26-02-2021
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow antikitede bir anlayışın ve bir yaşamın oluşması:
antikitede bir anlayışın ve bir yaşamın oluşması: PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 2
KötüÇok iyi 
Yazar Necmettin EVCİ   
13-01-2009

                                      
antikitede bir anlayışın ve bir yaşamın oluşması:

                                                                Necmettin EVCİ
Şehir hayatı nasıl cereyan edecekti? Farklı toplulukların birbirlerine karşı ödev ve sorumlulukları nasıl belirlenecek, topluma kimin düşüncesi hâkim olacaktı? Yunanlılar şehirleri belli bir dönem Tiranlarla idare ettiler. 700- 500 tarihleri arasına ‘Tiranlar çağı’ denir. Korinthos, Sikyon, Atina gibi birçok kolonide bu tarz idareciler yönetimi ele geçirdi. İçlerinde Kleistenes gibi iyi kişiler yanında, haksızlıkları önlemek için yönetimi ele geçiren tiranlar daha sonra eşi görülmemiş zulüm ve
haksızlıklar yapmaya başladılar. Heredot’un onlar için ‘Tiranlar dedelerden kalma töreleri alt üst ediyorlar; kadınların namusunu kirletiyor ve hiç mahkemesiz adam öldürüyorlar’ dediği nakledilir.(40) Vatandaşlara sorumluluk duymayan keyfi yönetim anlayışlarıyla tiranlar zamanlarının diktatörleri olmuşlardır. Yasaklara ve şiddete dayanan yönetim biçimleri toplumsal barışı, insan huzurunu doğrudan etkiler. Bu yönetimlerin yaşamı sıkboğaz ettikleri yerlerde ne sanat, ne düşünce, ne de bilim gelişir. Oysa uygarlıklarda esas olan yaşamın gerçeklerini ve icaplarını dikkate almak, yaşamı olabildiğince kucaklamak, kolaylaştırmaktır. 500 lü yılların hemen başında Kleistenes o zamana kadar pek uygulanmamış yeni bir yönetim biçimini hayata geçirdi: Demokrasi. Atina’nın sınıfsal yapısı içinde seçkinci ve sadece vatandaş statüsü kazanmış kent soylularının siyaset yapma hakları ile sınırlandırılmış olsa da bu yönetim biçiminin müspet sonuçlar vermediği söylenemez. Söylenemez diyorum çünkü Atina demokrasisi sonuçta taş çatlasın on bin nüfuslu bir kentte ve herkesin yönetime doğrudan katılımını sağlayacak bir tarzla uygulanmıştır. Felsefi kritik noktasında ise başta Socrates olmak üzere uygulamayı içerden müşahede etmiş, işleyiş ve sonuçları itibariyle mekanizmayı bizzat yaşamış feylesoflar ilk önemli eleştirilerini yapmışlardır. Bilineceği gibi Socrates ve Platon’a göre ciddi bir iş olan toplumu yönetme sorumluluğu sıradan insanlara verilemez. Bilakis yöneticilerin filozof ve bilge kişiler olması gerekmektedir. Her şeye rağmen yönetenle yönetilenler arasındaki ilişkiyi olabildiğince problemsiz seviyeye indiren Atina ve çevresindeki sitelerde yoğun ilmi, felsefi ve sanatsal çalışmalar başlamış, zamanını aşan eser ve ürünler verilmiştir. Değilse bayındırlık anlamında Atina vasat bile sayamayacak bir şehirdi. ‘Atina’da, 2000 yıl önce Ur’da görülen altyapıdan eser yoktu. Akropol’on ayağında yer alan kentin, kıvrılıp giden sokakları, ancak bir kimsenin eşeğiyle yanyana geçebileceği kadar geniş, taş döşenmediğinden toz ve çamur içinde, çoğunda tuvalet ve lağım çukuru bulunmayan evleri küçük ve bakımsızdı. Sürekli susuzluk çeken kent, sokaklarında biriken pislikle, hiç de bir dönem ona yakıştırılmak istenen ‘saf beyazlık’ içinde değildi. Nitekim 3. ve 2. yüzyıllar arasında tarihçi Dicearque’nin sözleriyle, kente yeni gelen birisi, gerçekten, ‘ona bunca sözü edilen Atina’da bulunduğuna zor inanırdı.’ Atina’da düşünce hayatında görülen zenginlik ve uyum kentin maddesel yapısında, evlerinde, sokaklarında okunmuyordu. Kenti kent yapan taşlar değil yurttaşların varlığıydı. Kenti hiç kimse dışardan eline cetveli ve pergeli alarak bir plana göre organize etmemiş, kent organik olarak doğmuştu.’(41) Perikles dönemindeetik- estetik değerler yanında önemli maddi gelişmeler olmuştur. Bu, Myran ve Pheidias (Fidyas) gibi büyük heykeltıraşlar; Aiskhylos, Sophokles ve Euripides gibi trajedi yazarları; Herodot gibi tarihçiler; İktinos, Kallikrates ve Mnesikles gibi mimarlar yetişmişti. Bunların hepsi Atina’lı değildi. O zaman bile Atina sadece bir ticari merkez olmanın ötesinde ileri seviyede kültür ve sanat faaliyetlerinin zenginliğiyle de çevresindeki şehirleri etkiliyor onlarla her alanda yoğun ilişkiler geliştiriyordu. O yıllarda gerçek bir şehir kimliğiyle Atina, gücünü, ürettiği düşünsel değerden alıyordu büyük ölçüde. Eşi görülmemiş düşünce faaliyetleri vardı. Bilinen anlamına yakın ilk akademi orada Akademos’un bahçesinde (42) kuruldu. (43)

Homeros ve Hesiodos gibi sanatsal etkisi daha fazla olan ilk filozoflardan sonra özellikle Miletoslu Tales’le birlikte felsefe hareketleri konu ve içerik olarak daha serbest bir niteliğe büründü. Aslında Ege uygarlığı Orfizmden Promete bireyciliğine, Taoizme kadar farklı coğrafyalardan, farklı devirlerden değişik düşünce, inanç ve kültürleri ilginç bir şekilde harmanlamıştır.(44) Bu parlayışta sonsuzluk ve açıklık çağrışımı yapmasının ötesinde insana o duyguları kazandıran deniz ve açık ufukların, eşsiz güzellikteki coğrafyayla birlikte canlı deniz ticareti de etken faktör olmalıdır. Ege’ye göç eden kavimler buraya eski medeniyetlerden hikmet yoğunluklu bir kültür taşımış olmalılar. Paganizmin; mitolojik motiflerle günlük yaşamı etkilemesi, bugün bizim dimağımızdaki izdüşümleri gibi bir sürü hayali efsaneler yığını olmasından önce, yaşanmış ve yaşanan gerçekliğe tekabül eden karşılıkları vardı. Her toplumun bir efsane ve mit üretme mekanizması vardır. Kimi zaman mitolojinin toplumsal gerçekliği kıpırdayamaz ölçüde hareketsiz bıraktığı da doğrudur. Ancak Greklerin mitolojisi sanki hayal katına yükseltilerek sembolleştirilmiş ilişkiler toplamıydı ve muhtemelen bugün bizim akıl sır erdiremediğimiz mahiyete sahip değildi. Yani bizim ‘mitos’ dediğimiz fenomenler sembolik motiflerden sıyrıldıklarında kendi koşullarının gerçekleri olarak kalıyorlardı. Mesela Zeus en üst seviyede yönetim aygıtının başı idi. Belki bir Promete iktidarın bilgisine karşılık bilginin iktidarını savunan akademide bir sofist! ‘Olimpos’ da, ‘ateş’ de ‘kaf dağı’ da birer semboldü. O zaman mitosun yanında etos da vardı, logos da. Yine eksik bir anlamayla söz diye bildiğimiz retorik değildi logos. Burada belli bir disiplin içinde yine belli amaçlara yönelen anlam söz konusudur. Logos anlamdır. Neyin anlamı? İnsanın, varlığın, hayatın, tanrının, oluşun, her şeyin.(45) İşte Atina’nın kuzey bahçelerinde Akademya da sofoslar ve sofisler insanlarla bu çerçevede retorik yaparlar yani konuşurlardı. Şehrin çoklu ve çeşitli yapısı, başka bir söyleyişle politik veya kozmopolit yapısı karşılıklı soru cevaplarla farklı bilgi seviyelerinin, farklı bilinç ve anlayış yapılarının yeni anlamlar ve açılımlar için en elverişli ortam oluşturuyordu. Sofoslar kadim uygarlıklardan beri sürüp gelen hikmetin temsilcileri bilge kişilerdi. Yine hikmeti seven ve yeni durumları kendi düşünce güçleriyle çözmeye, tartışmaya çalışanlara da sofist dendi. Tales’in, Heraklit’in Socrates’in, Eflatun ve sonrasında Aristo’nun içinde olduğu böyle zengin bir düşünce iklimi vardı.

Şehirlerin gücü bir yönüyle kültür ve düşünce üretmesine bağlıdır. Büyük göçler sonrasında kurulan şehirlerde ters geometri işler. Şöyle ki: Mekân sınırlaması olmaksızın yüksek tempoda zaman unsurunu kullanan toplumlar, yerleşik hayata geçince kaçınılmaz olarak zaman da mekân da sınırlanır. Tabir yerindeyse cismani olarak hareket durmuştur ama zihinlerde devam eder. Şehir kendini entelektüel alanda sürekli geliştirmeli, diri tutmalıdır. Uygarlıklar kuruluş ve gelişme dönemlerinde temel ilke olarak farklılıkların bütünlüğünü, saygıyı ve dinamizmi yaşama geçirmek durumundadırlar. Yaşam ve insan doğası ile örtüşen hakikat de bu gerçektir. Her ne adına olursa olsun düşünceyi sınırlayan, kendi varlığı için tehdit ve tehlike olarak algılayan devletler çoğu zaman diktatörce bir tutum belirleyerek yasaklama yolunu seçerler. Yeni ve farklı olanı yasaklamak, bu amaçla şiddeti seçmek hayatı ve insanı boğan politikalardır. Çoğu zaman bunlar resmi ideolojinin amacına hizmet etmek için üretilen idoller ve paradigmalar adına yapılmıştır. Böylece farklı düşünüş ve algı tarzlarının önüne geçen, hatta onları cezalandıran ceberut, hastalıklı yapılar güzelim şehirleri tektipçi yani monotik yapı içinde köreltmişlerdir. Alımlı, görkemli fiziki güzellikleri yanında zengin ruhları yoksullaştırılan şehirler böylece kocaman birer köye dönüşür. Kültür üreten değil, kültürleri budayan, tahammülsüz, özgürlüklerden korkan kendi vehimlerinin kurbanı bir kent veya ülke! Vehimlerle kurduğu şatonun çökeceği korkusuyla kendi evlatlarını yiyecek, yok edecek derecede barbarlaşır bazıları. Atina’nın başına da bu geldi. Düşünce resmi ideolojinin takibine uğradı. Matematik, felsefeyle uğraşanların, anlamayanlar için kapalı ama bilenler için açık anlamları olan sayısal ifade sembolleri ve dili oluşturma arayışıyla gelişti. Socrates ölüm cezasına çarptırıldı. Aristo aynı feci akıbetten Makedonya kralı İskender’e sığınmakla kurtuldu. İskender’in kılıcı Aristo’nun bilgeliğiyle birleşince sıradan krallık eşsiz dünya imparatorluğuna dönüştü. İskender gibi muhteşem bir imparatorun ayrıcalıklı çabasıyla o eski ruh bir süre daha devam etti, kısa bir zaman sonra da Atina eski parlak günlerine bir daha dönemedi. 

Bu şehirlere belli soydan gelen soylu kişiler yönetimde yetkili ve söz sahibi olsalar bile toplumsal düzenin sağlıklı işleyişi için herkesin, her kesimin farklı taleplerine olabildiğince duyarlı olmak gerekirdi. O halde toplumun ortak gereksinimi ve duyarlılığını gözeten bir yönetim ve bir hukuk oluşturulmalıydı. Şehir kendi işleyişi içinde felsefi, hukukî ve ekonomik üst yapısını kurdu. İşte polisi yönetenlerin toplumun farklılaşan taleplerine duyarlı anlayışlarını ifade eden poli-etika (politika) toplumu yönetme tarzının adı olarak ortaya çıktı. Politika, polisleri yönetmek için gerekliydi. Bir toplum şehirli ise politik bir kimliğin ve tutumun sahibi olacak politik kanalla devlet ve vatandaş ilişkisi sağlanacaktır. Ancak şehirli insanın politik bir kimliği ve boyutu vardır. Her şeyden önce o onunla devlet arasında vatandaşlık bağı oluşmuştur. Yunanlılar vatandaşa civil (sivil) derlerdi. Sivil; şehirli, hak ve ödevleri hukukla belirlenmiş vatandaş demektir. Uygarlık anlamındaki civilation halkların kendi içinde ve yönetim arasındaki uyumu, bu uyumla gelişen kurumsallaşmış yaşamı ifade eder.

Roma’da da Civitas’lar yani şehirler vardı. Ama Roma ciddi bir şehirleşme politikası sürdürmedi; şehirleşmeye önem veren bir uygarlık değildi. Yine de İskenderiye, Antakya, Selefkiye, Kudüs gibi büyüklükçe Roma’dan sonra gelen şehirler yok değildi. Kadim uygarlıklardan devraldığı şehirler dışında yeni şehirler kurmadı ve yeni şehirlerin gelişmesine de pek sıcak bakmadı Tabir yerindeyse bu anlamda Roma biraz köylü bir uygarlıktır. Bu politikayı daha çok ekonomik endişelerle sürdürmüş olmalı. Çünkü Roma devletçi feodalizmi temsil ediyordu ve ekonomi sanayi ve ticaretten daha çok tarımsal üretime dayanıyordu. Sanki şehirleşmenin önünü açmakla köylü nüfusun ve tarım üretiminin azalacağından endişe edilmiştir. Roma kendi otoritesinin devamını sağlayacak pratik yollar denedi. ‘Üstünlüğü devletçilikte, askerlikte, idarecilikte ve kanunculukta görüyordu. İlmin kaynağına ve geliştirilmesine yönelmeden tıp, ziraat, mimarlık ve mühendislik alanlarının uygulaması ile, pratiği ile ilgileniyordu Roma. Bir bakıma ilim ve düşünce, devletin güdümüyle kuşatılmıştı.’(46) Bir anlamda Akdeniz havzasındaki medeniyet boşluğu, antik yunanın ortodoks biçimlendirmelerle ehlileştirilmiş mirası o zaman için varlığını sürdürmeye yetmişti. Roma hukuk dışında fazla bir değer üretmemiştir. Müsbet veya menfi yorumlar bir yana her şeye rağmen ‘Roma hukuk düzeni’ vatandaşla devletin ilişki biçimini yasal statüye kavuşturması adına önemli bir aşamadır. Bu anlamda vatandaşlık kavramı yine ‘civil’ kelimesiyle ifade edilerek çok net bir hukuk anlayışıyla tanımlanmıştır. Roma’da hukuk ‘dayanak’ anlamına gelen ‘Lex’ terimiyle ifade edilirdi. Lex Pablika: Halkın dayanağı, halkın muhatap olduğu kaide. (533’te mer’iyete giren ‘Corpus Juris Civilis’ ‘Medeni Hukuk Külliyatı’ demektir. Medeni ve Kavimler hukuku olmak üzere ikiye ayrılır. Yani Romalılar için ayrı, yönetim altındaki kavimler için ayrı bir hukuk işlemekteydi. Kolayca anlaşılacağı gibi Roma hukuku kahır ekseriyetin aleyhine olacak şekilde uygulanmış çoğu zaman büyük zulümlere sebep olmuştur. Ayrıca zamanın değişen durumları karşısında devletçi refleksini katı statükoculuğa dönüştüren düzen, ihtiyaçları karşılamakta oldukça yetersiz kalmış, İmparator Justinianus döneminde eski yasaları içeren Codex, yeni yasalarla şartlara uydurulmaya çalışılmışsa da yeterli olmamıştır.)   Eşitlikçi işlemeyen hukuk çoğu zaman seçkin vatandaşları eğlendirmek için arenada köleleri birbirine veya vahşi hayvanlara parçalatacak tarzda zulümlere sağır ve kör kalacak kadar vicdansızlaşmıştı. Şimdi bazıları günümüze kalan o arena ve stadyumların duvar, dehliz ve tonozlarında inanmak adına dayanmanın ve direnmenin son mazlum çığlıkları hâlâ yankılanmaktadır. O zincirlerle berkitilmiş karanlık İsa’nın soluğuyla paramparça olup aydınlandı.
(40)-A.W.F. Blunt, Batı Medeniyetinin Temelleri, s.9, Çev. Müzehher Erim, Edebiyat fak. Yay. İst. 1965.
(41)- Kürşat Bumin, Demokrasi Arayışında Kent, s.29, Ayrıntı yay. İst. 1980
(42)-Orhan Hançerlioğlu, Düşünce Tarihi, s.99, Remzi Kitabevi, İst.1983.
(43)-Ayrıntılı bilgi için bkz. Afşar Timuçin, Felsefeye Giriş, s.100-103, Kocaeli Üni. Yay. Kocaeli 2003.
(44)-Roger Garaudy, İnsanlığın Medeniyet Destanı, s.45, 53, 62, çev. Cemal Aydın, Pınar yay. 2.bas. İst. 1995. 
(45)-Wilhelm Weischedel, Felsefenin Arka Merdiveni, s.67, çev. Sedat Umran, İz yay. İst. 1997.
(46)-M.Akif İnan, Din ve Uygarlık, s.15, Akabe yay. İst. 1985.

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 13-01-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
64848245 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net