17-05-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Çeviriler arrow George Orwell arrow Yazarlar ve Leviathan
Yazarlar ve Leviathan PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 4
KötüÇok iyi 
Yazar George ORWELL'den M. Selami ÇEKMEGİL   
01-01-2009
George ORWELL

      YAZARLAR VE LEVIATHAN

                                                                       Çevirip Sunan: M. Selami ÇEKMEGİL(*)
   Devlet tahakkümü çağında muharririn mevki’i, her ne kadar bu konu ile ilgili delillerin çoğu henüz mevcut değilse de, oldukça yaygın şekilde tartışılan bir konudur. Burada, devletin sanata tahakkümü lehinde veya aleyhinde bir fikir serdetmekten ziyade, sadece, bize hükmeden devlet şeklinin kısmen cari entelektüel atmosfere bağlı olduğuna işaret etmek istiyorum; yani buradaki siyak ve sibakı içinde kısmen sanatkarların ve muharrirlerin tavırlarına, onların kısmen liberalizm ruhunu yaşatmak ve yaşatmamak arzusuna bağlıdırdemek istiyorum. Eğer bundan on yıl
sonra kendimizi Zhdanov gibi birine yaltaklık eder bulursak, büyük ihtimalle buna müstahak olduğumuz için olacak. İngiliz, edebiyat çevreleri arasında totalitarizm’e doğru kuvvetli temayüller vardır. Ama ben burada komünizm gibi bilinçli ve teşkilatlanmış bir hareketle alakadar değilim. Sadece politik düşüncenin iyi niyetli insanlara etkisine ve politik taraf tutmanın gereğine işaret etmek istiyorum. Çağımız bir politika çağıdır. Savaş, faşizm, temerküz kampları, coplar, atom bombaları vs. her gün düşündüğümüz ve açıkça ismini koymasak da büyük çoğunlukla yazı yazdığımız konulardır. Bundan kaçınamayız. Batan bir gemide iseniz düşünceleriniz batan gemiler hakkında olur. Böylece meselelerimiz daralmakla kalmaz edebiyata karşı olan tavrımız, zaman zaman edebi olmadığının farkına vardığımız alakalarımızın rengine bürünür. Bende edebi tenkidin en müsait şartlarda dahi genellikle hileli olduğuna dair bir his vardır. Zira kabul edilmiş standartların yokluğunda şu veya bu kitabın iyi veya kötü olduğunu belirleyen bir değerlendirme, dıştan yapılmış herhangi bir edebi hüküm, içgüdüsel tercihe gerekçe olarak muayyen kaideler vazından ibarettir. Kişinin bir kitaba reaksiyonu, o da böyle bir reaksiyonu varsa, genellikle “bu kitabı beğendim veya beğenmedim” biçimindedir ve bunun ardından bir mantık yürütmek gelir. Ancak kanaatimce “bu kitabı beğendim” edebi olmayan bir reaksiyon değildir; edebi olmayan tutum, bu kitap benim tarafımı tutuyor dolayısıyla bu kitaptaki meziyetleri tespit etmeliyim”dir. Tabiatıyla bir kişi bir kitabı politik sebeplerle övüyorken his yönüyle tamamen samimi yani onun kabulü gerektiğini kuvvetle hissetmiş olabilir. Fakat politik dergilerde kitap tenkidi yapanlar bunun farkındadırlar. Eğer mutabakat halinde olduğumuz bir gazeteye yazıyorsanız, taammüd, mutabık olmadığınız birine yazıyorsanız ihmal ile suç işlersiniz. Her halükarda tartışmalı pek çok kitaplar mesela Sovyet Rusya lehinde veya aleyhinde, siyonizmin lehinde veya aleyhinde, Katolik kilisesinin lehinde veya aleyhindeki çeşitli kitaplar okunmadan ve aslında yazılmadan önce hükmü verilmiş kitaplardır. Herkes bu kitapların hangi gazetede ne gibi yankı uyandıracağını önceden bilir. Buna rağmen bazen çeyrek şuurdan bile yoksun bir sahtekarlıkta hakiki edebi ölçülerin tatbik edildiği izlenimi verilir.


   Tabii edebiyatın politika tarafından istilası kaçınılmazdır. Özellikle totaliterizm problemi doğmamış dahi olsa bu olacaktı. Çünkü biz, dedelerimiz için varit olmayan bir çeşit vicdan azabı geliştirdik : Bu dünyadaki büyük adaletsizlik ve sefaleti bilip bu hususta bir şeyler yapılması gerekirken yapamamanın tevlit ettiği bir suçluluk duygusu. Bu duygu hayata saf bedii bir bakış tavrını imkansız kılar. Şimdilerde  hiç kimse kendini bir Joyce veya Henry James gibi tamamen edebiyata hasredemez. Fakat günümüzde siyasi mesuliyet altına girmek demek de, maalesef, insanın kendisini tam bir sünepelik ve sahtelik içinde parti ile uyum halinde tutması veya parti sadakatine teslim etmesi demektir. Viktoria devri muharrirlerine nispetle bizim, birbirinden vazıh çizgilerle ayrılmış politik ideolojiler arasında yaşamak ve genellikle bir çırpıda hangi düşüncelerin heretik sayıldığını bilmek gibi bir dezavantajımız var. Modern edebiyat entelektüeli, geniş anlamda bir kamuoyunun değil de, kendi grubu içinde teşekkül etmiş bir kamuoyunun devamlı baskısı altında yaşar ve yazar. Kaideten birden fazla grup varsa da belirli herhangi bir anda, karşı gelinmesi hayli cesaret isteyen ve yıllarca gelirin yarıya düşmesi sonucunu getiren hükümran bir bağnazlık da var. Açıktır ki, takriben son on beş yıldır bilhassa gençlik arasında hükümran bağnazlık “Sol” olmuştur. “İlerici” “Demokratik” ve “Devrimci” kelimeleri anahtar kelimeler olmuşken bütün gücünüzle size layık görülmekten imtina edeceğiniz etiketler “Burjuva”, “Gerici” ve “Faşist” olmuştur. Bugünlerde hemen herkes, hatta Katolik ve muhafazakarların çoğunluğu “ilerici”dir. Veya en azından öyle düşünülmeyi arzu eder. Nasıl Anti-Semitik lafını bilecek derecede tetebbu sahibi hiç kimse anti semitik suçunu yüklenmeyi kabul etmezse, bildiğim kadarıyla herhangi bir kimse de kendini “burjuva” olarak nitelendirmez. Biz hepimiz anti faşist, anti emperyalist, sınıf farklarını horlayan, ırk ayrımına yer vermeyen vs. iyi demokratlarız. Ve de şimdiki “sol” bağnazlığının bundan yirmi yıl önce hüküm süren Criterion ve (daha alt seviyede) London Mercury mecmualarının geçerli edebi mecmualar oldukları zamanların oldukça ukala koyu muhafazakar bağnazlığından daha iyi olduğuna pek şüphe yok. Zira onun, en azından hedef aldığı gaye insanların çoğunluğunun gerçekten arzuladığı geçerli bir cemiyet şeklidir. Ancak onun da  kendi öz sahtelikleri vardır. Fakat bunların kabul edilmemesi, muayyen bazı meselelerin ciddi olarak münakaşasını imkansız kılmaktadır.


Bilimsel ve Ütopik bütün sol ideolojiler yakın bir iktidar ihtimali olmayan şahıslar tarafından geliştirilmiştir. Dolayısıyla bu ideoloji kurallara, hükümetlere, kanunlara, hapishanelere, polis kuvvetlerine, ordulara, bayraklara, sınırlara, milliyetçiliğe, dine, müteamil ahlaka, velhasıl mevcut bütün her şeyin düzenine karşı aşağılayıcı aşırı bir ideoloji idi.


Çok yakın tarihe kadar bütün ülkelerdeki sol güçler görünmez olan bir zulme karşı savaşıyordu. Bu zulmün, yani kapitalizmin, alaşağı edilmesiyle ardından sosyalizmin otomatikman geleceğini kabul etmek kolaydır, ayrıca sol, liberalizmden, “hakikatin galip geleceği ve zulmün kendi kendine mağlup olacağı veya insanın fıtraten iyi olduğu, ancak çevresinin etkisiyle bozulduğu” gibi muayyen şüpheli inançlar tevarüs etmişti. Bu mükemmelci fikir, hemen hepimizde devam etmektedir. Bu ölçü ile hareket ederek (mesela) işçi (labour) hükümetinin, kralın kızlarına büyük iratları onaylarken, çelik endüstrisini devletleştirme hususunda tereddüt göstermesini protesto ederiz. Öte yandan da müteaddit kereler gerçeklerin yüzümüze çarpması sonucu zihnimizde kabul edemediğimiz bir takım tenakuzlar biriktirmişizdir.


İlk büyük çarpma Rus Devrimi oldu. Birtakım karmaşık sebeplerden, hemen bütün İngiliz solu —ruhu ve tatbikatı, İngiltere’de sosyalizmle anlatılmak istenen her şeye açıkça yabancı olduğunu, gördüğü halde— Rus rejimini “Sosyalist” olarak kabul etmeğe yöneldi.


Böylece Şizofrenik bir düşünce tarzı ortaya çıktı. Bu tarz düşüncede “demokrasi” gibi kelimeler telifi imkansız iki manaya gelmeye ve temerküz kampları ve kitle halinde sınır dışı etme fiili aynı anda doğru ve yanlış olmaya başladı. Sol ideolojiye bundan sonraki darbe faşizmin doğuşu oldu. Ve bu, kesin bir doktrin değişikliği getirmemekle beraber solun pasifizm ve enternasyonalizmini sarstı. Alman işgali Avrupalılara, müstemleke insanlarının daha evvelden bildikleri bir şeyi öğretti. O da, sınıf mücadelelerinin en önemli husus olmadığı ve Milli Menfaat denen bir şeyin mevcudiyeti idi. Hitler’den sonra “düşmanın kendi ülkenizde olduğu” sloganı ciddi olarak sürdürmek ve milli bağımsızlığın değersiz olduğunu işlemek zordu. Bunları böyle bilmemiz ve gerektiğinde ona göre hareket etmemiz gerektiği zaman bile bunları açıkça söylemenin bir nev’i vatan hainliği olduğunu hala hissederiz ve nihayet bütün bu zorlukların en büyüğü ortaya çıkmıştır: Sol şimdi iktidardadır ve sorumluluk yüklenmek ve gerçekçi kararlar almak durumundadır.


Sol hükümetler hemen daima taraftarlarını hüsrana uğrattılar. Zira taahhüt ettikleri refah erişilir olsa bile daima daha önce üze rinde pek durulmayan rahatsızlık verici bir geçiş dönemine ihtiyaç vardır. İşte bu anda hükümetimizi umutsuz ekonomik dar boğazlarda ve kendisinin geçmişteki propagandalarına karşı savaşır buluruz. Şu anda içinde bulunduğumuz buhran, zelzele gibi beklenmeyen ani bir felaket değildir veya buna harp de sebep olmuş değildir.

Belki hızlanmıştır ama yıllarca önce de böyle bir şey olacağı tahmin edilebiliyordu. On dokuzuncu yüzyıldan beri kısmen yabancı ülkelerdeki yatırımların faizlerine, müstemleke memleketlerindeki ucuz hammaddelere ve emin pazarlara dayalı olan milli gelirimiz son derece kararsızdı. Er veya geç işin ters gideceği ve bizim ihracatımızın ithalatımızı karşılamasına zorlanacağımız kesindi. Bu vuku bulunca İngiliz hayat standardı, işçi sınıfı standardı dahil, en azından geçici bir süre için düşmeye mecburdu.Buna rağmen sol partiler, son derece anti emperyalist olsalar da, bu gerçekleri asla açıklığa kavuşturamadılar. Zaman zaman İngiliz işçilerinin Asya ve Afrika’nın bir ölçüde yağma edilmesinden yararlanmış olduğunu kabul etmeye hazırdılar. Ama her defasında bu yağmadan vazgeçip yine de refah içinde kalabilmenin yolunu bulabileceğimiz görüntüsünü vermeye çalıştılar. Genel olarak işçiler, istismar edildikleri söylenerek kendi taraflarına kazanılıyorken acı gerçek şuydu ki dünya çapında düşünüldüğünde onlar kendileri istismar edenler idiler.

Verilmek istenen bütün izlenimlere rağmen, şimdi çalışan sınıfın hayat standardının yükseltilmesi şöyle dursun aynı seviyede tutulması bile söz konusu değildir.
Zenginleri ortadan kaldırsak dahi halkın büyük çoğunluğu ya daha az tüketmeli ya da daha çok üretmelidir. Yoksa içinde bulunduğumuz kargaşalığı mübalağa mı ediyorum? Belki de; yanılmış olmamı çok arzu ederdim. Benim ortaya getirmek istediğim şudur ki, kendini sola adamış insanlar arasında bu meselenin gerçekçi bir şekilde müzakere edilmesi mümkün değildir. Yevmiyelerin azaltılması, çalışma saatlerinin uzatılması aslında anti sosyalist tedbirler olduklarından ekonomik durum ne olursa olsun baştan düşünülmezler. Bunun kaçınılmaz olacağını söylemek hepimizin korktuğu etiketlerle etiketlenmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmak demektir. Bu mevzudan sakınarak mevcut milli  geliri adaletli dağıtarak her şeyi yoluna koyabileceğimiz rolünü oynamak çok daha emin bir dogmayı kabul etmek demek; çözüm getirilememiş tenakuzları tevarüs etmek demektir. Mesela duyarlı kimseler endüstrileşme ve onun neticelerine karşı isyan ediyorlar ama aynı zamanda biliyorlar ki fukaralığın yenilmesi ve çalışan sınıfın kurtuluşu daha az endüstri değil bilakis daha çok ve daha çok endüstrileşmeyi talep eder. Yine mutlak surette yapılması gereken bazı işler vardır. Ama buna rağmen bir zorlama olmadan bu işler yapılamamaktadır. Veya mesela kuvvetli bir ordu olmaksızın müspet bir dış politika güdülmesinin imkansızlığı meselesini alalım.


Misaller çoğaltılabilir. Bu meselelerin her birinde tamamen vazıh olan bir netice vardır. Ama bu netice kişinin resmi ideolojiye vefasızlık etmesi ile ortaya çıkabilir. Normal tutum ise kişinin cevapsız kalan soruyu zihnin bir köşesine itmek ve mütenakız, klişeleşmiş kelimeleri tekrar etmeye devam etmektir, Böylesi düşünce tarzını tesirlerini keşif için dergi ve mecmualarda pek fazla araştırma yapmaya gerek yoktur.


Tabii bununla fikri sahtekarlığın sadece solculara veya sosyalistlere münhasır olduğunu veya en çok onlarda rastlandığını demiş olmuyorum. Sadece herhangi bir politik disipline angaje olmanın edebi dürüstlükle bağdaşamadığını işaret ediyorum. Bu kural normal politik mücadele dışında olduğunu iddia eden pasifizm ve ferdiyetçilik hareketleri için de geçerlidir. Gerçekten -İzm- ile biten kelimelerin sedası beraberlerinde, propaganda kokusu taşırlar. Grup sadakati elzemdir ancak edebiyat fertlerin ürünü olduğu sürece ona zararlıdır. Bunların, negatif de olsa, yaratıcı yazmaya herhangi bir tesirine müsaade edilirse, netice sadece tahrif olmaz aksine daha çok yaratıcı melekelerin kurutulmasına yol açar. Ama netice nedir? Bütün muharirlerin “politika dışında kalmalarının vazifeleri olduğu neticesine mi vardık? Tabi ki hayır, zamanımızdaki gibi bir çağda, daha önce söylediğim gibi tefekkür edebilen hiç bir kimse samimi olarak istese de politika dışında kalamaz.


Ben sadece politik ve edebi bağlılıklarımız arasında şimdi yaptığımızdan daha kesin bir tefrik yapmamız gerektiğini ve ama gerekli muayyen işleri yerine getirme iştiyakının genellikle beraberinde getirdiği, birtakım saplantıları yutma mecburiyetini taşımadığını söylemek istiyorum. Bir muharrir politika ile ilgilenirse, onunla bir vatandaş gibi, bir beşer gibi ilgilenmeli bir muharrir sıfatıyla ilgilenmemelidir. Muharririn sadece duyarlılığını öne sürerek politikanın pis işlerini yapmaktan kaçınmaya hakkı olduğunu zannetmiyorum. O da herhangi bir kimse gibi serin salonlarda konferanslar vermeli, kaldırımlara yazı yazmalı, seçmenlerle kulis yapmalı, bildiri dağıtmalı, hatta gerekirse iç harpte savaşmalıdır.


Ancak partisine hizmet için, başkaca ne yaparsa yapsın ama, asla yazı yazmamalıdır. Yazılarının apayrı bir şey olduğunu açıklığa kavuşturmalıdır ve resmi politikayı tamamen reddetse bile, partisine yardımcı olmalıdır. Yazar partisine ters düşmesine sebep olsa bile kendi düşünce silsilesinden vazgeçmemeli, muhtemelen bu sadakatsizliğinin farkına varılmasına da fazla aldırış etmemelidir. Belki de, yirmi yıl önce, komünist sempatizanı olmasından şüphe edilmemesi bir yazar için nasıl kötü bir işaret idi ise, bu gün de reaksiyoner temayüllerinden kuşku duyulmaması aynı derecede kötü bir işarettir.


Peki ama bütün bunlar bir yazarın sadece politik liderler tarafından karşı çıkmakla kalmayıp politika hakkında yazmaktan da geri durması gerektiğini ifade etmez mi? Bir kere daha “elbette hayır!” diyeceğim. Arzu ediyorsa, en aşırı politik üslupla yazmaması için hiçbir sebep yok; sadece, bu işi, bir fert olarak, bir yabancı gibi, düzenli bir ordu kanadında hiç hoş karşılanmayan bir gerilla gibi yazmalıdır. Bu davranış normal politik faydalılık ile oldukça uyum halindedir. Tıpkı bir kim senin mesela bir savaşta, savaşın kazanılması gerektiğini düşündüğünden savaşmaya istekli olması yanında savaş propagandası yapmak için yazı yazmayı reddetmesi gibi... Bazen, eğer muharrir dürüst ise yazıları siyasi faaliyetleri ile tenakuz halinde bile olabilir. Bunun açık şekilde istenmediği durumlar da vardır. Ancak bu halde çare kişinin hislerini tahrif etmesi değil, ses çıkarmamasıdır.


Yaratıcı bir yazarın, ihtilaf zamanlarında hayatını iki bölüme ayırması gerektiğini ileri sürmek bozgunculuk veya saçma olarak görünebilir; ancak tatbikatta başka ne yapabileceğini bilmiyorum. Kendinizi fildişi kuleye kilitlemek, ne mümkündür ne de arzu edilir. Öte yandan, bir parti mekanizmasına hatta bir grup ideolojisine teslimiyetiniz kendinizi bir yazar olarak harcamanız demektir. Bu ikilemin sana verici olduğunu hissediyoruz. Zira ne kadar kirli ve terzil edici de olsa politika ile uğraşmanın lüzumunu da görüyoruz. Çoğumuz her tercihin, hatta her politik tercihin iyi ile kötü arasında yapılması gereğine ve eğer bir şey lüzumlu ise aynı zamanda da iyi olduğuna dair kaybolma yan bir inanç taşıyoruz. Kreşlere özgü bu inancı terk etmemiz gerektiğini zannediyorum. Politikada kişi, hangi şerrin daha ehven olduğuna karar vermekten daha ileri gidemez. Ama kişinin bir şeytan veya deli gibi davranarak kurtulabileceği bazı durumlar da vardır. Mesela harp gerekli olabilir ama katiyetle doğru yada makul bir iş değildir. Bir genel seçim bile hoş veya arzulanan bir manzara değildir. Eğer bu gibi işlere iştirak etmek zorunda kalırsanız —ki yaşlılık, budalalık veya riyakarlık ile malul değilseniz iştirak etmeniz gerekir, zannediyorum— o zaman içinizde bozulmamış bir taraf muhafaza etmek zorundasınız.


İnsanların çoğu için mesele bu şekilde ortaya çıkmaz. Zira onların hayatı zaten bölünmüştür. Bunlar sadece dinlenme zamanlarında gerçekten hayattadırlar. Onların işleriyle politik faaliyetleri arasında hissi bir bağ yoktur. Zaten bunlardan politik sadakat uğruna gönüllü olarak kendilerini terzil etmeleri de istenmez.


Sanatçı ve bilhassa muharrirden istenen işte budur; aslında politikacıların ondan istedikleri yegane şey budur. Eğer reddederse, bu onun faaliyetlerine son vermeye mahkum edileceği anlamına gelmez; Benliğinin yarısı, bir adamda tamamı az her hangi bir başkası kadar metanetle, hatta gerekirse şiddetle hareket edebilir. Ancak yazıları, bir değer taşıdığı sürece, daima bir tarafta duran, yapıları işleri kaydeden, onların gereğini kabul eden ancak onların gerçek tabiatında aldanmayı reddeden daha makul bir nefsin ürünü olacaktır.


(*) M. Selami Çekmegil
    
George ORWELL’den Seçmeler                                                                                            
     Tercüme Eserler Dizisi: 72
     Kültür Bakanlığı Yayınları :1087,
       Ank. 1989


(Not: Bu yazı, Cüneyt Durcan tarafından tape edilerek sitemize gönderilmiştir...Teşekkür ederiz. www.kriter.org)

Yorum

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 02-01-2009 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
82129885 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net