24-10-2020
 
 
 
  :: Ana Menü
 
 
 
Duyurular
AKIL IÇIN YOL BIRDIR

(THERE IS but
ONE WAY for REASON)
       
(linkleri SAG TIKLAYIN
                                 lütfen)

Daha Nice güzel 
                       bayramlara 
ermemiz dileklerimizle 
                       Selam Size...
 
Önerdigimiz sayfalar:
M. SAID ÇEKMEG?L 
anisina
https://www.facebook.com/
groups/35152852543/?mul
ti_permalinks=1015385
0899667544&notif_t=grou
p_highlights&notif_id=147
2405452361090




Nuri BiRTEK
                karde?imizin
(facebook sayfas?ndan 
              ilginç tespitler)
https://www.facebook.
com/nuri.birtek




Raci DURCAN
                  karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
             ilginç tahliller)
https://www.facebook.com
/raci.durcan?fref=ts



Mesut TORAMAN
                   karde?imizin
(facebook sayfas?ndan
dikkate de?er görüntüler)
https://www.facebook.
com/mesut.toraman.52









M. Selami Çekmegil 
                          kimdir!









    ____________________
BU SITE
    Selami ÇEKMEG?L’in
Yegenleri:
    Melike TANBERK ve 
    Fatih ZEYVELI'nin
 beyaz.net ekibi ile birlikte
      M.Said ÇEKMEGIL 
  an?sina ARMAGANIDIR!  


   Anasayfa arrow Güncel Yazılar arrow TEOKRASİ İSLAMLA YOK EDİLMİŞTİR!..
TEOKRASİ İSLAMLA YOK EDİLMİŞTİR!.. PDF Yazdır E-Posta
Kullanıcı Oylama: / 9
KötüÇok iyi 
Yazar Av. M. Selami ÇEKMEGİL   
15-11-2008
                                   Eğitim’de 
                                   BİLİMSEL BİLMEZLİK                                          

                                         Av. M. Selami ÇEKMEGİL
           Okullar neredyse bir ülkede cehaletten aydınlığa geçişin simgesi haline geldiler. Bu bütün dünyada olduğu gibi bizde de böyle olmalıydı. Ama sanki özel kurs almadan çocuklarımızın sınıf geçmesi zorlaştırılan  bizim okullarımız, maalesef bu simgesel görüntüye ters düşüyorlar. Zorunlu  eğitim ve öğrenim yaşı geçtikten sonra çocuklarımızı mesleksiz ve hünersiz, pratiği olmayan -çok kez de  yanlış- bilgilerle  sokağa işsiz  terk eder görünümdeki bu okullarımız sanki ülkeyi aydınlıktan bilmezlik ufuklarına yönlendiriyor ve kişilerin fıtri (doğuştan var olan) doğruyu eğriden ayırma yeteneğini bile köreltiyormuşçasına bir  görünüm veriyor... Neredeyse insanı,  Osmanlıyı yıkıma götüren Tanzimat
eğitimine karşı ünlü İstiklal Şairimiz Mehmet Akif ERSOY'un söylediği gibi “…Bırakın oğlumu cahilliğine razıyım ben…” diyecek noktaya getiriyor.

            Bu satırlar nereden mi aklıma geldi bilmiyorum ama, geçen gün bizim Orta öğrenimdeki Cüneyt’in “Lise, Demokrasi ve İnsan Hakları Ders Kitabı”na(*) göz  atınca -bir hukukçu olarak beynimi kamaştıran- vahim bir yanlışlık dikkatimi çekti.

            Bakınız bu kitabın 28. sayfasında çocuklarımıza “bilim”(!) ve “bilimsel”(!) diye neler öğretiliyor!.. Gelin  bu satırlara egemen bilgisizliğe aşağıda birlikte eğilelim.

            İşte o satırlar; doğrudan kitaptan, 28. sayfasından aynen. Kendi indi görüşlerini bilimsellik maskesi altında çocuklarımıza anlatan "Talim Terbiye"den icazetli yazar diyor ki çocuklarımızın bilgi öğreneceği bu kitapta:

            “… Türkler Müslüman olduktan sonra, daha çok teokratik yönetim biçimini benimsediler. Peygamber  ve dört halife döneminde yönetim teokratikti. İslam Hukuku, sadece inanç ve ibadetle ilgili olmayıp insanlar arasındaki ilişkilerle bunun gerektirdiği ekonomik ve siyasal ilişkileri düzenleyen kuralların tümüne yön veren bir bütündü. (**)

            Şer’i ve örfi hukuk kurallarının uygulandığı (***) Osmanlı Devleti, monarşik ve teokratik bir devletti.  Zaman içerisinde şer’i hukukun alanı genişletildi.  Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında halifeliği devralmasından sonra Osmanlı padişahları, ülkeyi Hz. Muhammedin vekili ve Dünya Müslümanlarının başı olarak yönettiler….”(****)

            Şu satırların neresini irdeleyip neresindeki bilmezlikleri sergilemeli kestiremiyorum. Ama Peygamberimizin yönetimine “Teokrasi” yakıştırması yapan bilmez saygısızlığa işaret etmeden geçmek de  çok zor.  Kitap bu söylemiyle Hz. Peygamber efendimizin yönetimine “teokrasi” derken o yönetim tarzını beğenmiş olduğunu mu söylüyor,  yoksa Hz. Peygamber efendimize de bilinçsizce “Teokrat” diyerek beğenmediğini mi  ifade etmiş  oluyor; bu belli değil.  Ama bu yakışıksız yanlışı  bilimsellik dışı  olarak sergilemek ve de çoklukla müminlerin sırtından beslenen ve semiren bilmezliği  teşhir etmek bir hukukçu ve bir mümin olarak boynumuzun borcu oluyor… Bunu yaparken “Talim ve Terbiye”den akredite yazar gibi profesyonelce dayanaksız şeyler yazmayacağız, tam aksine o zihniyete  vücut verip üstümüze salan Batılı otoritelerden bilimsel icazet alan bir çalışmanın bilimsel ve tahlili verilerini aktaracağız. Sloganik cümlelerle gencecik beyinlere yanlış bilgi aktarımı yerine hayat yolunda yürümek isteyen yetişkinlere ışık tutmak için tahlilci bir uslubu sergileyeceğiz. Hz. Peygamber efendimizi ve arkadaşlarını  “teokrat” gibi gösteren “aydınlara” (!) egemen sistematik ve yaygın bilgi noksanlığını sergilemektir asıl amacımız, bilmezliği bilgiye çevirmektir.

        Bakınız bu konuda, "Teokrasi İslamla Yok Edilmiştir"diyen ve Kolonya Üniversitesi Devletler Hukuku Profesörlerinden Dr. Gerhard KEGEL’in “Müslüman toplumlara dair bilgimize ve belki de bütün toplumlar arasındaki sulhe dikkate şayan bir katkı “ diye tanıtıp onayladığı Hukuk doktora çalışmasında bir yazar; Dr. Said Ramazan, ne diyor ve meseleyi nasıl yetenekle izah ediyor:

        "Yunanca “tanrı” manasında “theos” kelimesinden müştak (üreme) bir kelime olan teokrasi, doğrudan doğruya veya bir ruhban sınıfı aracılığıyla tanrı tarafından yönlendirilen hükumet veya devletlere ilişkin (2) müphem bir kavramdır. Geçmiş yüzyıllar, bu idare sistemini esrarlı bir hava ile karanlık bir dehşet ve kötülük zeminine oturtmuş bulunuyor. “İslami Devlet” kavramı da ister istemez  sırf bu adlandırma sebebiyle, görünürde benzer bir unvan olan teokrasiye ilişkin ifadelerden mutazarrır olmak durumunda kalmıştır. Gayrı Müslim yazarların bu meseleyi anlamadaki başarısızlıklarından    daha az olmayan bir güçlük, Batı tarihinin birçok Müslüman yazar üzerindeki etkisinden doğuyor… Oysa ki Müslümanlığın, ister bir şahıs isterse bir müessese olsun, hiçbir cismani varlığa Allah’ın temsilciliğini iddia etmek hususunda salahiyet vermemiş olması sebebiyle, devlet ve kilise arasındaki uzun Batılı mücadele, İslam düşüncesine yabancı bir mahiyet taşımaktadır. Allah Allah’tır, insansa insan. Hz. Peygamber bir vahiy taşıyıcısı idi ve vahiy de Hz. Peygamber’in vefatıyla sona erdi. Hz. Muhammed’in geride bıraktığı ilahi kurallar, Allah’ın kuralları olmakla beraber Allah’ın (zatı) değildirler. Onlar bütün anlatım maksatları için müşterek olan dil kaideleri içinde beşer örneği Hz. Peygamber vasıtasıyla Arapça olarak vahiy ve naklolundular.Hz. Peygamber ise her ne kadar mükemmel de olsa nihayet bir insandı (1) ve (her insan gibi) ebediyete irtihal etti.Geriye kalan, müminlerin tatbikatta sıkı sıkıya yapışacakları emirlerden başka bir şey olmayan ilahi kurallardır.  Müslüman’ın inancı hiçbir kimsenin, hiçbir zümre veya  teşkilatın  Allah ile hususi bir münasebet tesisi için imtiyaz sahibi veya onun adına konuşmak hususunda özel bir hak sahibi olmadığıdır. Allah insanlara, yalnız peygamberler vasıtasıyla hitap etmiş olup, bunlar dışında diğer bütün insanlar eşit mevkidedirler. Müslümanlar ilahi hükümlerin tefsir ve tatbikinde de diğer herhangi bir hukuk kanunnamesinde olduğu gibi farklı düşünebilmektedirler. Bu hükmün ötesinde başka hiçbir otorite olmadığı gibi, hükmün otoritesi de metninin ifade ettiği ve insan düşüncesinin kavrayabileceği kadardır. Batının teokrasi anlayışının tam tersine İslam, iman sahasında Allah ile insan arasındaki tüm benzetmelere karşı bir isyandır. Bütün insanlar beşerdir ve hiçbir insan da hatasız ve noksansız değildir. Bu (durum) Louis Gardet’in İslamı karakterize etmek için söylemiş olduğu “une theocratie laique et egalitarie” (2) şeklindeki garip ifadeyi izah edebilmektedir. Bu garabet, ne laik ne de teokratik olan bir ideolojiyi anlamak hususundaki aczi açığa çıkarıyor. İslam’ın tarifini Batılılar için güçleştiren hadise, bu paradokstur. Mamafih Prof. Gibb: “İslam, ilk aktivitesini ve en mütekamil ifadesini teolojiden çok hukuk alanında bulmuştur. Bu İslam toplumunun pratik eğiliminin ve düşüncesinin bir özelliğidir.” (3). derken böylesi bir tarife çok yaklaşmıştı . Prof. Gibb’in vermiş olduğu bu husustaki izahata ve Müslüman toplumunun sonradan hayli zarar gördüğü sapmalara rağmen, işaret olunan bu “ilk aktivite”nin, İslam’ın peygamberi, yani sahih takdimini ifade ettiğine dikkat edilmelidir. İnsan için pratik bir test ve fiili iman kıstası olarak bir fantezi olan teolojik düşünceden ziyade, kendi inancına uygun bir hayat sürmesini temin edecek olan hukukun öngörülmüş olmasının bir deha noksanlığı değil de - Müslüman’ın inandığı gibi – incelikli bir plan olabileceğini de burada belirtelim. İslam’ın karakteristik hususiyetini bir takım esrarlı çıkışlar değil, bir hareket kodu olması belirler…

            Müslüman telakkide din, Allah’la kul arasında tamamen hususi bir hadise değildir. Bir hususilik vardır ve aslında bütün dini aktivitenin esasını bu hususiyet teşkil eder. Fakat bu hususiyet içinde bile fert, herkes üzerinde zorlayıcı olan hukuk sistemini de içerir. Bu hususiyetin bir kimsede veya bir zümrede herhangi bir dokunulmazlık tesis etmesi asla kabul edilemez. Hz. Muhammed’in Müslümanlar üzerindeki otoritesinde bile kendisine indirilen vahiyle,bir insan olarak şahsı arasında açık bir çizgi vardır. Tabiilerinin Hz. Muhammed’in peygamberliğine olan tam imanları kendisinin bir beşer olduğu idrakiyle el ele yürümüştür. Meşhur Bedir muharebesinde(4) kendilerine soruldu: “mevzilendiğimiz bu yer Allah’ın (vahiyle) seçmiş olduğu bir yer midir yoksa bu sizin planınız mı?” Hz. Peygamber, “Bu sadece benim bir planımdır.” Diye cevap verdiler. Bunun üzerine El-Hubab İbn-il Münzir: “Bu bana uygun bir mevzilenme gibi görünmüyor” dedi ve izah ettiği sebepler tahtında bir başka mahal önerdi.Bu izaha kani olan Hz. Peygamber, Müslüman ordusunun mevzi değiştirmesini emrettiler.

            Bir davayı hükme bağlarken Hz. Peygamberin söylemiş olduğu şu meşhur sözleri çok daha sarih: “ Olabilir ki bazılarınız davada hakkını ispat edememiştir. Ben sadece bir insanım. Eğer hükmüm yanlış olarak layık olmayana teveccüh ediyorsa, bu onu yalnız Cehenneme götürecektir.”

            İlk halifeler hukuk üstü değil de hukuka tabi idareciler olarak pozisyonlarını tasrih hususunda daima dikkatli idiler. Halife, bir kimsenin yerine geçen (halef) manasını ifade eden Arapça bir kelimedir. Halifeler, ümmetine bırakmış olduğu emirleri icra etmek üzere Hz. Peygamberin yerini almış olduklarının şuuru içinde ona halef olarak nasb edilmişlerdi. Artık vahiy sona ermiş olduğuna göre halife, bütün cemiyet tarafından idari ehliyeti göz önüne alınarak seçilen bir insandan öte bir şey değildi. Hz. Ebubekir, ilk halife olarak seçildiği “saqife”deki (Medine’de bir yer) ümümi toplantıda: “aranızda en layık olanınız olmadığım halde idareciliğinize getirilmiş bulunuyorum. Doğru olduğum zaman bana yardım ediniz. Fakat yanıldığımda beni düzeltmelisiniz.” (1) diyerek görevi deruhte etmişti.

             Bununla beraber Kur’andan yanlış bir iktibas, vahim yanlış telakkiler doğurmuş bulunuyor. Halife kelimesi Kur’anda “halef” veya “vekil” manasında iki yerde kullanılmıştır. (2) Bu kelime çoğul halinde diğer altı ayette ve fiil hali “istahlefe” ve “halefe” ise diğer sekiz ayette geçiyor. Ama bunlardan hiçbiri halifeyi Allah’ın vekili olarak tavsif edenlere bir delil-hüküm teşkil etmemektedir. Bu ayetl.erden birincisi, daha ziyade, bir başka şeye delil teşkil ediyor. Ayet şöyledir: “Ve Rabb’in meleklere: muhakkak ben yeryüzünde bir halife yaratacağım dediği zaman, melekler: ‘biz seni hamd ile tesbih ve takdis edip dururken orada bozgunculuk yapacak, kanlar dökecek birini mi var edeceksin?’ dediler. Allah, “sizin bilmeyeceğinizi herhalde ben bilirim’ demişti. Ve ademe bütün isimleri öğretmişti…” (3).

            Görülüyor ki: melekler bile Allah’ın ademe atfettiği halife kelemesinden herhangi bir uluhiyet manası anlamamışlardı. Hatta, “halife” kelimesi uluhiyet manasında herhangi bir şey ifade etmiş olsa, bu mananın Hz. Adem’in babası bulunduğu ve modelini teşkil ettiği bütün insanlara şamil olması gerekir. Halife kelimesinin kökü olan “HALEFE” , “bir kimsenin yokluğunda yerini almak” manasını taşıdığından, lafız olarak olarak daima mevcut olan Allah ile irtibat halinde kullanılamaz. (Bu ayette Arapça’nın bir hususiyeti icabı sadece cümlenin gelişi içinde manalandırılması gereken remzi bir ifade olabilir. Bu sebepledir ki, biz bu ayetlere “idareci” (4) kelimesini halife kelimesinin en iyi tercümesi olarak düşünüyor ve böylece bu ayetten Allah’ın yaratığı olan Adem’e (ve onun şahsında bütün insanlığa) tevdi ettiği kuvveti anlıyoruz ki, insan bu kuvvetle diğer mahlukatı hükmü altına almıştır. Hatta,  bu manada Arapça halife kelimesi, bilhassa bu ayetlerde, “Peygamberin yerini alan kimse”den başka bir şeyi ifade etmeyen ‘peygamber halifesi’ ile karıştırılmamalıdır. Halifenin, “Allah’ın vekili” olarak yanlış tavsifi üzerinde durduktan sonra Prof. Gibb; şuna işaret etmek mecburiyetinde kalıyor: “…Fakat, teorilerinin mihrakında, her ne kadar izahlarında nadiren temas etmişlerse de, Müslüman fakihlerin pek iyi bildikleri bir tenakuz yatıyordu. Çünkü Müslümanların asıl bağlılıkları imama (halife veya idareciye) değil de, doğrudan İslam kurallarınadır…” (1) 

            “Mohammedanısm” isimli eserinde Prof. Gibb; bunu birçok vesilelerle farklı şekilde tekrar etmek mecburiyetinde kalıyor: “doğru” diyor, “bir zamanlar hilafet vardı fakat hilafet bir papalık sistemi değildi. Ve Emeviler zamanından beri de ilahiyatçılar ve hukukşinaslar ona herhangi ruhi bir kuvvet atfetmeyi katiyetle reddetmişlerdi.”(3). Ve yine, “bozulmamış şekliyle İslam’da halifenin tefsir edici bir fonksiyonu olmadığı gibi, dini bir kaide koyma kudreti de yoktu.” Diyor. Prof. Anderson, açık açık: “sultan veya halifenin görevinin Müslüman toplumunu harpte yönetmek ve sulhte o toplumun bir icra organı olarak hareket etmek olduğu doğrudur ama o, kutsal hukukun dununda olup üstünde değildir. Ve Allah’ın emrettiklerine de karışamaz” (5) diye belirtiyor. 

            Teokrasinin Avrupa orta çağındaki tahammül edilmez boyunduruğunun tam tersine, İspanyadaki İslam Hukuku ile yönetilen devletin hür düşüncenin belli bir merkezi haline gelmesi İslam döneminde idi. Alfred Guillaume: “Batılı bilginler Felsefe, Matematik, Astronomi, ve Tıp öğrenmek için İspanya’ya giderlerdi. En eski Avrupa Üniversiteleri İspanya’nın İslam Üniversitelerinden edindikleri bilgilerle geri dönen bu bilginlere çok şey borçludurlar.” (6)

            Kısaca, İslami telakkinin asla “teokrasi”ye yol açmayacağı söylenebilir. Bunun basit sebebi, İslamın din telakkisinin temelinde papazvari her hangi bir hiyerarşinin mevcut olmayışıdır."(*****)
-----------
(*) “Lise Demokrasi ve İnsan Hakları Ders Kitabı, İlknur GÖNER, İst. 2008, (Kitapta, “Talim Terbiye Kurulu’nun 06.12.2007 tarih ve 187 sayılı Kurul kararı ile 2008-2009 öğretim yılından itibaren beş yıl süreyle ders kitabı olarak kabul edilmiştir.” notu yer almıştır.
(**) Sanki diğer bütüncül felsefi dünya görüşleri, örneğin komunizm, Judaism, etc.böyle değil.
(***) Yer yer Türk Medeni Kanunu,İsviçre ve İngiliz Hukuk siteminde de  'örf ve adet' hukuka temel teşkil etmekte ve kazai hükümlere yön veren hukuk kaynağı  olarak tatbik alanı bulmaktadır. Bunun neresi yanlış veya  teokrasi anlamak zor.  
(****) Yaşamayan insana nasıl vekalet edilir o ayrı bir konu; sanki başka kavimden (ırktan) Müslümanlara (insanlara)  baş olmak kötü  bir şey mi anlaşılmıyor. İngiltere tüm Commonwealth ülkeleriyle ne kötülük görmüş bundan izahı mümkün değil.
(2) The Concise Oxford Dictionary, s.1321.
(1) K. XVIII: 110
(2) Louis Cardet, La Cite Musulmane: Vile Sociale et Politique, Paris, 1954, s.31.
(3)H. A. R. Gibb, Mohammedanism, s.72.
(1) İbn-i Hişam, İkinci baskı, Naşiri Mustafa Halebi, Kahire, 1956, C.1, s.620
(4) The Holy Qur’an, Commentary by Muhammed Ali, s.17.
(1) El_Khudari, Tarih el-Umam el-İslamiye, Arapça, C.1, s.170.
(2) K.II, 30 ve XXXVIII, 25-26.
(3) K. II, 30-31
(1) Gibb, Constitutional Organization, Treatisi in Law in The Middle East, s. 5.
(3) Mohammedanism, s. 20.  (kitabının birinci sahifesinde yazar, Müslümanların, Hristiyan veya Hristiyanlığın Hz. İsa’ya ibadet ve iman etmesi gibi Hz. Muhammede ibadet manası taşıması sebebiyle Muhammedan veya Muhammedanism tabirlerinden hoşlanmadıklarını belirtiyor.)
(4) a.g.e., s. 96.
(5) J. N. D. Anderson, Reflections on Law, Natural, Divine and Positive, Westminister Carlton Hall’de tertiplenen Victoria İnstitude’un 94. toplantısında konferans, 1 aralık 1956, s.14.
(6) A. Gullame, İslam, Pelikan kitapları, 1954, s. 85.

(*****) bkz. kriter, mayıs 76, C.1, sayı 1.

Yorum
Yazar dedemin mesleği açık 2008-11-15 11:25:52
Sayın Selami Çekmegil'e, 
 
Adı geçen kitaptaki "Teo..." kelimesinin MEB. tarafından öğrencilere gönderi- 
len bir kitapta kullanılışını eleştirinizi hararetle tebrik ediyorum.Hz. Ali'ye isnat edilen "İlim bir nokta idi; onu cahiller çoğalttı." cümlesini hatırlarsınız.Yalnız bilimsel olmak için kelimelerin doğru anlamlarını bilmeye ihtiyaç var. Benim tecrübelerime göre doğru anlamı bilmeyenler bu cehaletlerini yabancı kelimelerle gizlemek istiyorlar. Şimdi ben "kamufle etmek" kelimesini kullanabilirdim;fakat Türkçesi varken yabancı bir kelime seçmek gerçekten çok zırva.Bunun daha ötesi dil gibi zihnin işleyişinde en önemli rehber olan bir varlık aracının çıkmazlara sürüklenmesidir."Premature,spontan,spesifik..."kelimeleri son günlerde bakanlar tarafından kullanılmıştır. MEB'da ÖSS sorularında düzelttiğim yanlışların doğrularını gösterecek kimse bulunmamaktadır.Ne yazık ki bu kitaplar Talim-Terbiye Kurulunca devletin milyarları harcanarak incelenmektedir.Maalesef sonuç meydanda... 
Kavramın doğru anlamı konusunda epeyce uzun açıklamalarda bulunmuşsunuz.Ben de "Acaba yazınız daha kısa ve açıklayıcı olabilir miydi?" diye düşündüm. "Ete , kemiğe büründüm..." meselesi gibi.Tabii bunları söylemek kolay.Et,kemik nereden geliyor?Onların geldiği kaynak hayatımız boyunca uymamız gereken kuralları da bildiriyor.Sonra şair,düşünür biri kalkıyor ve"İslamiyet sınır meselesidir." diyordu.Bir başkası da"Konuşmak bitsin artık ;önce nefsinden başla ve doğru hukuku yaşa!" derse o da haksız olmaz. Ama en güzel hukuk şu sözlerde gibi geliyor bana .Yüce,örnek insan kendisine gelen iki ihtilaflı insana "Ben hakkınızdaki kararımı söyledim ama yine de sizler kararınızı kendi vicdanlarınızla verin." diyerek gerçek çözümleri gösterir.Zaten bütün mesele Allah'a vereceğimiz hesabı düşünmektir herhalde adı teoloji olsun olmasın. Ercan Arslaner'den selamlar.
selami abi'nin yazısı
Yazar bilal sürgeç açık 2008-11-16 18:02:35
 
Selami Abi, bu yazıyı bana haber verdiğinde ben TRT2’de Şeyda Açıkkol'un sunduğu 100+1 programında Prof Dr Halil İnalcık'ı yine aynı saate Üke TV'de Doğu Batı programında Sefer Turan'ın konuğu Prof Dr Ferruh Sezgin'i birinden diğerine geçiş yaparak önemli iki konuyu maalesef tam verim almadan izlemeye çalıştım. 
 
Uzun yıllar bu ülkede kendi geçmişleri Osmanlılar yeni yetme çocuklara ilk mekteplerde padişahların astığı astık kestiği kestik olduğu yalanını öğrettiler. Marksist bir devlet Rusya'da kurulduğunda Çarlığın dış borçlarını ret dışında hiçbir birikimini ret etmediler. Prof İnalcık Osmanlıları’ın din hürriyetine dinlere karşı saygısına verdiği bir örnek “Osmanlı, Patriklere maaş öderdi” 
 
Prof Dr Ferruh Sezgin dünya çapında bir bilim tarihçisidir. İşte onun anlaklarından aklımda kalan “Hicri birinci yüzyılda İslam dünyasında Müslüman okuryazar insan sayısına dünyadaki bütün okuryazar insanların sayısına eşti. Dünya bilim terminolojisinde kavramların %25 Yunan, %50 si Müslüman,%25 modern çağa aittir. Avrupa’da ilk üniversite 11 yy.da Haçlıların Müslümanlarla ilişkiye geçmesinden sonra ortaya çıkmıştır. ” 
 
Selami Abi’nin bu yazısı çok güzel yalnız girişteki “ Zorunlu eğitim ve öğrenim yaşı geçtikten sonra çocuklarımızı mesleksiz ve hünersiz sokağa işsiz terk eder görünümdeki bu okullarımız sanki ülkeyi aydınlıktan bilmezlik ufuklarına yönlendiriyor “bu satırların çıkartması lazım. Bu başka bir konu Ayrıca zorunlu eğitim yanlış değil. Bu ülkenin doğru olan ancak yanlış uygulamalı bir kararıdır. Zorunlu bir eğitim olsun o da şöyle 5+3 veya 4+4 vs Bir de yetenekli gençlerin özellikle meslek liselerini tercih etmemelerinin temel nedeni zorunlu eğitim değil üniversitelerde uygulanan katsayı problemidir. Misal İmam Hatiplerin önüne konulan katsayı problemi kalksa yine tercih edilir, 1998’den önceki yıllar gibi yine imtihanla bu okullara öğrenci alınır. 
 
Bir de eğitim Türkiye’de yanlış algılanıyor.: “İmza atarak para kazan, oku devlet maaşına bağlan rahat et.” Halbuki tarihte göstermiştir ki;,Rahat toplumlar her zaman batmıştır.Bizim ülkemizde sosyal hayatı derinden etkileyen köyden şehre yoğun göçte de bu anlayış var “şehre göç! rahat et” çalışmayan üretmeyen her toplum batacaktır. Son örneği Amerika’dır. Geçenlerde Ali Fuat Başgil’in bir yazısını okudum bir Alman’dan nakil var “Avrupa’nın zenginliğinde sömürgeciliğin önemli bir rolü var diye bu kısmen doğru ancak tamamen doğru değil “Almanlar hiçbir zaman sömürgeci olmadılar. Ancak çok çalıştılar.”bu tarihen pek de yanlış bir söz değil.  
 
Selami Abi bir yerli, bir de yabancı yazardan örnek vermiş yerli yazar. Tarih konusunda yerli yazarları genelleştirme yapmıyorum ama batıcı anlayışa sahip hala 1930 anlayışa sahip olanları dikkate almamak lazım O anlayış şu bir zamanlar eski başbakanlardan Ecevit "Vahdettin hain değildir" derken, eski Başbakan ve 9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel; "Ecevit'in beyanı yadırgatıcıdır, Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir.." diyordu. (Hürriyet, 18 Temmuz 2005)Demirel’in ifadeleri ilimle hiç alakası yoktur. Selami Abi’nin kaynak aldığı yerli yazar Demirel’in mensup olduğu ekoldendir. 
 
Hilafet tamamen siyasi bir makamdır. Abbasi devleti yıkıldıktan sonra Memlüklerin himayesindeki hilafet sembolik bir makamdır. Halife direk din adamı değildir. Din adamı diye bir sınıf İslam’da yoktur. Bektaşilik de dedebaba, Alevilik de dede bir sınıftır. Çünkü dedenin oğlu ancak dede olur. Bunlar tarikatta tasavvuf ekolünde olabilirler. Dikkat edin bir çok şeyh vefatından sonra el derler, eli kendi çocuklarına veya yakınlarına verirler. Bunlar bir sınıftırlar ancak İslam tarihindeki İmamlık da esas olan ehliyettir.İmamın çocuğu İmam olacak diye bir şart yoktur. Aristokrasi yoktur. 
 
Düzeltme
Yazar bilal sürgeç açık 2008-11-16 18:08:54
Yukarıda adını verdiğim İlim adamımız ferruh Sezgin değil Prof Dr Fuat Sezgin olabak onunla ilgili bir bilgi notu da veriyorum:"ilmî araştırmalarda kaynak teşkil eden ilmî çalışmalarda, dünyanın ilk 500 üniversitesi sıralamasına Türkiye’den hiç bir üniversitenin girememiş olması acıdır. Halbuki, bizim halkımız içinde de soy kafalar vardır. Bunu, geçen hafta, Haber7’de Sefer Turan’ın Prof. Fuâd Sezgin’le yaptığı uzuuun mülâkat sırasında da bir kez daha derinden ve acı çekerek hissettim.. Bu vesileyle Turan’a da tebrikler.. 
 
Prof. Fuâd Sezgin, dünyada ’bilim tarihçileri’ arasında son derece saygın yeri olan bir zat.. 84 yaşında.. Hâfızâsı maşaallah pırıl-pırıl.. İlginç olan şu ki, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi’nden sonra, İst. Üni.’deki kürsüsünden koğulmuş.. O da, Almanya’ya gelmiş ve Frankfurt Üni.de karargâh kurmuş ve dev bir ’bilim tarihçisi’ olmuş.. 
 
Prof. Sezgin daha sonra, bir gün Ankara’ya gitmiş ve ülkenin idaresine elkoyan ’askerî cunta’ olan Millî Birlik Komitesi üyesi Mehmet Özgüneş’le görüşmüş ve ona, ’Size ve siyasetinize karşıyım. Doğru bir şey yapmanızı da beklemiyorum. Ancak bir doğru iş yaptınız, o da beni üniversiteden atmanız idi..’ demiş.. Selahattin Eş http://www.haksozhaber.net/author_article_detail.php?id=4772
İslam ve Batı tarihleri
Yazar bilal sürgeç açık 2008-11-17 22:03:57
 
 
 
İslam Tarihinde içtihat müessesinin varlığı teokrat anlayışının İslam’ın yapısına uymadığının en açık delilidir. Marksist ve liberal bazı ülkelerde değiştirilmesi dahi teklif edilemeyen kanunlar vardır. İslam Tarihi içerisinde birçok Müslüman âlim içtihat ortaya koymuştur. Mezhep imamları sanıldığı gibi din adamı değil bir hukukçudur. Ortaçağda özelikle Katolik kilisesinin yaptığı korkunç yanlışlar laisizmi doğurmuştur. Hıristiyanlık adına cennetin arsaları satılmış bazen tek tek fert olarak bazen de şehirler ülkeler aforoz edilmiştir. Avrupa insanı asırlarca “sonunda zafer var” denilerek haçlı savaşlarına sürülmüştür.  
 
Ortaçağda hırıstiyan dünyasında okuma sadece papazlara mahsusken hiç bilenle bilmeyen bir olur mu anlayışı İslam dünyasına hakimdi. 
 
Hıristiyan ortaçağında hiç okumamakla övünen krallar yanında okuma yazmanın sadece papazlara ait olduğu bir anlayışın asırlarca hüküm sürdüğü dönemleri yaşanmıştır. Hâlbuki Orta Çağda Endülüs Medresleri ve Bağdat kütüphanelerinin zenginliği dillere destandır. Eğer Moğol istilası olmasaydı, Endülüs yıkılmasaydı uzay çağının iki asır önce başlayacağı görüşünde olan bilginler vardır. 
 
Avrupa dünya yuvarlaktı diyeni engizisyonlarda yargılarken Prof Dr Fuat Sezgin’in ifadesiyle Genel Coğrafya, varlığının % 80’nini Müslümanlara borçluydu. Sezgin Hoca, Batının İslam dünyasının bilimini çaldığını, istifade ettiği Müslüman kaynakların isimlerini gizlediklerini konuşmalarında sık sık dile getirir. 
teşekkür...
Yazar Selami Çekmegil açık 2008-11-18 02:08:56
Değerli düşünsel katkılarından dolayı sayın yorumculara teşekkürler . Özellikle dedemin mesleği rumuzuyla konuya giren ve sayın Almanya eski eğitim ateşemiz Ercan Arslaner’in selamını taşıyan yorum makalemin konusu ile ilgili, ve eğitimde yanıltıcılıkların sebebi bilmeden yabancı terminoloji kullanma hastalığına işaret etmesi bakımından yazımı bütünlemiş ve güçlendirmiştir.  
Sayın Bilal bey kardeşimizin düşünsel katkıları ve zahmetleri ise yazımın ana hedefi ve ana teması ile doğrudan ilişkili olmayan kültürel katkı ve düşünsel aktarımlarıdır. Bilgi dağarcığımızı süsleyen bu katkılar müstakil makaleler olabilir boyutta tezahür etmiştir. Bilal beyin bunları müstakil makale olarak hazırlamak yerine yazımın altına yorum olarak eklemesi yazımı ve vurgulamak istediği hususu gölgede bırakmış adeta gözden uzaklaştırmıştır. .  
Değerli dostlara saygı ve teşekkürlerimle…  
Selami Çekmegil  
Bilginin uygulamadaki önemi
Yazar suphi açık 2008-11-18 22:59:50
Suyun kaldırma kuvvetini bilmek yetmez,suda boğulmamak için yüzmeyi bilmek şarttır.Bu da pratiğin ne kadar önemli olduğunun göstergesidir.Yazara teşekkürler...
Batıcının batıllığı
Yazar necaticavdar açık 2009-05-08 16:50:18
Öncelikle Hukuk ve düşünce misyonu olan bir insan sıfatı ile meseleye el atmasından dolayı Selami beye çok teşekür ederim. 
Allah, razı olsun 
Olaylara, azat kabul etmez "batıcılık " ve onun adına takındığı at gözlüğü ile bakan kişiler den milletinin değerlerine göre düşünmesi her halde beklenemez. 
Her şeyi bağlı olduğu değerler sistemine göre anlamlandırır. 
Hurafeci "yazara" da "batıcının batıllığı "der geçeriz.. 
Ancak bu olayın; miletin değerlerine saygılı olduğu zannedilen bir yönetim zamanında, milletin parası ile yapılması acı.
QuitThouckTic
Yazar RumuhTaum açık 2012-09-23 09:26:55
phyncMync packers nike jersey  
jarerromi cowboys Nike jerseys  
gailiople packers Nike jerseys  
Attecturideni packers Nike jerseys

Sadece kayıtlı kullanıcılar yorum yazabilirler.
Lütfen hesabınıza giriş yapınız veya kayıt olunuz.

Powered by AkoComment 2.0!

Son Güncelleme ( 17-08-2013 )
< Önceki   Sonraki >


Advertisement

Kullanıcı Girişi
Ziyaretçi Sayısı
60243808 Ziyaretçi
 
www.beyaz.net