25-10-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow ULSAL KİMLİK ÜZERİNE
ULSAL KİMLİK ÜZERİNE PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 3
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
19-04-2009
                             ULSAL KİMLİK ÜZERİNE

                Necmettin EVCİ
1.
Birlikte yaşama insanoğlunun fıtri özelliğidir. İnsan birlikteliğinin tematik bağları farklı zamanların değişik kültürel ve yaşam koşullarına göre çeşitlilik göstermiştir. İnanca, ırka, coğrafi veya hayati zaruretlere göre kitlesel bütünlükler aşiret, kavim, millet, ümmet veya ulus olarak tasnif edilirler. Bütün bu aidiyetlerin birinin veya birkaçının belirleyici olduğu durumlar çoktur. Çoklu yapı devlet organizasyonu içinde, özellikle şehirlerde şekillenen toplumlarda daha belirgin
olmuştur. Çoklu dokuyla oluşan ancak sonuç itibariyle belli bir homojenliği de gerekli kılan ulusu çağrıştırıcı  ilk çizgiler, antik toplumlarda görülüyor olsa da, ana unsurları itibariyle tanımlanmış kitlesel kategori olarak modern bir olgudur. Ulus feodal düzenden kentleşme ve sanayileşmeye geçişte ve sonrasında toplumsal yapının modern karakterini ifade eden bir kavramdır. Bu süreçte ekonomi eksenli gelişmelerle beraber toplum insan, yaşam, dünya ve kültür algısında köklü değişmeler olmuştur. Devletle toplum arasındaki etkileşim birbirini tanımlayıcı ve bağlayıcı bir nitelik kazanmıştır. Ulus, toplumun kendi bütünlüğü içinde aynileşmesiyle olduğu kadar, ‘öteki’ karşısında farklılaşmakla edinilen aidiyettir. Ulusal kimlikler  her zaman politik muhtevaya sahip olmuşlardır. Bireyden devlete kadar hemen tüm kurum ve değerler, yeni forma göre biçimlenmiştir.  Biçimlenmenin doğal akış içinde olmasını önleyici ve engelleyici zorlamalar çok boyutlu sıkıntılar yaratmıştır. Ulusal varlıkların barış içinde inşa edildiği toplumlar, idari yapılarını iradi yapılara tersleşmeden oluşturmuşlardır. Ulusal kimliğin ve ulusal bilincin sağlıklı denebilecek zeminde gerçekleşmesi bu koşullarda mümkün olmuştur.   

2.
Türklerin ulusal varlığını oluşturması, batılı milletlerin kendi toplumsal doğaları içinde geçirdikleri zorunlu tarihsel sürece benzer tecrübelerden yoksundur. Her şeyden evvel Türk kimliğinin baskın karakterinin bir anlamda batı karşısındaki konumlanışı ile kazanıldığı söylenebilir. Modern dönem öncesi dünya dengelerini oluşturan kutuplaşma içinde kısmen Selçuklular ama büyük ölçüde Osmanlılar, bütün bir Müslüman dünyasını temsil etmişlerdir. Bu misyonun sürdürülerek inşa edilecek ulusallık, bizzat batı dünyasında ulusu oluşturan diyalektik dinamiklerin mantığına uygun düşmezdi.

Bu sorunu anlamak isteyenler esnek düşünmezlerse kendilerini tarihsel mecburiyetlerle politik zihni kurgular arasında sıkışmış bulabilirler. Zaman düşünceler ve tutumlar karşısında adildir. Kayda değer bir etki veya etkinlik içindeysek er geç bu tarihsel ve kültürel akışa sirayet edecektir. Ama bu ifadeler hiçbir zaman kendi yatağında akıp giden tarihsel ve kültürel akışa doğrudan müdahale edilebileceği anlamına gelmez. Toplum tarihsel, kültürel bir bütünlüğe tekabül ediyorsa ulus, millet veya başka bir bütünlük olacağımız kendi isteğimize bağlı değildir. Daha açık söyleyişle insanlar ‘hadi millet olalım’ demekle millet, ‘hadi ulus olalım’ demekle de ulus olmazlar. Onlar inançları ve idealleri doğrultusunda kendi hayatlarını, yine hayatın pratik kuralları içinde yaşarlarken, ulus, millet veya başka bir şey olurlar. O nedenle batıdaki ulusların yaşadığı süreçleri aynıyla yaşamak veya çok kestirme bir soruyla batılı tarzda bir ulus olmak zorunda olup olmadığımız belki basit ama en can alıcı soru olmalıdır. Bu soruya ‘evet’ ile başlayarak cevap verenlerin indirgemeci bir tutum içinde oldukları söylenebilir. Eğer bu tutum Türkiye örneği üzerinden ve ideolojik mülahazalarla sürdürülüyorsa muhtemelen sürdürenlerin yenilgi ve teslimiyetçi psikolojileri sebebiyledir. Tanzimat’tan beri sürmekte olan bu teslimiyetçilik; içinde, başkalarına özenerek, doğrudan doğruya onları taklit ederek değer sahibi olunacağı öldürücü yanılgısını barındırmıştır.   Kendimiz olarak başkasını kavramak yerine, başkaları olarak kendimiz olacağımız şeklinde çarpıklıktan da öte tutarsız, alçaltıcı, onur kırıcı bir yol izlemişizdir. Kendi elleriyle kendini mankurtlaştıran dünyada hangi millet vardır bizden başka?

Bütün hışmına ve trajik gerçekliğine rağmen, bilhassa yakın geçmişimizde yaşananları, milletimiz adına geçici güvensizlik ve şuur kayması olarak yorumlamalıdır. Her milletin hayatında iniş çıkışlar olur. Hiçbir gece bitimsiz değildir, olmamıştır. Sonuçta her millet kendi kaderini ve tarihini yaşar. Millet olmak sevinçte de kederde de, iyi günde de kötü günde de birlikte olmak demektir. Türkler muazzam tarihi tecrübesi ve kültürel derinliği olan bir millettir. Dünyadan Türkleri çekerseniz tarih çöker. Dünya ve medeniyet tarihinin omurgası olmuş bu çok köklü milletin ana karakterini İslâm oluşturmuştur. Avrupalı ‘Türk’ derken İslâm’ı, İslâm derken de Türkü kastediyorsa bu az önce söylediğimiz gibi, batı karşısında bin yıldır İslâm’ın bayraktarlığını yaptığımız içindir. Batılıların örtüştürmesinde ifade bulan bu gerçek; bize, konjonktürel siyasal hesapların tayin ettiği bir yakıştırma değil doğrudan tarihin verdiği rol ve konumdur. Tarihin bize verdikleri ve bizim tarihe kattıklarımız basit siyasi katakullilerle yok hükmünde sayılamaz.

Türkler bir millettir ve çoklarının yanlış anladığı şekliyle sadece bir kavme, bir ırka tekabül etmez. Bu anlamda yirminci yüzyıla gelinceye kadar batıdaki milliyetçi muhtevaya denk düşen bir Türk kimliğinden bahsedilemeyeceği savı pek tutarsız değildir. Ama etnik aidiyetlerin dominant olduğu ulusal kimlik tanımları batıda da henüz yenidir. Batılı ulusların da yeni aidiyetleri tarihsel olarak çok eskilere gitmez.(1) Bizim en baskın özelliğimizi din belirler. Müslümanlığı çıkarırsanız orada Türklük namına bir değer kalmaz. Müslümanlık farklı kavimsel kökenlere rağmen; hepimizi buluşturan, canımız ve kanımız pahasına bizi birbirimize bağlayan ana kuvvet olmuştur.(2) Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arnavut, Boşnak tarihte bu bağlanışın eşsiz örneklerini vermişizdir. “Boşnak ve Arnavutlar 20. yüzyılın başlarına değin kendilerini eşanlamlı olarak ‘Türk’ veya ‘Osmanlı’ biçiminde vasıflandırmışlardır”(3) “Kesin olan bir şey varsa o da Türk kelimesinin ırk manasında anlaşılmasının her zaman marjinal bir fikir seviyesinde kaldığıdır. Bunun da ana sebebi dinden/ İslâm’dan tecrit edilmiş bir Türk tanımının –imkânı bir tarafa- siyaseten doğru bulunmadığı ve ortaya çıkaracağı problemlerden ısrarla kaçınıldığıdır.”(4) Türk milleti ister istemez içinde bir ümmet motifi taşımaktadır. En son Çanakkale boğaz harbi bunun canlı hatıra ve yankılarıyla içimizde durmakta var oluş aşkımızı alevlendirmektedir.

Çanakkale; farklı kökenlere mensup kişilerin, bir tek amaç için ve bir bayrak altında birleşerek destanlaştırdıkları ölümüne direnişin, bütün idrakleri acze düşürmesidir. Uğrunda göz kırpmadan ölünen o gerçek şu üç kelimede gizlidir: Allah, İstiklâl, Vatan!.. İşte bu millete hayatiyet kazandıran ana damarlar… Aynı Allah için, aynı istiklâl için, aynı vatan için birlikte ölen milyonlarca kardeşler topluluğu acaba ulus mudur değil midir? İsterseniz adına ulus demeyin, millet de demeyin; belki bütün bu tanımlamaların fevkinde bir iman, aşk, gönül, kader birliği; bütün kollektiviteleri basitleştiren içkin bağlılık neyse, Türk milleti işte odur!.. İstiklal harbimizi bu ruhla verdik ve kazandık. İstiklâl Marşımız bu milletin var olma kararlılığının ve ana seciyesinin ifadesidir. Dahası bu milletin bütün bir  tarih, bütün bir milletler karşısında varoluş kararlılığını ve felsefesini deklere eden anayasa metni gibidir. Evet İstiklâl marşı bu milletin anayasası hükmündedir. Batılı uluslar zorlu geçmişlerinden sonra acaba bizim sahip olduğumuz bu birliktelik şuuruna erişebilmişler midir? Bu ifadelerle içi boş, şımarık bir benlik büyütmek, onu pohpohlamak değil maksadım. Ama her halükarda ulus farklı etnik grupları kendi içine alan bir çerçeveyi gerekli kılmaktadır. Birlikteliğin ve çerçevenin oluşma biçimleri farklı olabilmektedir.

Türk milletinin uluslaşma sürecinin batıdakine benzer gelişme ve motiflerle oluşmadığı söylenebilir. Olmasına da imkân yoktur. Çünkü batılı insan tipi ve yaşam algısı ile bizim insan tipimiz ve yaşam algımız arasında köklü farklar vardır. Bu farklardan dolayı zaman zaman arada paralel veya kesişen alanlar oluşsa da aynileşmenin, aynı sonuçlara varmanın imkânı yok gibidir. Evvela dinsel farklılık aynı sonuçlara varmayı ebediyen engelleyici bir unsur olarak gözükmektedir. Bu vakıa öncelikle İslâmiyet ve Hıristiyanlığın varlık ve yaşam tasavvurlarının köklü ayrılıkları sebebiyledir. İslâmiyet, başta ticaret ve sosyal hayat olmak üzere hayatı daraltmamış, bilakis onu geliştirici tarzda düzenlemiş veya düzenlemeye imkân tanımıştır. İslâm’da din adamı ve kilise gibi kurumlar yoktur; son derece sivildir ve ister birey, ister cemaat olun her durumda yaşanabilecek mahiyete sahiptir. Yine dinin de etkisiyle Türklerde batıdakine benzer sınıf veya doğudakine benzer kast sistemi olmamıştı. Yine de bütün bunlar bizim hiçbir sıkıntımızın olmadığı şeklinde yorumlanırsa yakın ve uzak realitelere ters düşmüş oluruz. Ancak bizim yaşadığımız toplumsal, siyasal ekonomik sıkıntıların mahiyeti Avrupa’da yaşananlarla kıyaslanmayacak kadar başkadır. Bütün bu anlattıklarımızdan Avrupa ile aramızda aşılması imkânsız duvarlar olduğu, olması gerektiği şeklinde bir kanaate varmak doğru olmaz. Bu vargı başta yaşamın ve kültürün işleyişine ters düşer. İnsanın kullandığı araçlar, üretim biçimi,  üretim teknikleri, şehirleşme elbette yaşamı, insanı doğrudan etkileyen faktörlerdir. Biz de bu gelişmeleri yaşıyoruz. Ancak sözgelimi sanayileşmek ve şehirleşmekle içine girdiğimiz modernleşme süreci, bizde nedense batıdakine benzer seyretmemiş ve batıdakine benzer sonuçlar vermemiştir. İlginçtir; batıda modernleşmekle, pozitivist temayüller ağırlık kazanmışken, bizde modernleşmeyle birlikte muhafazakâr ve İslâmi ilgiler yoğunlaşmıştır, yoğunlaşmaktadır. “Tabiatı ve kalkış noktaları itibarıyla geleneğin temerküz ettiği dini alanı tahrip etmeye, zaafa uğratmaya, gerilere doğru itmeye, dönüştürmeye müteveccih olan modernleştirme teşebbüslerinin nasıl olup da bizde aynı zamanda dini bir hüviyete büründüğü sorusu, bugün de dün olduğu gibi hayati bir sorudur.” (Kara; 2003; s. 29) Bütün bunları Türklerin özellikle aydın bürokrat kesimi itibarıyla batıyı hayranlık derecesinde örnek alan tutumlarına rağmen kendi uluslaşma sürecimizin batıdan farklı geliştiğine, gelişmekte olduğuna dikkat çekmek için söyledim.   
____________________________
(1)-Ondokuzuncu yüzyıla kadar Avrupa da ulus devletlere bölünmüş değildir. Hatta İtalya ve Almanya gibi bazıları 1871’e kadar gecikmiştir. ‘Ulus Devlet’ tanımı veya kavramsallaştırması kesinlikle bu tarihten sonradır. Bkz. Montserrat Guıbernau, Milliyetçilikler, s. 106, çev. Neşe Nur Domaniç, Sarmal yay, İst. 1998
(2) -Donald Quataert, Osmanlı İmparatorluğu, s. 251, Çev. Ayşe Berktay, İletişim yay, İst. 2002.
(3) -Selçuk Akşin Somel, “Osmanlıdan Cumhuriyete Türk Kimliği”, Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik Sorunu, s. 71, Haz. Nuri Bilgin, Bağlam Yay, İst. 1997.
(4) -İsmail Kara, Din İle Modernleşme Arasında Çağdaş Türk Düşüncesinin Meseleleri, s. 16, Dergâh yay. İst. 2003.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 19-04-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
73527724 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net