04-12-2022
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Sn.Soner YALÇIN'dan 
dikkate değer bir yazı: 
Edebiyatla 
               Ahmaklaştırma
https://www.sozcu.com.tr/
2021/yazarlar/soner-yalcin
/edebiyatla-ahmaklastirma
-6335565/
 


Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                kardeşimizin
(facebook sayfasından 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  kardeşimizin
(facebook sayfasından
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Çeviriler arrow George Orwell arrow EMPERYALİSTİK YÖNETİMLER (ve BİR FİL AVI)
EMPERYALİSTİK YÖNETİMLER (ve BİR FİL AVI) PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 33
KötüÇok iyi 
Yazar Takdim ve Çev.M. Selami ÇEKMEGİL   
07-11-2005
"BİR FİL AVI"     
                 Yazar: George ORWELL
                 Tercüme ve Sunum: M. Selami ÇEKMEGİL
Image   Irak, Bosna, Çeçenistan, Afganistan ve şimdi Suriye'de (Eset ve eset gibiler eliyle) hortlatılan vahşet  bizi fikren de çok etkiledi. 8/2/1995 tarihli Vakit'te usta bir yazar, kıvrak, nükteli, iğneleyici ve taltif edici kalemiyle, sanki, 'Batılı'ya namuslu denir mi?' diye bir suale kapı açmak istemişti. Soru bana sorulmuş değildi ama yazıda adım geçtiği için şimdi ben cevap veriyorum: Batılı'ya temsil ettiği egemen zihniyet itibariyle tip olarak namuslu denir mi denmez mi konusuna girmeden, Batıda da, 'namuslu adam' vardır, ve çoktur diyorum.. Hem de Doğu'da, uzun yıllar süren sömürü, baskı, şiddet ve biçimlendirme yöntemleriyle müraileşmeye (ikiyüzlülüğe) itilen; hırsızlığa, uyuşturucuya, rüşvete ve fuhuşa zorlanan ama hala masum ve dürüst kalmakta direnen insanlar kadar 'namuslu adam!..'
 
Nereden mi biliyorum?  İşte kanıtı: İngiltere'deki patlamalar üzerine -adeta dünyadaki terörün sorumlusu biziz dercesine- Batıdaki çifte standarda karşı çıkan Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone (bkz.22 Tem. 2005 tarihli Radikal; 23 Temmuz 2005 tarihli Vakit Arşiv eki)  ve  Büyük yazar George Orwell!..        

Bu açılımla size, Batılı, fikir namusu tayıyan işet bu namuslu adamlardan biri: Geoge ORWELL'den bir hikaye aktaracağım. 1989 yılında Kültür Bakanlığı yayınları arasında yayınladığım 'George Orwell'den Seçmeler kitabımdan alıntılayarak'...

Hikaye, Burma'da bir fil avını anlatıyor. Anlatırken, sadece anlatmıyor, sanki sizi de yanına alıyor, oraya götürüyor. Hikayeyi okurken sadece okumuyor, sanki bir süre sonra siz kendiniz de olayı birlikte yaşıyorsunuz.

Hikaye ayrıca, emperyalistik yönetimler için bir psikolojik tahlil ve değerlendirme niteliği de taşıyor.

İşte Batı'da da 'namuslu adam' bulunduğunu söyleyenlerin çok belirgin bir kanıtı George Orwell ve işte Hikayesi:

BİR FİL AVI

Aşağı Burma, Moulmein'de geniş halk yığınlarının nefretine maruz kalmıştım. Hayatımda, böyle bir şeye maruz kalacak kadar önem kazandığım yegane dönem bu oldu. Kasabanın komiseri idim. Anlamsız ve önemsiz nitelikte gözüken Avrupa düşmanlığı çok acı idi. Kimsede nümayiş (gösteriş) yapacak cesaret yoktu. Ama eğer bir Avrupalı kadın pazarda yalnız dolaşsa elbisesine birinin tükürmesi muhtemeldi. Bir komiser olarak ben açık hedeftim ve emin hissettikleri her zaman taciz edildim. Bir defasında futbol sahasında çevik bir Burmalı bana çelme taktığı ve yine bin Burmalı olan hakem de başını diğer diğer tarafa çevirdiği zaman seyirciler çirkin kahkahalar atmıştı. Bu birden fazla oldu.Nihayet gençlerin her tarafta karşılaştığım sırıtan sarı yüzleri, emin bir uzaklıkta olduğum zamanlarda arkamdan yuhlayan hakaretler sinirlerimi fazla bozdu. Bunların hepsinin daha da kötüsü genç Budist rahipleri idi. Bunlardan kasabada birkaç bin vardı ve hiçbirinin sokak köşelerinde durup Avrupalılar'a laf atmaktan başka bir işi yok gibiydi.

Bütün bunlar zihin karıştırıcı ve moral bozucu idi. İşte o zaman emperyalizmin kötü bir şey olduğuna ve ne kadar erken görevimi terk edip ayrılsam o kadar iyi olacağına karar vermiştim. Teoride -tabii bir sır olarak söylüyorum- ben, tamamen Burmalılar'dan  yana ve onları zulümle yönetenlere; İngilizlere karşı idim. Fakat bir geçim kaynağı olarak yaptığım bu işten belki de anlatabileceğimden çok daha fazla nefret ediyordum. Böyle bir işte imparatorluğu kirli taraflarıyla birlikte görürsünüz. Hapishanelerin acı çektiren kafesleri ardında çömelmiş bahtsız mahpusla; uzun süreli mahkumların grileşmiş ineksi yüzleri , bambu ile dövülen insanların morarmış kalçaları, bütün bunlar beni dayanılmaz bir suçluluk duygusu ile ezdi. Gençtim ve iyi eğitilmemiştim; Doğu'daki her İngiliz'e yüklenen cinsten problemler üzerinde yalnız başına düşünmek zorunda kalmıştım. İngiliz İmparatorluğunun çökmekte olduğunu ve hatta  onun, kendini çökerterek, yerine geçecek olan daha genç imparatorluklardan çok daha iyi olduğunu farkedememiştim. Bütün bildiğim, hizmet ettiğim imparatorluğa duyduğum  nefret ile görevimi yerine getirmemi imkansız kılmaya çalışan kötü ruhlu yaratıklar için duyduğum öfke arasında sıkışmış olduğumdu.

Beynimin bir tarafı ile İngiliz Hindistan yönetimini, mecalsiz insanların iradesi üzerine çökmüş yıkılmaz bir istibdat(despotizm) olarak düşünüyor diğer tarafıyla da dünyada en zevkli şeyin bir Budist rahibinin barsaklarını süngülemek olacağını hissediyordum. Böyle hisler emperyalizmin normal yan ürünleridir. İnanmazsınız herhangi bir ingiliz Hint subayına görev dışında yakalıyabildiğiniz zaman sorunuz...

Bir gün meseleye açık olmayan biçimde ışık tutan bir şey vaki oldu. Bu, kendi başına çok küçük bir olaydı.Fakat bana emperyalizmin gerçek yönü, despotik hükümetlerin hareketlerine hakim saikler(sebebler) hakkında evvelkilere nazaran daha açık bir fikir verdi.

Bir sabah, kasabanın diğer köşesindeki bir karakoldan bir müfettiş telefonla beni aradı. Ve bir filin pazarın altını üstüne getirdiğini haber verdi; lütfen gidip herhangi bir şey yapıp yapmayacağımı sordu.  Ne yapabileceğimi kestiremedim ama yine de neler olup bittiğini görmek istedim. Bodur bir atla yola koyuldum, eski Winthcester 0.44 tüfeğimi aldım.Bu bir fili öldürmek için çok küçüktü; ama gürültüsünün korkutmak için yararlı olacağını düşünmüştüm. Pekçok Burmalı yolda beni durdurdu ve filin marifetlerinden bahsetti. Gerçi vahşi bir fil değilmiş ama herhalde kızgınlık nöbeti gelmiş ehil bir fil olsa gerekti. Tabii kızgınlık zamanlarına yakın zincire vurulan filler gibi bu da zincirlenmişti. Ama önceki akşam zincirleri kırmış ve kaçmış. Bu gibi durumlarda ona hakim olabilecek yegane kimse olan bakıcısı takibe çıkmışsa da yanlış bir yöne saptığından şimdi 12 saatlik bir mesafede bulunmakta imiş ve fil sabahleyin ansızın kasabada tekrar belirivermiş. Burmalılar silahsız ve tamamen çaresizdi.Daha şimdiden birinin bambu kulübesini yıkmış, bir ineği öldürmüş, bazı manavlara saldırmış ve meyveleri yutmuş, mahalli çöp arabasıyla karşılaştığında sürücünün tabana kuvvet kaçması üzerine arabayı ters çevirmiş, tahrip etmişti.

Burmalı müfettiş ve bazı Hintli polisler beni filin görülmüş olduğu semtte bekliyorlardı. Burası dik bir yamacı çevreleyen, bakımsız, üzeri palmiye yapraklarıyla kapatılmış bambu kulübelerinden oluşan, labirente benzer, çok fakir bir mahalle idi.Yağış başlangıcında ağır, bulutlu bir sabahtı, hatırladığım.Filin nereye gitmiş olabileceğine dair halka sorularla başladık ve her zaman olduğu gibi net bir bilgi edinemedik. Bu Doğu’da değişmez bir durumdur. Hikaye uzaktan yeter derecede açık duyulur fakat siz olayların cereyan ettiği sahneye yaklaştıkça, o müphemleşir(belirsizleşir) Halktan bazıları filin şu tarafa gitmiş olduğunu, bazıları ise bir başka tarafa gittiğini söyledi. Hatta bazıları filden herhangi bir bilgileri olmadığını itiraf etti. Neredeyse hikayenin baştan sona bir yalan olduğuna hükmedecektim ki, biraz uzaktan acı feryatlar duyduk 'kaç oğlum kaç, hemen kaç!..' diye yüksek ve şaşırtıcı bir bağırma oldu.Yaşlı bir kadın elinde bir çubukla bir kulübenin köşesinden, bir grup çıplak çocuğu kovalayarak dönüp geldi. Ağzında laf geveleyen ve bağırıp çağıran bir grup kadın daha geldi. Açıkça, çocukların görmemesi gereken bir şeyler vardı. Kulübeye döndüm ve çamurda yatan bir adamın cesedini gördüm. Bu hemen hemen çıplak ve henüz ölmüş bir Hindistan’lı, esmer bir amele idi. Ahali filin ansızın kulübenin arkasından adamın üzerine geldiğini hortumu ile yakalayıp, ayağı ile sırtına basarak yere yapıştırdığını söyledi. Yağmur mevsimiydi  ve yer yumuşaktı. Adamın yüzü, yerde bir ayak derinliğinde ve bir iki metre uzunluğunda bir iz açmıştı. Yüzüstü, kolları çapraz ve başı bir tarafa sert bir şekilde burulmuş halde yatıyordu. Yüz çamurla kaplanmış, gözler sonuna kadar açılmış, dişler dayanılmaz bir acı ifadesi içinde sıkılmış ve açığa çıkmıştı. Koca hayvanın ayağının sürtmesi ile adamın sırt derisi, sanki biri tavşan derisi yüzülmüşçesine, intizamla soyulmuştu. Ölüyü görür görmez emir erini civarda bir arkadaşın evine fil tüfeği getirmek için gönderdim. Zaten atımı korkudan parlamaması ve filin kokusunu alınca beni fırlatmaması düşüncesi ile geriye yollamıştım.

Emirber  birkaç dakika sonra tüfekve beş fişekle geri döndü. Bu arada bazı Burmalılar gelerek filin aşağıda birkaç yüz metre ileride pirinç tarlaları içinde olduğunu haber verdiler. Fiilen harekete geçince, semtin bütün sakinleri sürüler halinde evlerinden çıktılar ve beni takip ettiler. Tüfeği görmüşlerdi ve hepsi heyecanla fili vuracağımı bağırıyorlardı. File sırf evlerini tahrip ederken, fazla ilgi göstermemişlerdi. Fakat şimdi başka idi; vurulacaktı... Bu. İngiliz kalabalıklarına olduğu gibi onlara da ufak bir eğlence konusu idi. Ayrıca etini de isterlerdi. Bu bana belirsiz bir huzursuzluk verdi.; ben fili vurmak istememiştim. Tüfeği sırf gerekirse kendimi savunmak için istemiştim. Kaldıki arkanızda bir kalabalık olması her zaman sinir bozucudur. Aptallaşmış bir halde tüfek omuzumda, devamlı büyüyen ve itişip kakışan insan topluluğu topuklarımda tepe aşağı yürüdüm. Kulübelerden uzaklaştığımız zaman, dipte, taşla döşenmiş bir yol ve onun da ötesinde henüz sürülmemiş, ilk yağmurla iyice ıslanmış ve yer yer uzun çayırların görüldüğü binlerce dönümlük boş pirinç tarlaları vardı. Fil yoldan sekiz metre uzakta, sol yanı bize dönük halde ayakta idi.Yaklaşan kalabalığa dönüp bakmadı bile... Çayır demetlerini parçalıyor, temizlemek için dizlerine çarpıyor ve ağzına dolduruyordu.

Yolda durmuştum. Fili görür görmez öldürmemem gerektiğine katiyetle hükmettim. İş gören bir fili öldürmek ciddi bir mesele idi. Devasa ve pahalı bir makinayı tahrip etmek gibiydi ve mümkün oldukça insan bundan kaçınmalıydı. Bu mesafede, sükunetle yemini yiyen bir fil bir inekten daha tehlikeli değildi. O zaman kızgınlık döneminin hemen hemen geçmek üzere olduğunu ve bu durumda bakıcısı gelip yakalayıncaya kadar, sadece, zararsız bir şekilde ortalarda dolaşacağını düşünmüştüm. Şimdi de öyle düşünüyorum, kaldı ki onu vurmayı hiç istemiyordum. Onu bir süre, tekrar vahşileşmeyeceğine emin olacağım bir süre, gözetleyip eve dönmeye karar verdim.

Fakat o anda beni takip eden etrafımdaki kalabalığa bir göz attım. En azından ikibin kişilik ve her an büyüyen dev bir kalabalıktı. Yolu her iki tarafta, uzun mesafeler için bloke etmişti. Cafcaflı elbiseler üzerindeki sarı yüzler denizine baktım. Hepsi filin öldürüleceğinden emin, bu eğlenceden memnun ve heyecanlı idi. Bunlar beni, herhangi bir oyun yapmak üzere olan bir büyücü gibi seyrediyorlardı. Benden hoşlanmamışlardı. Ama; elimde o sihirli tüfekle geçici olarak seyre değerdim. Aniden, herşeye rağmen fili vurmam gerektiğini farkettim. Halk benden bunu bekliyordu ve ben bunu yapmaya mecburdum. İkibin kişinin arzusunun beni mukavemet (dayanılmaz) edilmez şekilde ileri sürdüğünü hissedebiliyordum. İşte o anda, elimde tüfek orada beklerken, beyaz adamın Doğu'daki hakimiyetinin boşluğunu ve faidesizliğini idrak ettim. İşte ben, elinde silahı ile beyaz adam, silahsız yerli ahali önünde ayakta; ve görünürde baş aktör idim.Ama, realitede ben, sadece arkadaki bu sarı yüzlerin iradesiyle oraya buraya sürüklenen manasız bir kuklaydım. O anda beyaz adamın zulme yönelmesi halinde kendi öz hürriyetlerini yok etmiş olacağını da sezdim. Bu durumda o, bir nevi boş bostankorkuluğu, klasik bir avrupa efendisi tipi kazanır...

Çünkü yönetiminin bir gereği hayatını 'yerlileri' etkilemeye çalışmakla geçirir ve böylece her buhranda 'yerliler'kendinden ne bekliyorlarsa onu yapmaya mecbur kalır, maske takar ve yüzü bu maskeye uymak için büyür. Fili öldürmeye mecburdum. Ben buna kendimi, tüfeği getirdiğim zaman mahkum etmiştim. Bir efendi, efendi gibi hareket etmeye mecburdur. Kararlı  gözükmeye, ne yapacağını bilmeye ve belirli şeyleri yapmaya mecburdur. Tüfek elde, arkada 2000 insanla bütün yolu gelmek ve sonra da hiçbirşey yapmaksızın zayıf bir halde geri çekilmek: Hayır işte bu mümkün değildi. Kalabalık gülerdi bana. Oysa ki benim bütün hayatımı tıpkı Doğu'da ki bütün beyaz adamların hayatı gibi, gülünç olmamaya matuf (yöneltilmiş) uzun bir mücadele idi...

Fakat fili öldürmek istemedim. Onun, fillerin o düşünceli büyük anne havası içinde çayır demetini dizine çarpışını seyrettim. Bana onu vurmak bir cinayet olacakmış gibi gözüktü. O yaşta hayvanları öldürmek hususunda fazla hassas değildim, fakat o zamana kadarhiç fil vurmamıştım ve vurmak istememiştim.(nedense büyük hayvan öldürmek her zaman daha kötü gözükür.)

Bunun yanında filin dikkate alınması gereken bir de sahibi vardı. Canlı iken bir fil en azından  50.000 sterlin ederken, ölü olarak o, ancak dişlerinin değeri kadar, muhtemelen 2.500 sterlin ederdi. Fakat süratli hareket etmeliydim. Vardığımızda, orada olan bazı tecrübeli görünümlü Burmalılar’a döndüm ve filin ne kadar zamandan beri böyle davrandığını sordum, hepsi aynı şeyi söyledi:  Eğer kendi haline bırakırsanız size aldırmaz, ama çok yaklaşırsanız saldırabilir dediler.

Ne yapmam gerektiğini tam manasıyla açıktı. File 25 metre kadar mesafe içinde yaklaşmalı ve davranışlarını kontrol etmeli idim. Eğer saldırırsa vurabilirdim, yok eğer aldırmazsa, bakıcısı gelinceye kadar onu kendi haline bırakmakta mahzur olamazdı. Fakat aynı zamanda böyle bir şey yapmayacağımı da biliyordum.Tüfek atıcılığım zayıf; yer, insanın her adımda batacağı kadar yumuşak ve çamurdu. Eğer fil saldırır ve ben isabet kaydetmezsem ancak buharlı silindir altında kalan bir kurbağa kadar şansım olurdu. Fakat o zaman bile özellikle düşündüğüm kendi postum değildi, sadece arkamda tetikte bekleyen sarı yüzlerdi. Zira o anda beni seyreden kalabalıkla yalnız olduğum zaman duyabileceğim cinsten normal anlamda bir korkum yoktu. Bir beyaz adam 'yerlilerin' önünde korkmamalıdır. Ve bu sebepten, genel olarak, korkmaz. Zihnimdeki tek düşünce, herhangi bir yanlışlık halinde bu ikibin Burmalı'nın benim kovalanmamı, yakalanmamı, ayak altında çiğnenmemi ve tepedeki Hindistanlı gibi sırıtan bir ceset haline getirilişimi görmesi idi. Eğer böyle bir şey olmazsa onlardan bazılarının bana güleceği kuvvetle muhtemeldi. Bu asla olmazdı. Bir tek seçeneğim vardı. Fişekleri hazneye sürdüm ve daha iyi destek almak için yola uzandım.

Kalabalık sustu; sayısız boğaz sanki tiyatro perdesinin nihayet açılışını gören insanlarınki gibi derin, sessiz ve mutlu bir ohhh nefesi aldı. Nihayet, o birazcık zevki tadacaklardı. Tüfek, dürbünlü iyi cins Alman tüfeği idi. O zaman bir fil vurmak için kulak deliğinden girip diğerinden çıkan hayali bir çubuğu kesmek üzere ateş edilmesi gerektiğini bilmiyordum. Bu sebepten fil yan durduğuna göre tam kulak deliğine nişan almam gerekirken, fiilen beynin orada olacağını düşünerek deliğin birkaç santim önüne nişan aldım.

Tetiğ içektiğimde, patlamayı duymadım ve tüfeğin tepmesini hissetmedim. Fakat kalabalıktan yükselen şeytani neşe gürültüsünü duydum. O anda, bir kimsenin ancak düşünebileceği kadar kısa bir zamanda filin üzerinde esrarengiz ve müthiş bir değişme oldu: Ne kımıldadı, ne düştü fakat vücudundaki her çizgi değişmişti. Ansızın hastalanmış büzülmüş, oldukça yaşlanmış bir görünüme girdi. Sanki mevsimin korkunç etkisi onu yere devirmeksizin felce uğratmıştı. Nihayet, uzunca görünen bir süre sonra (ki 5 saniye olduğnu söyleyebilirm) iradesiz bir şekilde dizleri üzerine çöküverdi. Ağız salyalandı. Üzerine korkunç bir zaafiyet çökmüş gözüktü. İnsan onu binlerce yıl yaşlanmış zannedebilirdi. Aynı noktaya tekrar ateş ettim. İkinci atışta da yıkılmadı ama, ümitsiz bir yavaşlık içinde dizleri üzerine tırmandı; bükülen bacakları ve düşen başı ile zayıf bir tarzda doğruldu. Üçüncü kez ateşledim. Bu onun işini bitiren ateş oldu. Onun verdiği acının bütün vücudunu sarstığını ve bacaklarındaki son takati de aldığını görebilirdiniz. Fakat düşerken biran için arka bacaklarının altında katlanması nedeniyle kalkar gibi oldu. Sanki yuvarlanan dev bir kaya gibi dikeldi; hotumu, ağaç gibi göğe doğru yüceldi. İlk ve son defa boru gibi gürledi ve sonra karnı bana dönük şekilde uzandığım yeri bile sarsan bir çöküşle düştü.

Kalktım... Burmalılar önümden çamur ortasında yarışa çıkmışlardı bile.  Filin bir daha kalkamayacağı açıktı, ama ölmemişti. Uzun hırıltılı solumalarla ritmik nefesler alıyor, büyük tepeyi andıran karnı acı ile kalkıp kalkıp iniyordu. Ağzı sonuna kadar açıktı. Pembe boğazının derinliklerindeki mağaraları görebiliyordum. Ölmesi için uzun süre bekledim. Fakat soluması zayıflamadı. Nihayet geriye kalan iki atışımıda kalbinin bulunması gereken noktaya boşaltıverdim. Kırmızı bir kadifeyi andıran yoğun kanı fışkırdı. ,ama yine ölmedi. Bu atışlarda vücudu sarsılmadı bile, işkenceli soluma durmaksızın devam etti, çok yavaş ve büyük bir acıyla, ama benden çok uzak bir dünyada ölüyordu. Orada artık bir mermi bile ona daha fazla bir şey yapamazdı. Bu korkunç gürültüye bir son vermek gerektiğini hissettim. Bu büyük hayvanı, orada hareket edemez ve ölemez güçsüzlükte kendini bitirmeye bile muktedir olmaz halde yatar görmek bana korkunç gözüktü. Küçük tüfeğimi getirttim. Kalbine ve boğazına bütün mermileri boşalttım. Bunlar da hiçbir etki yapmamış gözüktü. Azaplı solumalar bir saat tıkırtısı kadar intizamla devam etti.

Sonunda daha fazla dayanamadım ve uzaklaştım. Daha sonra yarım saat kadar can çekiştiğini öğrendim. Burmalılar heybe ve sepetlerini daha ben ayrılmadan getiriyorlardı bile. İkindiye varmadan hayvanın kemiklerine kadar soyulduğunu duydum.
***

Sonraları tabii filin öldürülmesi hakkında, bitmez müzakereler oldu. Sahibi deliye dönmüştü, ama nihayet bir hintli idi ve hiçbir şey yapamazdı. Kaldı ki ben kanunen doğru olanı yapmıştım. Zira kudurmuş bir fili de kudurmuş bir köpek gibi eğer sahibi kontrolünü kaçırmışsa öldürmek gerekirdi. Avrupalılar arasında fikirler farklı idi. Yaşlılar doğru yaptığımı söylediler, gençlerse bir ameleyi ezdiği için bir file kıymanın lanetlenecek bir ayıp olduğunu ifade ettiler. Çünkü bir fil herhangi bir ameleden daha çok değer ifade ederdi. Ama sonradan ben amelenin öldürülmüş olmasından çok memnun oldum. Bu beni hukuken haklı kıldı ve bana fili vurmam için yeterli bahaneyi sağlamış oldu.

Ama sık sık merak ederim. Acaba bir kimse benim bu işi sadece, aptal gözükmekten kaçınmak için yaptığımı anladı mı diye...  

                                                         Çeviren M. Selami Çekmegil

Yorum
2 farklı örnek
Yazar Fahri açık 2008-07-09 02:14:01
"O'na Karşıyaka'da bir ev hazırlanmıştı ki, bu evde işgal sırasında Yunan Komutanı Konstantin de kalmıştı. Evin sahibinin oğlu ile, hizmetli olarak çalışanların bazı yakın akrabaları da Yunanistan'da esir bulunuyordu. İşgal günlerinde bütün Türkler gibi, çok ızdırap çekmişlerdi. Yürekten yaralıydılar ve intikam ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Bu duyguların etkisi altında, evin merdivenlerinin üzerine, muzaffer başkomutanın basıp geçmesi için, bir düşman bayrağı sermişlerdi. 
Atatürk, yere serili bayrağı görünce durdu. Etrafını sarmış çoşkun kalabalık, kadınlı erkekli İzmirliler tempo tutuyor, kendisini yürümeye davet ediyor ve gözleri yaşlı, "Basınız, buyurunuz geçiniz, giriniz. Bizim öcümüzü yerine getiriniz" dileğinde bulunuyorlardı. O'nun duraklamasını fark edenler, "Yunan Kralıda bu eve, bayrağımızın üzerine basarak girmişti paşam.." diyerek, gayretlendirmeye çalıştılar. "Lütfedin, ne olur, bu karşılıkla öcümüzü alın, bu lekeyi silin. Bu haktır, sizindir" şeklinde neredeyse yalvarmaya dönüştürdüler. 
Böylesi durumlarda, benliğini ve sağduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; çoşkulu, yalvarmaklı, ağlamaklı ahaliye, en tatlı bakış ve sesi ile; " O hata etmiş. Bir milletin istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenmez. Ben onun hatasını tekrar edemem" diye seslenerek, yere serili bayrağın kaldırılmasını işaret etmiş ve öyle içeri girmişti. Bu sözler, bu asil davranış üzerine, kalabalık bir daha çoşmuş ve alkış tufanı kopmuştu."  

Hz. Ali, kılıcını kaldırır, boynunu vuracaktır. Esiri, tam bu esnada yüzüne tükürür. Hz. Ali, duraklar. Herkes bekler ki, daha bir hınçla kılıcını indirsin. Oysa, O tam tersine bir an öyle kalır ve silahını düşürür. "Şimdi senin canını alırsam, kendi nefsim için mi yaptım acaba diye hep şüphe taşıyacağım."  
IMHO this
Yazar Dianaladys açık 2013-04-19 09:39:41
music well

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 21-06-2013 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
90944328 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net