokumaktadır. Milli mücadelenin hiçbir evresinde bu değerlere uzak düşülmemiştir.(1) Çünkü dün de bugün de var olmanın ateşin coşkusu, insanüstü kudreti bu kavramların yaşayan algılara dönüşmesi ile mümkün olacağı bilinmektedir.


“Milli mücadele sürdüğü esnada bu mücadeleyi örgütleyen asker- bürokrat aydınlar Anadolu nüfusuyla büyük ölçüde ittifak halinde olmuşlardır. İdeolojik söylem olarak İslâmiyet vurgulanmış, etnik Türk milliyetçiliğinin güdülmemesine özen gösterilmiş, yerel eşraf ve tarikat şeyhleri Ankara Meclisinde yer almışlardır. Dönemin çok zor koşullarına göre oldukça demokratik bir siyasal sistemin ve meclis egemenliğinin işlediği görülmektedir.” (Somel; 1997, s.79)  Amasya, Sivas ve Erzurum kongreleri üzerine çözümlemeyi de içeren bir yazısında Özbudun şöyle der: “Bu temel belgelerde ilk dikkati çeken husus; Türklük, Türk Milleti, Türk milliyetçiliği gibi deyimlerin bir kere bile olsun kullanılmamış, milli topluluğun Osmanlılık ve Müslümanlık gibi geleneksel kriterlerle tanımlanmış olmasıdır. Daha da önemlisi bu topluluk, monolitik (yekpare) bir kütle olarak algılanmamakta, onun çeşitli unsurlardan oluştuğu kabul edilmektedir. Bu çeşit unsurları birbirine bağlayan bağlar, ‘öz kardeşlik’, ‘karşılıklı saygı ve fedakârlık duygusu’; ‘saadet ve felakette tam ortaklık’ ve ‘aynı mukadderatı paylaşma’ arzusudur. Belki daha da ilginci, her üç belgede de hemen hemen aynı ifadelerle, bu unsurların ‘hukuk- u ırkiye ve ictimaiye’lerine ve ‘şeriat-ı muhitiyeleri’ne tamamıyla riayetkâr olunacağından söz edilmiş olmasıdır.”(2) Biz bu mücadeleyi topyekun bir millet bütünlüğü içinde yaptık ve başardık. Milli iradenin temsilcisi olarak Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal’in riyasetinde toplandı. “Meclis’in 22 Nisan Perşembe günü açılmasının kararı değiştirilerek 23 Nisan Cuma’ya alınmıştır. Değişikliğin nedenini Mustafa Kemal Paşa “Heyet-i Temsiliye Reisi” sıfatiyle kolordulara, 61. Fırka Komutanlığına, tüm vilayetlere, müstakil Livalara, Müdafaa-i Hukuk heyet-i merkeziyetlerine ve belediye reislerine gönderdiği 21 Nisan 1920 tarihli tamiminde ‘Cuma gününün kutsallığından yararlanmak’ olarak açıklar.”(3) “Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında başlayan Türk milli hareketi, milli bir Türk devletini meydana getirmeyi amaçlıyordu.”(4)


Osmanlı, acı ve hicran dolu dönemlerden sonra, yeri bugün bile doldurulamayan büyük bir boşluk bırakarak tarih sahnesini terk etti. Evet belki çöktü. Ama kabul edilsin ki kendisiyle birlikte başta Çarlık Rusyası, etkileri sonradan daha iyi anlaşılacağı üzere Fransa ve hatta İngiltere’yi de çökerterek gitti. Bugün karmaşık sorunlarla cayır cayır yanan bütün coğrafyalar Osmanlı’nın çekildiği alanlardır. Türk varlığı, bir ulusun göz kırpmadan ölümlerle inşa ettiği yaşama kararlılığının adı olan Cumhuriyette tecelli etti. Yeni Devletin kurucu askeri ve bürokratik potansiyeline bakıldığında bu yeni yapılanmanın bir kopuş değil, diri bir ruh ve formasyonla yenileniş olduğu, olması gerektiği söylenebilir.(5) Hatta tüm mahrumiyetlere rağmen idrakleri anlamakta takatsiz bırakan milli iradenin çelikten dirayeti ve şahlanışı, yeni devlet ve ulus için müthiş bir motivasyon olmalıydı, olabilirdi. Çünkü bir millet sinesinde çelikten güçleri parçalayacak imkânsızlıkta aşk, sabır ve şecaat göstermişti. Bu ne muazzam, ne göz kamaştırıcı bir tablodur. Böylesine yeni, canlı bir ulusal ruhun oluşturduğu zemin, halkıyla yüksek ilişkiler bağlamında hiçbir devlete nasip olmaz, olamazdı. Varoluş ve istiklal savaşımızı kazanmıştık. Stresten, sıkıntıdan deliye dönen ruhumuz teskin olmalı, her evden en az bir tabut çıkmış gönlü yaslı analar, babalar, sevgililer gözyaşlarını silmeliydi. Yepyeni bir atılımla şerefin, onurun, özgürlüğün, inancın, güvenin, kardeşliğin anıtı, ulusal anıtı dikilmeliydi. Ve bu anıtı da ancak bu millet dikebilirdi. Bütün bunlar hayatın maddi ve manevi tüm alanlarında; özellikle tarım, sanayi, ticaret ve kentleşme alanlarında; sağlıkta, eğitimde olmalıydı. İnsanımızın % 75- 80’i köylerde yaşamaktaydı. Köylü demek bir anlamda millet demekti. Köylü bir millettik el hasıl. Okuma yazma oranı çok düşüktü. Salgın hastalıklar kol geziyordu. Ulusal kara yazgımız neredeyse bütün bir milleti verem etmişti, kan kusuyorduk!.. Paradoksal bir şekilde bir yandan da kalbimizin o en duyarlı dokusunda yaşamı alevlendiren yangın vardı. Sanki damarlarımızda kan yerine ateş akıyordu alev alev. Budur işte modern ulusal devletlerin arayıp da bulamadıkları, asla bulamayacakları coşku. Azmimiz, coşkumuz, aşkımız kalkınma yolunda bitimsiz enerjidir.
2.
Cumhuriyet asıl önemli olan yoksullukla savaşta moral değerleri iyi kullanarak daha doğrusu onunla bütünleşerek,  yaşamı kolaylaştırıcı bir program uygulasaydı, hem modernleşme hem de insanımız adına daha sağlıklı gelişmeler olurdu. Olmak zorundaydı. Hem toplum 3. Selim’den bu yana yüz yılı aşkın bir zamandır süren modernleşmenin bütünüyle cahili değildi. Özellikle Abdülhamit dönemi modernleşmenin en yoğun yaşandığı bir dönem olmuştur.(6) Ama modernizmin özellikle ‘Garbın tekniğini almak’ anlamında Âkif’in şiirlerinde çoklukla dile getirdiği gibi,(7) kendi hassasiyetlerimizin seçiciliği ile süzekten geçirmenin de sakıncası olamazdı. Toplum yenileşmeye zihnen de uzak değildi. Sonra teknolojik gelişmeleri hayata katmak bakımından fazla geri de sayılmazdık.
Köylü bir millet olarak ister batıdaki oluşum süreci bakımından ister çağın teknik gelişmelerine intibakı gözeterek uluslaşma sürecimiz nasıl başlatılır, başarılırdı? Uluslaşma, sanayileşmeyle birlikte gelişen şehirleşme veya toplu yaşam birimlerinin ortaya çıkardığı kültürle bağlantılı olmuştur. Ortak yaşama iradesi, en insani ve en mümkün formülleri; felsefi, hukuki, siyasi mekanizmalarla ürettiği zaman ulusal dönüşüm kendiliğinden başlamış demektir. Önemli olan bu mekanizmaları yaşamın kendiliğinden akışını kolaylaştıracak tarzda işletmektir. Çünkü asıl olan yaşam ve toplumdur. Köylerde yaşam neredeyse değişime imkân vermeyecek ölçüde durağan akar. Zaman alışkanlıkların ve adetlerin kalıplarında durmuş, donmuştur. Oralarda pratik yararları açısından öyle derin düşüncelere gerek de yoktur imkân da. İnsanların aidiyetlerini zorlayan, sorgulayan bir olgu bulunmaz. Sınıfsal, kültürel veya yönetsel uzlaşmayı kaçınılmaz kılacak çatışmalar kentlerde yaşanır. Çünkü kentler “değişmenin, farklılaşmanın, çoğulluğun mekânı, o halde çoğu kimsenin ütopik veya gerçekçi özlemlerini oluşturan bir çok maddi veya manevi değerin de ortaya çıkma ve yoğrulma yeri, yeni uygarlığın beşiği, potasıdır(8) Şehirler tarım dışı üretimin yapıldığı, ekonomik faaliyetlerin düzenlenip denetlendiği fiziki mekânlar olmasıyla ilişkili olarak iş bölümünün ihtisaslaşmayı mecbur kıldığı, nüfus yoğunluğu fazla, zamanın yüksek tempoda yaşandığı yerleşim birimleridir. Doğası gereği “toplumsal heterojenlik ve entegrasyon düzeyi yükselmiş karmaşık ve dinamik bir mekanizmanın sürekli olarak işlediği insan yerleşmesidir.”(9)  Kültür ve düşünce büyük ölçüde kentlerdeki bu farklılıkların özgün talepleri neticesinde ortaya çıkar. Her bir unsur kendisini bir diğerine bağımlı görür. Ama aynı zamanda her farklılık kendi ayrımımıza varmamıza da yol açar.
Devlet bu gelgitler bu çekişmeler veya salınımlar içinde herkesin üzerinde durduğu zemini korumak, düzenlemek durumundadır. Devlet bu çekişmede hangi tarafı temsil eder? Hiçbir tarafı. Çünkü devlet anayasal sınırlar içinde herkesin olmak, herkese eşit uzaklık veya yakınlıkta olmak durumundadır. Eğer devlet veya devlet kademelerini elinde bulunduran kadrolar, taraflardan birinin safında yer alması durumunda orada toplumsal zemin, sosyal barış bozulur. Devlet belli gruplara hizmet eden yasal baskı aracına dönüşür. Daha doğrusu baskı yasallaştırılmış olur. Belki ortada yasal bir durum vardır ama meşru ve ahlaki seviye düşmüştür. Devletin toplumda değişimi düzenleme yetki ve etkinliğini kendi ideolojik maksatları için kullananlar ideolojik diktatörlükler kurdular. İtalya ve Alman Faşizmi, Sovyet Sosyalizmi gibi birçok örnek hâlâ hafızalarda canlılığını yitirmemiştir. Bu örneklerde olduğu gibi devlet hayatın akışına göre reorganize olarak değişmek yerine, doğmaya dönüştürdükleri ideolojik paradigmalarına göre toplumu biçimlendirmek istemişlerdir. Devlet erkini ellerinde tutanlar sözde hukuki güvencelerle özgürleştirdikleri, çağdaşlaştırdıkları vatandaşlarına aynı ölçüde şapka takmayı emretmişler, kafa çapı şapka ölçüsüne uymayanların ya kellesini uçurmuşlar ya da yontarak veya mengenelerde sıkarak o kafaları daraltmışlardır. İnsana dair her şeyi belirleme hakkını ve yetkisini devlete veren anlayışa göre bu istenmeyen durumlar ulusallaşmanın kaçınılmaz süreçleridir. Ne yapalım; insanlar istemiyor veya canları acıyor diye uluslaşma projesinden vaz mı geçilmeli? Sonra bireysel haklar ve düşünce özgürlüğü adına her kafadan bir ses mi çıkmalı çocuksu savunmalarla toplumu tek tipleştirmenin sözde haklı gerekçeleri üretilmeye çalışılmaktadır.  Bütün bir toplum başka yolu yok, ya değişecek ya değişecektir. Anlaşılır gibi değil. Bütün bir millete üstelik değerleri uğrunda savaşıp zafer kazanan topyekûn bir millete nasıl karşı durulur. Savunulan düşüncenin yanlışlığı doğruluğu bir yana, bu karşı duruşun dahası bundan da ayrıca zevk alışın insani temellerini anlamaya çalışıyorum. Nasıl bir psikolojidir bu? Bütün bir halkın uğrunda ölümlere gittiği değerleri onların gözüne baka baka inkâr etmek, hakaret etmek, bir de reddetmeyi halka dayatmak, üstelik bütün bunları yine o halkın verdiği paralarla yapmak ve bütün bunları da tarihle, insanlıkla alay edercesine halkçılık adına yapmak nasıl bir ruh halidir anlamıyorum. Aklımda yanlış kalmadıysa “Beni öldürdüler kendi ölümle” diyen yazar sanırım çok farklı bir duyarlıkta değildi. İdeoloji böyle bir ucubedir; yaşam geçekliğinden ve maddi ortamdan kopuk pembe rüyalar karmaşası.(10) İdeoloji, insanda varolan tanrısal tarafın, kendisi gibi başkalarına egemen olma sadist sapıncıyla açığa çıkıp tatmine yönelmesiyle varlık kazanıyor olmalıdır. İdeolojik saplantının devletlerin politik programı ve söylemine dönüşmesi eşsiz kitlesel zulümler doğurmuştur. İki yüz yıl bile sürmeden miadını tamamlayan ulusal devletler maddi ve manevi varlığımızda hesapsız tahribatlardan sonra belki de şimdi yerlerini başka kitlesel zulümlere bırakarak çekip gidecekler, gidiyorlar.


Ulusallaşma serüvenimiz içinde maalesef itidal üzre bir sınav verdiğimiz söylenemez. Sözün özü Kurtuluş savaşından sonra topyekûn kalkınma ve şehirleşme hamlesi başlatılsaydı, sosyo ekonomik modernleşme ile siyasal katılımların genişlemesi, birbirine paralel gelişebilirdi.(11) Ama öyle olmadı. Birdenbire ne olduysa İstiklâl harbindeki ruh ve kazanımlarımız bir yana ötelenmiş pozitivist, batıcı bir anlayış benimsenmiştir. Devlet maddi refahı artırmak yönünde hayatı değiştirmek yerine milletin uğrunda savaştığı değerleri değiştirmeye; üstelik şu tarihsel ironiye bakınız ki savaştığı ulusların değerlerini alıp resmi ideolojiye dönüştürmekle işe başlamıştır. Bir süre sonra Ankara’da milli şuuru oluşturan ruh yerine Fransız devrimi ruhu dalgalanmaya başlamıştır. O zamana kadar dini mahiyeti olan millet kavramı; dil, kültür ve ülkü birliği terimleri ile tanımlanır olmuştur. (Sevil;1999, s.112, 113) Bundan böyle bilinen ve yaşanan şekliyle din ve tarih millet anlayışının referansı olmayacaktır. Her bakımdan güçsüz, takatsiz, mecalsiz insanlar ister istemez ve gizli gizli kendilerine “Madem sonunda onların değerlerini kabul edecektik, öyleyse niçin savaştık. Bu bir anlamda bir zihni teslimiyet, bir zihni yenilgi psikolojisi değil midir?” diye sormaktan ve sorgulamaktan edememişlerdir. Gizli gizli sorgulamışlardır çünkü takrir-i sükûn kanunu vardır. Neredeyse konuşmak yasaktır. Uzun sürmeyecek bir zaman sonra da neredeyse dudak kıpırtısından hareketle niyetlerin sorgulanacağı bir dönem gelecektir.(12)
____________________________
(1) -Geniş bilgi için: bkz. Osman Özsoy, Kurtuluş Savaşının Perde Arkası, Aksa yay. İst. 1999.
(2) -Ergun Özbudun, “Milli Mücadele ve Cumhuriyet’in Resmi Belgelerinde Yurttaşlık ve Kimlik Sorunu”, Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik Sorunu; 1997, s.64.
(3) -Ahmet Cemil Ertunç, Cumhuriyrtin Tarihi, s.12,13; 3. Bas. Pınar Yay. İst. 2005.
(4) -Yusuf Akçura, Türkçülüğün Tarihi, s. 180, Kaynak yay. İst. 1998.
 
(5) -Fatih Duman, “Siyasetin Güç Merkezleri”, Siyaset, 5. Bas. Ed. Mümtaz’er Türköne, s. 372, 373, Lotus yay, Ank. 2006.
(6) -Harun Özdemir, İki Kader İki Lider, s.123-125, Zvi-Geyik yay. 2.bas, İst. 2003.
(7)-   “Alınız ilmini garbın, alınız sanatını,
            Veriniz hem de mesainize son sür’atını.
           Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız;
           Çünkü mülkiyeti yok san’atın, ilmin; yalnız”
(8) -Mehmet Ali Kılıçbay, Şehirler ve Kentler, -önsözden- Gece yay. Ank. 1993
(9) -Kemal Görmez, Şehir ve İnsan, s. 1, MEB yay. İst. 1991
(10) -Şerif Mardin, İdeoloji, s.66, İletişim, İst. 1992
(11) -Muharrem Sevil, Türkiye’de Modernleşme ve Modernleştiriciler, s. 53, Vadi yay. Ank. 1999
(12) -Ezan ve kametin Türkçe okunmasına muhalif davranışların ağır cezalık bir suç oluşturacağına dair 1941 yılında Meclis Genel Kurulunda yapılan konuşmalar ilginç örneklerden sadece biridir. Antalya mebusu Rasih kaplan’ın naklettiği olay, Türkçe okunan kametten sonra bir süre bekleyen ve bu arada dudaklarının kıpırdadığı müşahedesiyle anılan kanuna muhalefet ettiği iddiasıyla şikayet konusu olan Antalya Müftüsü’nün savcılıkta sorgulanışı hakkındadır. Üstelik bu müftü İstiklâl harbine katılmış biridir. Bkz: TBMM Ellibeşinci inikat, 23. 5. 1941 Cuma, Devte: 6, C. 18, İctima: 2.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 30-04-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73529480 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net