30-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Medyadan Seçmeler arrow Sınavlarla boğuşan çocuklar, niçin eğitim gördüğünün bile farkında değil
Sınavlarla boğuşan çocuklar, niçin eğitim gördüğünün bile farkında değil PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 7
KötüÇok iyi 
Yazar Şemsinur Özdemir-ZAMAN,08 Nisan 2009, Çarşamba   
08-04-2009

Sınavlarla boğuşan çocuklar,

niçin eğitim gördüğünün bile farkında değil

 
                                                            Şemsinur Özdemir
                                                            ZAMAN, 08 Nisan 2009, Çarşamba
İlköğretim ve ortaöğretimde dönem sonunda yapılacak sınavlara sayılı günler kaldı. Sınava hazırlanan öğrencilerin olduğu evlerin gündemi tamamen bu konuya odaklanmış durumda. Anne-babalar ve öğretmenler çocukları sınava hazırlamaya çalışırken, öğrenciler de korkulu bir günün gelmesini büyük bir kaygı ile bekliyor.
6. sınıftan itibaren sınavlara hazırlanan çocukların, bir de kişiliğin oluşumunda en önemli zamanlar olan ergenlik dönemini yaşamaya başlamaları stres oranlarını ikiye, üçe katlıyor. Hayatta her şeyi kolayca almaya alışarak büyüyen, çevreden sürekli fazla çaba harcamadan rahat yaşamaya dair telkinler alan çocukların sınav başarısı için motive olmaları da zor görünüyor. Ailelerin sınavlara hazırlanan çocuklarına nasıl yardımcı olabileceğine dair bilgilerine başvurduğumuz psikolojik danışman Faruk Öndağ, hayata yeterince hazırlanmayan öğrencilerin, neden sınava girmesi, okuması gerektiğini bile bilmediğini belirtiyor.

Faruk Öndağ, birçok ailenin her istediğini yaparak çocuğuna sevgi gösterdiğini düşünürken aslında zarar verdiğine dikkat çekiyor. Öndağ'a göre, çocuklara yapılacak en büyük iyilik küçük yaştan itibaren öğrenmeyi ve çalışmayı sevdirmek olmalı. Bunun yolu da öncelikle anne-baba ve çevrenin çalışıp üretmekten, okumaktan haz alması ve bunu doğal davranışlarıyla yansıtmasından geçiyor. Günümüzün çocukları ise matematikten korkarak, emek harcamadan kolay yoldan para kazanıp rahat yaşamanın güzelliklerini dinleyerek büyüyor. "Anne-baba çocuğa çalışmanın, çaba harcamanın, alın teri dökmenin, yeme içme gibi hayatın bir parçası olduğunu öğretmelidir. Ders çalışmak da, başka işi yapmak da böyledir." diyen Faruk Öndağ, çocuklara evde en azından kendi işlerinin yaptırılmasını öneriyor: "Çocuk düşünce kendisi kalkmalı, yemeğini döke saça da olsa kendisi yemeli, anne-babasına yardım etmeli, önüne çıkan engelleri aşmayı öğrenmeli, alışverişte sıraya girip ücreti ödemeli, insanlarla muhatap olmalı ve en önemlisi de çevresinde iş yaparken mutlu olan insanlar görmeli."

Çocukların mutlu, güçlü, güzel insanlar olarak yetişmesi, niçin çalıştığını bilerek çalışmaktan ve ilim öğrenmekten geçiyor. Anne-babalar ve öğretmenlerin ders çalışma konusunda baskı yapmak için sebepleri olsa bile çocuklar hayatı tanımadıkları için bu sebepleri anlamıyor. Çocukları çalışmaya motive etmek için önüne somut hedefler konulmasını öneren Faruk Öndağ şöyle konuşuyor: "Çocuklarımız, para, makam nedir, güçlü olmak, ezilmek, küçümsenerek bakılmak ne demek, çocuğu hastalandığında iyi hastaneye anında götürebilmek ne demek bilmiyor. O, matematiğe, fene çalıştığını sanıyor ama bu yolla yarınları satın aldığının farkında değil. Sorun ders çalışmak istemeyen çocukta değil biz anne-babalarda; çünkü çocuklara hayat resmini sağlıklı gösteremiyoruz. O yüzden çocuklarımız sebebini bilmediği bir yarışın içinde üzülüyor, yoruluyor."

Çocuğun çalışmasını ödüllendirin, sınav sonuçlarını değil

Sınav sonuçlarından ziyade çocuğun gayretli, çalışkan olması daha önemli aslında. Çalışma disiplinine alışarak büyüyen çocuklar, hayata karşı da barışık olur. Düşmenin de hayatın bir parçası olduğunu bilir ve düşünce kendi başına ayağa kalkar. Ailenin koruyucu fanusu içinde gerçek sorunlardan uzak suni bir ortam içinde büyüyen çocuk hayata hazırlanamıyor. Çocukları motive ederken de maddi karşılıklardan ziyade manevi ödüller verilmesini tavsiye eden Öndağ, "Onun için en büyük ödül anne-babanın mutluluğudur. Aferin oğlum-kızım demek, saçını okşamak, birlikte vakit geçirmek ödüldür." diyor.

Sınavlar bir yana, ergenliğe geçiş zaten çocukları altüst ediyor

"Artık sınav sadece öğrenme ve öğrenciden çıktı. İnsafsız bir süreç haline geldi. Çocukların başkalarıyla kıyaslanması, mükemmel sonuçlar bekleyen aile çevresi ve ergenlik dönemi. Sınav olmasa bile zaten başı belada bu çocuğun. Her taraftan sürekli taciz ediliyor. Masum zihni, cinsel, fiziksel, psikolojik şiddet ve para ile taciz ediliyor. Hayatı düzgün yaşayamıyor. Test çözen, tost yiyen, güneş ışığından, gezmeden, oynamadan habersiz, elektronik aletlere gömülmüş günümüz çocukları. İşleri gerçekten çok zor. Ama aileler bunun farkında değil."

Şemsinur Özdemir
08 Nisan 2009, Çarşamba




http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=834979&title=sinavlarla-bogusan-cocuklar-nicin-egitim-gordugunun-bile-farkinda-degil

Yorum
Yazar Fahri açık 2009-04-10 20:34:32
Önce Eğitim Diyorlar, HAYIR! 
 
Bir ülkenin milli hedefleri olmaz ise, eğitim anlayışı-politikası olabilir mi?  
Ulusal yani milli kimliği olmayanın, bireysel kimliği olur mu? 
 
30 yılı aşkın süredir, adında Türkiye bulunan Radyo Televizyon kurumumuz var. Televizyonun önemi, çocuklar üzerindeki iyi-kötü etkileri bilinirken, bir tane “yerli malı” çocuk proğramı veya çocuk kanalı var mı? Jojo-Jetixler-Babytv ler "milli ve manevi karakterimize" çok mu uygun?  
Kaç tane, milli-Türkçe bilgisayar oyunu, çocuk kitabı, masal kitabı, çocuk filmi var? Ya reklamlar? Evet, reklamlar.! 
 
Eğitim-Öğretim denen şey, sadece okuma-yazma öğretmekten mi ibarettir? 
 
Bir ülkenin en yetkilileri, AB üyeliği milli davamızdır, en önemli hedefimizdir der ise, 
Oyuna gelenlerin değil, oyun düzenleyenlerin yanında yer almalıyız der ise, 
Yabancı sermaye gelmezse düze çıkmamız, kalkınmamız mümkün olmaz der ise, 
Çiftçiye anana selam söyle, fındık üreticisine o senin sorunun kardeşim der ise, 
Devleti tüccar zihniyetiyle yöneteceğiz, babalar gibi satacağız diyorlarsa, o ülkede nasıl bir eğitim-öğretim anlayışı vardır? Nasıl insanlar yetişir? 
 
Hadi diyelim ki, bunlar cahil ama koskoca bir profesör*, "çocuklara yazık etmeyelim, bunların başarılı olanlarını, devlet parasıyla batıda, ABD de okutalım, geri dönmeleri de gerekmesin" diyorsa, köşesinde yazıyorsa, bu öğretim üyesi nasıl öğrenci yetiştiriyor olabilir?  
Bunu söyleyeni, o üniversite hala hoca olarak tutuyorsa, öğrenciler protesto etmeyip derslerine giriyorsa.. belki de boşa konuşuyoruz demektir. 
 
Ama, ülkemiz sadece onlardan ibaret değil. Bu ülkede, çocuklarda bizim.  
 
Yine okullar açıldı. Her sene olduğu gibi, sadece İstanbul’dan manzaralar izledik, şikayetler dinledik. Sanki, bu ülkede başka şehir yok, sadece İstanbul var! Türkiye sadece İstanbul’dan ibaret! Varsa yoksa İstanbul! Eskiler derler ya, hani elinde yetki olacak, şunların her birini Anadolu’nun en ücra yerlerinde iskana tabi tutacak ve mecburi yayın yaptıracaksın!  
 
Bir de proğramlar yapıyorlar, hitap ettikleri tek kesim, ülkemizin orta-üst gelir grubu gibi görünüyor, ancak öyle değil. Asortik hanımlar-beyler, çocuklara nasıl davranmamız gerektiğini, kişilik gelişimini, ilk günler psikolojisini, 7 yaşın geç olduğunu vb. örneklerle anlatıyorlar? Belli ki, batılı eğitim görmüşler, konularına teorik olarak hakimler ve büyük olasılıkla bu konuda bir AB projesinde çalışmışlar. Öte yanda, tam Ilımlı İslam örneği, M. Eğitim Bakanlığı yetkilileri var. Duruşları, konuşmaları, dilleri İslami ama söylemleri diğerleriyle birebir aynı. Batılı-batıcı. İlginç! 
Sorulması gerekir, bu söylemlere, politikalara kim karar verdi? Milli Eğitim Şürası’ nda mı, Talim Terbiye Kurulu’nda mı kararlaştırıldı? Bakanlığa çöreklenmiş AB komisyonlarının, STK ların katkısı var mı? Yoksa, kimse bir şeye karar vermedi de, herkes ağzına geleni her kanalda konuşuyor mu? 
 
Hiçbir proğram, abisi üst sınıfa geçtiği için, onun muhtemelen solmuş-eskimiş önlüğünü giymek zorunda olan ufaklığın psikolojisini ve anne-babasının (ebeveyninin) ona nasıl yaklaşması gerektiğini işlemiyor!  
TV de öğretmeniyle dalga geçen, jeeple okula giden, anne-babasına kafa tutup, kapıyı yüzüne çarpan, partilerde uyuşturucu çeken çocukları gördükçe kişilikleri-psikolojileri nasıl etkileniyor acaba, diye tartışmıyor!  
Ülke gençlerinin üçte ikisi, niçin kurtuluşu yurtdışına kapağı atmakta görüyor incelemiyor? 
Pazarcılık, taksicilik yapan öğretmenlerini, işsiz gezen üniversite mezunu ağabeylerini gördükçe geleceğe dair, okumaya dair ne düşünüyorlar acaba, diye sorgulamıyor! 
Ülkemiz insanları üzerinde, psiko-sosyal çalışma yapmış da, sonuçlarını anlatan hiçbir zat yok. AB de şöyle, ABD de böyle imiş, oradaki istatistiklerden şu sonuçlar çıkıyormuş!  
 
Mafya olmak en iyi çıkış yolu mu yoksa! Madem zengin çocukları, yurtdışına kapağı atıp kendini kurtarıyor, onlara da kapağı mafyaya atmak yada yasadışı-kirli işler-kapkaç mı kalıyor? 
Doğunun küçük çocuklarına ise, ya örgüte katılıp dağa çıkmak, ya İstanbul’a göç edip çetelere malzeme olmak yada güneyin turistik otellerinde modern köle olmak mı düşüyor? 
Bunlar, umurlarında değil, İstanbul dışındaki ve düşük gelirli-yoksul-açlık sınırının altında yaşayan kesim, onlar için yok sanki! Kendileri mi görmek istemiyor, bizlere mi unutturmak istiyorlar?  
Zenginle yoksul arasındaki gelir farkı 30 katı geçmiş, bölgeler arası eşitsizlik dağları aşmışken, bütün millete tek bir doğru önermek, akademik ünvanlarına ne kadar yakışıyor, en hafifinden ayıp değil mi? Değil, çünkü misyonları bunu gerektiriyor. İnsaf yahu.!  
 

Son 25 yılda insanlar, okumakla adam olunmuyor, okumakla kurtulunmuyor noktasına geldi. 
Devlet ise, yıllarca onca masraf ederek okuttuğu, üniversitelerinden mezun ettiği çocuklarının yarısına yakınını işsiz gezdiriyor, faydalanmıyor. En başarılılarını yurtdışına kaçırıyor! 
Yurtdışında okuyan öğrencilerin yıllık maliyetinin 4.5-5 milyar dolar civarında olduğu hesap ediliyor. 
Başıboş, amaçsız-hedefsiz yurt dışına yollanan bu çocuklar, vatanlarına yabancılaşıyor, bir kısmı devşiriliyor ve borç olarak alınmış bunca para sokağa atılıyor.  
1950-60 lı yıllarda yabancılar, devşirmek, batı hayranlığıyla donatıp geri göndermek için, tümü burslu öğrenci ararlarmış. Garabete bakınız, şimdilerde ise, kendi elimizle ve paramızla gönderiyoruz! Niçin-kurtulsunlar diye! Kimden ve neden kaçıp-kurtuluyorlar? Düşmandan mı?  
Bunların üstüne, Soktates-Erasmus ve muhtelif değişim proğramları yetmemiş, MEB kalkmış 1000 üniversite mezununu, öğretim elemanı yetiştirmek maksadıyla yurtdışına yollamaya çalışıyor! 
 

Toplumlar, çocuklarını okumuş olsunlar diye okutmazlar. Onca paralar döküp okullar yapmanın, öğretmenler yetiştirip, onlara maaş ödemenin mantığı üretimde saklıdır. Hem okutan hem okuyan için ekonomik fayda ve buna bağlı sosyal-kültürel gereklerdir.  
Köylü toplumunda, öküzün arkasında tarla süren köylünün, okuma-yazma bilmesi gerekmiyordu ama vergi tahsildarı kayıt tutacak kadar bilmeliydi. Sanayi toplumunda, alet ve makineleri kullanacak kalifiye elemana, çok daha gelişmişlerini icat edecek her türden mühendisliğe ihtiyaç doğdu. Sınırlar genişledi, uluslar oluştu. Dolayısıyla, ulusal devletler bu gereği, toplum adına üstlendiler ve gitmek istedikleri yöne doğru yönlendirdiler, geliştirdiler. Bu günde aynı şeyi yapıyorlar.  
 
Yani, eğitim -ve öğretim- öncelikle bir amacı, bir genel amacı hedeflemelidir. Bu hedef, toplumun ve ekonominin nasıl bir sisteme yöneldiği ile bire bir ilgilidir. Temelde, ekonomi-politikanız eğitim politikanızı belirler demek yanlış değildir, bilakis doğrudur. 
 
Nasıl bir toplumsal yaşam istiyoruz, bunun için nasıl bir ekonomik sistem kurmak gerekir. Bunun gerektirdiği insanları, çocuklarımızı nasıl eğitmek gerekir, hangi bilgilerle, becerilerle, ülkülerle, manevi ruhla donatmak gerekir. İşte çıkış noktası budur. 10 yıl-20 yıl sonra ne kadar enerjiye ihtiyacınız olduğunu hesaplar ve planlarken, ne kadar hangi meslekten elemana ihtiyacınız olacağını da planlamak gerekir. En azından hesap edip, yönlendirmek icap eder. Üniversiteleri bilim üreten, araştırma-geliştirme merkezlerine dönüştürmek, sanayi ile işbirliği kurarak, yeni teknolojiler geliştirmeyi amaçlamak gerekir. Teknoloji ve sanayileşme, birbirinden ve bilgiden bağımsız değildir ve bütün bu işler bir disiplini -zor değil- gerekli kılar. 
 
Bizde, yoldan çıkma bu noktada başlamıştır. Sanayide, ulusal kalkınma-gelişme modeli terk edilip, ithalata ve ithal ikameye dönüldüğünde, yeni yeni başlayan bilgi üretimi de terk edilmiş, hazır bilgi ithal edilmiştir. Zaten, ta Tanzimat’tan beridir aydınlarımız ve yönetici elitimiz buna oldukça teşnedir. Üniversitelerimiz, sosyal bilimler ağırlıklı, devlet kapısına "eli götünde" üst düzey memur yetiştiren kurumlar olmaktan çok öte gidememiştir. 
Hele 1980 den sonra, başarının ölçütü, yurt dışında kaç makale yayınlandığından ibaret olmuştur. 
İthalat bunlarla sınırlı kalmamış, eğitim sistemi-metotları-kitapları-danışmanları da getirilmiştir.  
Nihayetinde, Cumhuriyetin idealist öğretmen kuşağının ömrünün sonuna, 12 Eylül ve Özal isabet etmiş, akabinde bu günlere gelinmiştir:  
Serbest piyasa, serbest soygun, serbest eğitim! Her şey serbest, yani başıboş! Bu başıboşlukta, başı bozuklukta fayda gören "kökü dışarıda odaklar" ve bizatihi yabancılar!  
Öğretimi yani çocuklarımızı bile, kar aracı olarak gören, özelleştirmeye açan bir zihniyet! Aynı zihniyet, fakir aile çocuklarımızı da potansiyel müridi-militanı, oy deposu olarak görmektedir. 
 
Sağlıklı, faydalı bir eğitim-öğretim için, "vatana-millete ve kendisine faydalı evlatlar yetiştirmek" için, her şeyden önce sağlıklı bir toplum, toplumsal düzen gereklidir. Bunun ilk şartı da, hukuk ve adaletin tesisi ve hükmüdür. İnsanı insan olduğu, vatandaş olduğu için önemli bulan anlayış; devleti şirket yada tahakküm aracı olarak değil, toplumun ortak işlerini görmek için hizmet amaçlı tesis edilmiş; halkı müşteri değil, patron olarak gören anlayış hakim olmalıdır.  
Hukukun olmadığı, adaletsizliğin kol gezdiği bir ortamda, demokrasiden, demokratik toplumdan ve dolayısıyla sağlıklı bir eğitimden, özgür düşünceli, bağımsız, demokrasiyi içselleştirmiş bireylerden söz edilemez. Ne idüğü belli olmayan, oradan buradan derlenmiş-ekletik, yabancı, ezberci, taklitçi bir öğretim yapabilirsiniz ama asla milli eğitimden bahsedemezsiniz. 
 
Girişteki örneklerle birleştirdiğimizde, geldiğimiz nokta budur.  
Her yıl değiştirilen müfredatlar, öğretmenlerin siyasi sebeplerle kıyımları, okul içlerine kadar girmiş çeteler, uyuşturucu, bir türlü karar verilemeyen not, sınav ve geçme sistemleri, dershane-kurs-özel okul saçmalıkları, lise düzeyli yüksek okullar, mühendislik bitirip pazarlamacılık yapmak durumunda kalan gençler… 
Camlarını açık tutmaktan, çocuklarını sokağa oyuna bırakmaktan korkan anneler.. 
 
Diğer yanda, bir yanlıştan, daha büyük bir yanlışa savrulan bir kısım eğitimciler-aileler! 
Demokrasiyi-çocuk haklarını, sınırsız özgürlük ve sorumsuzluk gibi sunan uzmanlar veya öyle algılayan öğretmenler-aileler, sonuçta evde-okulda hiçbir şekilde söz dinlemeyen, başına buyruk çocukların ortaya çıkmasına sebep oldular! 
Önerilerin ve söylemin aksine, kişiliği gelişmemiş, TV-bilgisayar ve tüketimin malzemesi olmuş, egoist, sorumsuz, serseri, rapçı kılıklı, futbol-NBA ve müzik dışında ilgi alanı olmayan, bizlere anne-babalarına tahakküm eden, peşinden koşturan çocuklar oldular!  
Yada bir kısım tarikatların, star yarışmalarının ağına düşüp, yiten çocuklar..! 
 
Batının, 20-30 yıl önce uygulayıp, epeydir vazgeçtiği yöntemleri, hala doğruymuş gibi bize sunan uzmanlar ve TV proğramcıları, Onların artık, cinsel özgürlük yerine, tek eşliliği önerdiğini, ailenin ve hatta geniş ailenin yararlarını tartıştığını; eğitim alanını, oyun alanı-serbest alan olmaktan çıkarmaya, genç kızlarını küçük yaşta hamile kalmaktan, çocuklarını uyuşturucunun pençesinden kurtarmaya çalıştıklarını bilmiyorlar mı acaba? 
 
Bütün bu olumsuz ortama ve gidişe rağmen, biz anne-babalar, bütün bunlardan bir ders çıkarabiliriz. Hiç olmazsa onlara daha fazla özel zamanlar ayırabilir, aile içinde doğru yöntemler uygulayabilir, doğru bilgi ve saygıya teşvik, terbiye edebiliriz. Çocuklarımızı sağlıksız, tümüyle yabancı ve yanlış içerikli, TV ve bilgisayar oyunlarının bakıcılığına terk etmeyebiliriz. Cep telefonu- marka esiri, tüketimin malzemesi olmalarını elimizden geldiğince engelleyebiliriz.  
Elbette, içinde bulunduğumuz çevrede, bireysel ve ailesel çabalar yeterli olmayacaktır, olmamaktadır. O halde, onlara güvenilir ve güzel bir ortam sağlamak, güvenilir ve güzel gelecek bırakmak için, elbirliği ile bir yol bulmalı ve ne gerekiyorsa yapmalıyız.  
Cumhuriyeti kuran, ardında bağımsız ve kalkınmakta olan bir ülke bırakan M. Kemal, kendi zamanelerine güvenememiş, vatanı yeni yetişen nesile emanet etmişti. O’nun emanete layık gördüğü gençler bizleriz.  
 
Fahri Yurtsever 
Ankara 19.Eylül.2006 
"Bir insanı ahlaken eğitmeden sadece zihnen eğitmek topluma bir bela kazandırmaktır." 
Düzeltme
Yazar bilal sürgeç açık 2009-04-10 21:34:02
Bilal SÜRGEÇ'ten 
Yazar admin açık 2009-04-10 21:08:38 
 
 
Yazdıklarım sayın yazarın görüşlerine bir itiraz yazısı değildir;yazıdan ne anladığımı ifade etmeye çalışma gayretimdir.  
Üniversitede son sınıfta iken hayatta yapmayacağım işler arasında saydığım meslekte çeyrek yüzyıldır çalışıyorum. Atalarımız boşuna dememiş “Büyük lokma ye, büyük laf etme.” diye. Hayatım çocukları sınava hazırlamakla geçti. Bu konuda Elazığ,Malatya,Adıyaman,Urfa ve Ankara tecrübelerim var.  
Hayata bir daha dönsem ne olmak isterdin diye meşhur soru var. soruya vereceğim olumlu cevabı bilmiyorum ama olumsuzunu biliyorum, oda şu:”Bir daha sınavlara hazırlık eğitimcisi olmam.” Ancak herşey de takdir Allah’ın o ne murat ederse o olur. Bunu ifade ederken mizacımla alakalı olduğu için söylüyorum. Yoksa çalıştığım sektör Türkiye’nin eğitimdeki, açığı kapatan en faydalı sektörüdür.  
Hz Ali’ye atfedilen güzel bir söz var “Siz çocuklarınızı sizin yaşadığınız çağa göre değil onların yaşadığı çağa göre yetiştirin!” Yazarımız “çocuklara yapılacak en büyük iyilik küçük yaştan itibaren öğrenmeyi ve çalışmayı sevdirmek olmalı.” Diyor. Bu yerinde ancak eksik bir tespittir. Çünkü bu çocukları ileride müthiş bir rekabet ve yarış bekliyor. Yarışı ileri de kaybeden çocuğu yarışa hazırlamamak ona kötülük olmaz mı?  
Üretim derken sadece okuma mı? Çocukluğum köyde geçtiği için belli bir yaşa kadar tarımsal faaliyetlerde bulundum. Şehirdeki bir çocuk nasıl bir üretimde bulunabilir? Hiç bulunamaz mı? Bulunur. Buna on yıl süre kaldığım Adıyaman’da şahit oldum. Adıyaman’da sınavlara hazırlanan çocukların büyük bir ekseriyeti kayısı toplayarak dershane ücretlerini öderlerdi. Hayatta bir kez para kazanan çocuk, al gülüm ver gülüm şeklinde yetişen çocuğa göre daha fazla öz güvenli olurdu. Çocuklarının elini sıcakta soğuğa sokmayan ailelerde geleceğe karşı büyük bir panik varken hayatta bir kez olsun elinin emeği ile para kazanan çocuklarda büyük bir özgüven olurdu. “Üniversiteyi kazanmasam kayısı toplayarak,fındık toplayarak hayatta kalırım” diyen çocuğa karşı annesi ve babası memur olan,çocuğunu hiç üretime katmamış aileler” çocuğun mutlaka sınava kazanması lazım memur olması lazım yoksa biz simit satmasını bile bilmeyiz” diye panik olurdu. Yazarın üretime katılması tespitinden bunu anlıyorum. Çocukları şehirde ise yazları üç beş kuruş için ticarette sokmak çok faydalı olur.  
Okuyarak para kazanmak! Bu ailelerde yaygın ancak yanlış bir kanaattir. Parayı okuyanlar değil ticaret yapanlar kazanır. Dün de bugün de paranın en iyi kazanma yolu ticarettir.  
Çocuğun çalışmasını ödüllendirin, sınav sonuçlarını değil tesbiti de yerinde bir tesbit.Bunu her anne ve baba dikkate almalıdır.

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 09-04-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60432409 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net